İhsan Eliaçık'ın, Adalet Devleti adlı kitabına 2003'te yazdığı Önsöz.
Elinizdeki çalışma siyaset felsefesine dair olup, "devlet" denen soruna tarih, din, felsefe, antropoloji, sosyoloji ve hukuk gibi oldukça geniş bir perspektiften cevaplar aramaktadır. Kitapta, tarih boyunca devlet olayının kanlı ve çalkantılı yürüyüşü ısrarla takip edilmiş, bu takipten kimi ortak sonuçlar çıkarılmaya çalışılmıştır.
Doğrusu bu kanlı ve çalkantılı yürüyüşü okuduğunuzda başınız dönüyor: insan çığlıkları, at kişnemeleri, kılıç şakırtıları, kanlı ihtilaller, devrimler, karşı devrimler, tank ve top sesleri... Kendinizi âdeta zor kurtarıyorsunuz. Yani oldukça riskli bir takip bu. Burada biraz durup "Bütün bunlar neden?" diye sormak gerekiyor. Aksi hâlde akıntıya kapılıp olayların içinde kaybolup gitmeniz mümkündür.
İslam tarihinde bu soruyu ilk soran belki de İbni Haldun olmuştur. Biz, İbni Haldun’unkine benzer şekilde, olayları aktarmaktan ziyade sonuçlar çıkarmaya çalıştık. Amacımız, devletin tarihteki yürüyüşünden bir ortak tecrübe çıkarabilmek ve bu çıkarımları sonuçta Kur’an ile test etmektir.
Tarihi bugünü oluşturan geçmiş olarak anladığımızda buna ne kadar ihtiyacımız olduğu fark edilebilir. "Bugünü oluşturan bugündür, tarih tarihte kalmıştır" iddiası kendini ispattan yoksundur. Her yeni gün, biriken geçmişe yeni şeyler eklemektedir. Tarih, sürekliliğin ve yeniliğin birlikte hüküm sürdüğü bir oluş ve akış sürecidir. Oluşun ve akışın noktası konulmamıştır. Önü açık bir geleceğe doğru tarihin oluşumu devam etmektedir. Bu nedenle "tarihî geçmiş" yeniden yorumlanabilir, bugüne etkisi belirlenebilir. "Tarihî gelecek" ise sadece tahmin edilebilir. Tarihin akışının ne yönde olduğunu ve inşa edici, oluşturucu güçlerini sezmek bu nedenle mümkündür. Ancak, bunun sezgiden öte bir anlamı da bulunmamaktadır. Daha önemli olan, bugünü oluşturan geçmişten dersler çıkarabilmek, geçmişin bugüne etkisini belirleyebilmektir. Buna psikolojide "hastanın çocukluğuna inmek" deniyor. Devlet denen hastalığı çözmek için de, onu yaratan insanlığın çocukluğuna inmemiz gerekmektedir.
Bu sebeple, çalışmamız tarih ve antropoloji ile başlamıştır. İnsanoğlunun yeryüzünde ilk göründüğü günlerden itibaren özellikle din-devlet muhayyilesinin oluşumu izlemeye çalışılmış, bugüne nasıl gelindiği gözler önüne sermeye çalışılmıştır. Bugünün din-devlet muhayyilesinin, şaşırtıcı bir şekilde geçmişin derin izlerini taşıdığını görmekteyiz. Bizim gördüğümüz şudur: Beş bin yıllık siyasi düşünce tarihinin bütün meseleleri şu beş temel soru etrafında dönüp durmaktadır:
1. Devlete neden gerek vardır?
2. Gerek varsa manası, anlamı nedir?
3. Kim yönetmelidir?
4. Nasıl yönetilmelidir?
5. Ne yapmalıdır? Ne yapmamalıdır?
Bunlar klasik mantıktan çıkarılmış beş temel kategorik sorudur. Bir şeye önce "Var mıdır?" sorusu sorulur. Bu soru, anlamak istediğiniz şeyin, varlık âlemindeki yerini tespittir. Böyle bir şey gerçekten var mıdır? Yoksa bize var gibi mi görünmektedir? Bu ilk sorunun siyaset felsefesi açısından anlamı, devlet denen kurumun gerekli olup olmadığıdır. Gerçekten, böylesi bir kuruma ihtiyaç var mıdır? Varlığı gerçek midir? Hangi varoluşsal gerçekliğe dayanmaktadır? Olmasa ne olur?
İlk soruya "Evet vardır, gerekçesi de şu veya şunlardır" şeklinde cevap vermişseniz, ikinci soru gelir: "Devletin anlamı nedir, onu ne olarak görmeliyiz?" Ardından "Kim yönetmelidir?", "Nasıl yönetilmelidir?" ve nihayet "Ne yapmalıdır? Ne yapmamalıdır?" Böylece devlete dair beş soru çerçevesinde olayın bütününe dair bir açıklama ortaya çıkar.
Biz bu soruların cevabını, ele aldığımız bölümlerde ayrıntılı bir şekilde, onlarca simanın görüşlerini analiz ederek aramaya çalıştık. Konuya önce antropoloji ile başladık. Yeryüzünde uygarlıklar yaratan insanoğlunun kökeni nedir? Bu dünyaya nereden gelmiştir? İlk nerede görünmüştür? Niçin ve nasıl yeryüzüne dağılmıştır? Irklar ve milletler nasıl oluşmuştur? Geriye doğru bir iz sürmeyle büyük bir "tespih" gibi düşündüğümüzde, acaba bu tespihin ilk tanesi kim veya kimlerdedir? "Sular Kuzeye Çekilince" başlıklı bölümde bu soruların cevabını bulacaksınız.
Sonra siyaset, din, felsefe ve sosyoloji tarihinin yardımı ile yeryüzündeki devlet, imparatorluk ve uygarlık sıçramalarının seyrini takip etmeye başladık: İnsanlık tarih yazmaya nerelerde başlamıştır? İnsanlar ilk olarak hangi dağların, akarsuların, vadilerin, ırmakların kenarlarında toplanmaya başlamışlardır? İlk devletler nerede kurulmuştur? Kurulan devletler varlık gerekçelerini neye dayandırmışlardır? Din ile devlet el ele vermeye ne zaman başlamıştır? İlk büyük Tanrı-devletler hangileridir? Eski dünyanın büyük düşünürleri, filozofları, peygamberleri nerelerden çıkmıştır? Ne demişlerdir? "Eski Dünyanın Siyasi Birikimi" başlıklı bölümde de bu soruların cevabı aranmıştır.
Hz. Muhammed (s.a.v.) ile başlayan bölüm tarihte yeni bir sayfa olarak değerlendirilmiş, eski dünyaya geçiş olarak yorumlanmıştır. Ondan öncesine neden "eski dünya", sonrasına da neden "yeni dünya" dediğimiz, gerekçeleriyle açıklanmıştır. Bu bölümde Doğu'dan-Batı'dan yeni dünyanın büyük siyasi düşünürleri ve temel metinleri çağımıza kadar analiz edilerek irdelenmiştir. "Yeni Dünyanın Siyasi Birikimi" başlıklı bölümde bunları bulacaksınız.
Daha sonra çağdaş İslamcılığın son iki yüz yıllık devlet ve siyaset tecrübesi analiz edilmiş, onlarca düşünür tek tek irdelenmiştir. Bu bölümde çağdaş Müslüman düşünürlerin siyasi muhayyilesine dair geniş bir ufuk turu yapılmıştır. "Çağdaş İslam Düşüncesi (Üç Evrilme)" başlıklı bölüm, sizi bu ufuk turuyla zevkli ve heyecanlı bir yolculuğa çıkaracak.
Son bölümlerde ise beş kategorik soruyu, insanlığın yol göstericisi, Allah’ın aramızda dolaşan kelamı, bozulmamış son kitabı, insanlıkta doğru namına ne kalmışsa sürdüren Kur’an-ı Musaddık’a yönelttik. Bu bölümlerde gücümüz ve vus’atımız oranında Kur’an’dan çıkardığımız cevapları bulacaksınız.
Kur’an’dan çıkarttığımız cevaplar doğrusu bizi hem şaşırtmış hem de heyecanlandırmıştır. İnsanlığın tarih boyunca aradığı, kendi aklı ve vicdanı ile arayıp bulabileceği, yığınla acı tecrübeden çıkarttığı sonuçlar teyit ediliyordu. Daha doğrusu, insanlığın dimağında yaşayan "kadim değerler"e vurgu yapılıyor, âdeta küllenmiş değerlere üflenerek onlar yeniden alevlendirilmeye çalışılıyordu. Buradan anlaşılıyor ki, bu değerler ne zaman sönmeye yüz tutsa ona üfleyen bir soluk çıkmakta, insanlığın adalet arayan damarını yeniden harekete geçirmektedir. Hz.Nuh’un Yedi Kanun'undan, Hz.Musa’nın On Emir'ine, Konfüçyüs’ün Beş Buyruk'undan, Buda’nın Beş Doğru Davranış Yasası’na, Mani’nin Üç Mühür'ünden Hz.Muhammed’in Medine Sözleşmesi’ndeki kurucu değerlerine kadar hep aynı şeylerin söylenmiş olması sizi de şaşırtacak ve heyecanlandıracaktır. Kanaatimizce bu, insanlığın vicdanından fışkırıp gelen "ortak iyi"nin sesi olmalıdır. Sanki Allah’a giden yol, akıl, aşk, ahlak ve adalet bayraklarının dalgalandığı, "vicdani arayışlar" ve "hasret dolu yakarış"larla inleyecek dünya ve tarih meydanından geçmektedir.
Çalışmamızda "kendinden önce doğru namına ne kalmışsa sürdüren" Kur’an-ı Musaddık’tan "beş" bin yıllık "beş" soruya "beş" esaslı cevap çıkarmış bulunuyoruz:
1. Devlet adalet için vardır.
2. Devlet bir emanettir.
3. Emanetler ehliyet sahiplerine verilmelidir.
4. Devlet meşveret ile çalıştırılmalıdır.
5. Ortak iyinin (maruf) yanında, ortak kötünün de (münker) karşısında, kamu yararı (maslahat) için çalışmalıdır.
Biz bunlara "evrensel kadim siyasi değerler" diyoruz.Ve şunu iddia ediyoruz: Tarih boyunca üretilen siyaset ve devlet felsefesinin bütün soruları bu değerler bağlamında cevaplanmaktadır. Geriye bu değerleri ete kemiğe büründürmek, taşa toprağa sindirmek kalmaktadır.
Bu kitapta ispat etmeye çalıştığımız temel tez şudur: "Kur’an, ortak iyinin iktidarı adını verdiğimiz bir siyasal perspektif öngörmektedir. Ve bu perspektif insanlığın vicdani arayışı ile paralel seyretmekte olup evrenseldir."
İleri sürdüğümüz bu hipotez, şüphesiz, ispata ve gerekçelendirmeye muhtaçtır. Kitap boyunca bu hipotezin nasıl ispat etmeye çalışıldığını göreceksiniz. Kitap bittiğinde de buna siz karar vereceksiniz. Biz bu iddiayı ispat için tarih meydanını ve Kur’an’ın bizzat metinlerini delil gösteriyoruz. Çalışmamızın bütün muhtevası bunu ispata yönelmiştir.
Takip ettiğimiz yöntem, Doğu'dan ve Batı'dan büyük siyasi düşünürlerin siyasi metinlerine dayalı "biyoğrafik analiz" dediğimiz yöntemdir. Yani siyasal akımlar değil, siyasi düşünürler ve simalar esas alınmıştır. Daha çok işin teorisi ve felsefesi üzerinde durulmuştur. Siyasi pratikler ve kurumlar mümkün mertebe arka planda tutulmuştur.
Kitabın sonundaki bölümlerde bütün bu araştırmalardan Türkiye özeli için çıkardığımız perspektifler ortaya konmuştur. Daha çok din-devlet ilişkisinin yeniden tanzimi ve yeni din-devlet anlayışının ne olabileceği tartışılmıştır.
Türkiye tarihi bugüne kadar iki büyük seçkinler uzlaşması gerçekleştirerek iki büyük "kurucu efsane" yaratmıştır. Bu millet iki kez âdeta küllerinden yeniden doğmuştur. Bunlardan ilki Osmanlı’nın kuruluşu esnasında gerçekleştirilen uzlaşma ve birlikteliktir. İkincisi de Cumhuriyet'in kuruluşu esnasındaki büyük uzlaşma ve birlikteliktir. Şimdi üçüncü bir "kurucu efsane" lazımdır. Biz bu üçüncü kurucu efsanenin "Üçüncü Cumhuriyet" adını verdiğimiz yeniden doğuş hamlesi olabileceğini düşünüyoruz. Bu konunun tartışıldığı "Başka bir Türkiye mümkün" başlıklı makale kitabın sonunda yer almıştır.
Üçüncü Cumhuriyet'in yeni din-devlet anlayışını "adalet devleti" olarak tanımlıyoruz. Türkiye özeli açısından "adalet devleti", bu topraklarda yaşanan iki büyük tecrübenin sentezine verdiğimiz yeni isimdir. Tez: din devleti, antitez: laik devlet, sentez: adalet devleti olarak değerlendirilmektedir. Din devleti birinci kurucu efsaneden sonra, laik devlet de ikinci kurucu efsaneden sonraki tecrübe idi. Üçüncü kurucu efsaneden sonraki tecrübe ise adalet devleti olabilir. Bu, aynı zamanda "din-devlet birlikteliği" tecrübesi olacaktır. Önceki iki tecrübeden gerekli derslerin çıkarılmasının mantıki sonuçları bunu gerektirmektedir. Her sentez yeni bir tez olduğuna göre, böylesi bir yaklaşım aynı zamanda yeni bir tez demektir. Türkiye bu anlamıyla "üçüncü büyük kurucu efsane"ye doğru hızla gitmektedir. Bu anlayışla Türkiye’nin kendine gelmesi mümkündür. Bu yeni anlayışla Türkiye’nin İslam dünyasına, hatta dünyaya örnek olması hiç de hayal değildir. Türkiye’nin devraldığı tarihsel sosyo-politik mirasın "sinir uçları" daha çok din-devlet ilişkilerinde düğümlendiği için, toparlanmaya buradan başlamak gerekmektedir.
Kitabın son bölümlerinde "adalet devleti" kavramını neden kullandığımızı, din (İslam) devleti ve laik devletten farkının ne olduğunu, neden klasik "din devleti-laik devlet" yaklaşımının tıkandığını, bu kıskaçtan çıkıp "adalet devleti" kavramlaştırmasıyla nasıl yeni bir sentez yaratmak gerektiğini, bu yeni yaklaşımın birçok açıdan nasıl uygun düştüğünü uzun uzadıya açıklamış bulunuyoruz.
İslam dünyasının önemli bir parçası olarak Türkiye toparlandığı taktirde büyük hamleler yapabilir. Tarihi ve coğrafyası bunu âdeta dayatmaktadır. Bizim çabamız, kendi medeniyetimizle yüzleşme, hesaplaşma ve onu inkişaf ettirme çabası olarak anlaşılmalıdır. Artık "eski hal muhal ya yeni hal ya da izmihlal" söz konusudur. Burada yazdıklarımız, seçeneklerin çoğaltılması, başka bir dünyanın, başka bir Türkiye’nin mümkünlüğü ve ortak aklı, ortak iyiyi bulabilme çabası olarak kayda geçmelidir. Tarih geç kalanları affetmemiş ve affetmeyecektir.
Sebeblere tevessül bizden, tahakkuku Allah’tandır.
Recep İhsan Eliaçık
5 Ocak 2003, Fatih/İstanbul