<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128</id><updated>2012-01-21T22:45:13.420+02:00</updated><category term='Tarih'/><category term='Cezayir'/><category term='Edebiyat'/><category term='Osmanlı'/><category term='Sosyoloji'/><category term='Anarşizm'/><category term='Cahit Akın'/><category term='Suriye'/><category term='Dil'/><category term='Kürtler'/><category term='İslamcılık'/><category term='Siyaset'/><category term='Cumhuriyet'/><category term='Sol'/><category term='Ermeniler'/><category term='Sinema'/><category term='Tanzimat'/><title type='text'>kalemzede</title><subtitle type='html'>Cahit Akın'ın okudukları ve bazen de yazdıkları...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>90</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-8536304988832081369</id><published>2012-01-21T22:45:00.000+02:00</published><updated>2012-01-21T22:45:13.435+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeniler'/><title type='text'>Yozgat tehcir davası 1919</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-pl0WYbS-PTo/TxsaEnyhA7I/AAAAAAAAB7E/Vch6mmVUhzc/s1600/download%2B%25289%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="150" width="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-pl0WYbS-PTo/TxsaEnyhA7I/AAAAAAAAB7E/Vch6mmVUhzc/s200/download%2B%25289%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;Müdde-i Umumi Sami Bey'in iddianamesi:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Tavzîh ve teşrîh-i davadan evvel kanûn-ı ahirin heyet-i âliyelerine tevdii ve tahmil eylediği hukuk ve vezâifin azamet ve mehabeti hakkında birkaç söz söylemek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyet-i âliyeleri şimdiye kadar devletin hayat-ı siyasiyesinde vukua gelen hadisâtın en mühimi, ehemmiyet-i fecaati itibariyle efkâr-ı medeniye ve hissiyât-ı insaniyenin menfur ve müstekreh gördüğü ef'al ve harekât-ı medeniyet- şeknânenin müsebbib ve failleri hakkında adaletin bihakkın tatbiki suretiyle milletin nasiye-i pâk-i masumiyetine sürülmek istenilen kanlı lekelerin zülâl-ı adaletle silinmesi ve işbu harekât-ı menfure mütecasirlerinin memleketin saadet ve selâmetini kendi amal ve menâfii-i hususiyeleri uğrunda nasıl feda eylediklerini enzâr-ı umûmiyeye bütün üryanlığı ile vaz' etmek suretiyle milletin müdâfaa-i hukuk-ı meşruûna hadım olmak ve bünyân-ı devleti tahkim ve tarsin edecek icraât-ı âdilâne göstermeğe mükellefdir. Asırlardan beri Saltanat-ı Osmaniye'nin zîr-i atıfet ve refetinde nâil-i refah-ı emniyet ve mazhar-ı saadet ve adalet olan anâsır-ı gayr-i müslime arasında bazan zuhur eden şiâr-ı vatanperverîye muhalif halat ve harekâtın sebeb-i zuhur ve hudûsu lâyikiyle tedkik edilince bunda idâre-i dâhiliyede vukua gelen hatâiyâtdan ziyâde ilkaât-ı hâriciyenin mühim âmil ve müessir olduğu desâtir-i tarihiye ile anlaşılır. Devlet ve hükümetlerin en mühim vazifesi zîr-i idare ve himayesinde bulunan tebânın ilmen ve iktisâden yekdiğerine olan tefevvuku itibariyle âmâl-i mütebeyyinelerinin yekdiğeriyle karşılaşmasından husûl-i tabiî olan mehâliki men' ve tevkif için herkesin hukukuna çalışmakla beraber yine herkesin kendi vezâifini ifâ etmesine nezâret ve dikkat etmekdir. Ânâsır-ı gayr-i müslime ilmen ve iktisâden peyderpey terfii etmekte olmaları cihetiyle mazhar oldukları sâdât-ı diniye ve mezhebiyyeye rağmen tamamiyle müsâvât-ı hukuka nail olamadıklarından müşteki ve gayr-i memnun olmakdan azade kalamamışlardır. Bu cereyanı amal ve menâfi-i mahsuselerine muvafık gören ve Memâlik-i Osmaniye'de makâsıd-ı siyâsiye takib ve taharrisinden geri durmayan bazı yabancı ellerin tesvilât ve iğfâlâtı ile Ermenilerden bir kısmının ihdas ve tertib eyledikleri hilâf-ı sadâkat ve merbutiyet, hâdisât ve harekât peyderpey dâire-i şümul ve sirayetini tevsii ve bu hal ve hareket senelerden beri kendileri ile tevhîd-i muamelât ve münasebât etmiş olan ânâsır-ı İslâmiye'nin emn ü itibarını selb edecek bir raddeye vâsıl olmuşdur. Bu harekât-ı müessife memleketin huzur ve asayişini ihlâl etmekle kalmayarak ânâsır-ı îslâmiye arasında sui telâkkiye uğramakdan da hâli kalmamışdır. İdâre-i sâbıka-i mutlakadan dilgîr ve gayrı memnun olmağa mahmul bu harekât-ı emniyet-şeknânenin devr-i Meşrutiyet'in ansızın zuhuru ve uhuvvet ve adalet ve müsavat esâsâtının tahakkuku üzerine artık nihayet bulması memul ve ânâsır-ı Osmaniye'nin yekdest-i vifâk ve ittihad olarak memleketin selâmet ve saâdetiyle meşgul olmaları muntazır iken bir müddet-i muvakkate-i devre sükûn ve tevakkufa girmiş olan harekât-ı asayiş- şeknâne tekrar başlayarak âmâl-i iftirakcûyâne şekil alâimi göstermiş ve kendilerinin teşkilât-ı içtimâiye ve siyasiyelerindeki intizam ve mükemmeliyet cihetiyle küçük yaşdan beri aldıkları terbiyenin hâkimiyeti Osmaniye'den istihlâs fikrini istihdaf eylediği anlaşılmışdır. Bu gayenin husulü emrinde Devlet'in gavâil-i hariciye ile en ziyâde meşgul olduğu zamanlarda sine-i devleti sarsacak suretde câbecâ zuhur eden vekâyii-i mühimme Devleti dâhilen müşkilât-ı azîmeye maruz bırakmışdır. Yalnız son zamanlarda hadis bu kabil mesâile âid vesâik-i resmiye dosyaları ile matbuât-ı ecnebiyedeki neşriyatın tedkik ve mütâlâasından hâsıl olan malûmat komitelerin bilhassa haricî ve dahilî en ziyâde ehemmiyetli havali ve menâtıkda fevkalâde tehlikeli tertibat ve teşkilât icrasına muvafık olarak kısmen harekât-ı zahiresini göstermeğe başladığı hükümetin askerî ve inzibatî tedâbir-i mühimmesini ihlâl ve eşkâl edecek hadisâta kıyam eyledikleri ve ezcümle Erzurum, Bitlis, Van vilâyetleri ile Sivas vilâyetinde icrâ-yı faaliyete başlayıb ordu-yı Osmaniye'nin hatt-ı hareket ve ricatini tehdid etmek üzere tertibat ve tedârikât-ı mühimmede bulunduklarının tahakkuk eylediği görülmüşdür. Hâdisât-ı mezkûre bu suretle mazarrat ika'ma münhasır kalmayub mal ve cana taarruz derecesine varması büsbütün selb ü emniyeti mucib olmuşdur. Harb-i Umûmî zuhuru ile seferberlik ilân olunması üzerine Devlet'in harekât-ı askeriye ve tedâbir-i siyasiyesi eşkâl ve ihlâl kasdı ile Ermeniler'den bir kısmının vazife-i vataniyesine davete müsellahan adem-i icabet ve kafile kafile hududu geçerek düşman ordusuna iltihak ve dehalet ve harekât-ı askeriyeyi işgal için mevkii-i askeriyedeki istihkâmât ve köprü ve vesâit-i saireyi tahrib ve ifna etmek misillü hâdisât-ı husûmetkârâne vukua geldiği anlaşılmışdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hükûmet-i sabıka işte bu vekâyii-i mühimme karşısında cidden idare olunamaması yüzünden neticesi gayet vahim bir tedbir-i sakîm ittihaz ederek üç yüz otuz bir senesi mayısında tehlikeli menâtıkdan Ermeniler'in dâhile tehciri kararını vermişdir. Siyaseten bir tedbir-i şer'î olan tehcir bir şahsı senelerden beri doğub büyüdüğü ve âşiyâne-i saadeti bildiği meskeninden uzaklaşdırmak gibi en müessir bir cezâ-yı manevî olan nefy ve tağyirin mürâdifi olub memleketin servet ve mâmuriyetine tesirât-ı azîmesi itibariyle de bu tedbir-i idarî ve cezâiyenin mazanne-i sû-i olanlara hasrı ve bilhassa aceze-i nisvân ve sıbyânın istisnası gibi icrasında fevkalâde iltizam, dikkat ve adalet olunması lâzım gelüb aksi hâl bir tedbir-i inzibat veya bir cezâ-yı manevî olmakdan uzaklaşarak zulüm ve taaddiye karîn olur. Ashâb-ı seyyiât ancak hükm-i adaletle te'dib olunur. Tehcir Erzurum, Van, Bitlis vilâyetleri ile Adana ve Haleb vilâyetlerinin Kozan ve Cebel-i Bereket ve Maraş livalarının bazı aksam ahâlisinden bulunanlara hasr edilmiş ve 24 Mayıs 331 târihinde Kayseri mıntıkası tehcir hâricinde olduğu halde harekât-ı ihtilâliyenin orada da başgöstermek üzere olduğu tahakkuk edüb, livâ-yı mezkûre de teşmîl edilmiş ve kanûn-ı mahsus ile ordu kumandanlarına harekât-ı askeriyenin selâmet-i icra ve tatbikini temin zımnında bir tedbir-i askerî ve inzibatî olmak üzere tatbikine lüzum gördükleri mahallerde ânâsır-ı gayr-i müslimeyi bazı kuyûd ve şerait tahtında tehcir edebilmek selâhiyeti verilmişdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tehcir dâire-i husûsiyeye münhasır kalmıyarak tevessü' edince tehcir olunan eşhasın muhafaza-i mal ve canları hakkında ednâ-i gaflet bunlara taarruz-ı hareket manzumesi halk nazarında şübhesiz bir şekl-i memdûha-i saik olur. Kaldı ki bir tarafdan kudret-i hükümete istinâd eden ve o kudreti en yüksek dereceden tatbik ve icra ile mükellef olanların o mühim meselenin temin-i selâmeti emel ve gayretinden ziyâde fıkr-i şenaat ve cem'-i servet yolunda şayân-ı esef ve nefret bir ihtirasa kapılmaları ve diğer tarafdan bu kararın vasıta-i icrâiyeleri olanlar onu amal ve menâfıi-i şahsiyelerine alet ittihaz etmeleri tehcir tedbirini o derecede çirkin ve fecî safahata sokmuşdur ki bunun tafsîl-i derecâtından lisân-ı insaniyet âcizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emir, emrin mevkii-i memuriyet ve selâhiyeti ve emr-i vâki'in muhalif-şiâr olmaması ve muvafik-ı kanun ve meşruiyet bulunması kaydiyle şayân-ı kabul ve itbaa olduğu gibi emre müstenid harekete vazifeten mecbur olan memurun da bu kayd ve hakikati dâima nazar-ı dikkat ve teemmüle alarak ona göre mesuliyet-i vicdaniye ve kanûniyeden tevakki eylemesi ve buna muvaffak olmazsa terk-i memuriyet ederek âlem-i insaniyet ve medeniyete karşı vazife ve cesaretini göstermesi lâzım gelir. Hakk ve adli tanıyan ve yalnız vicdanını âmil bilen büyük ve küçük memurların bu fecâyie karışmamak için terk-i memuriyet dahi mümkün olduğundan bu harekât-ı haysiyet-şeknâneye muhalefet eylediklerini lisân-ı takdir ve tebcil ile zikr etmek icâb eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her hangi cihetden tedkîk olunursa bir kıtal cürmü olmakdan kurtulamayan işbu harekât-ı müessifenin âmir ve memur ve müsebbibleri peyderpey heyet-i âliyelerine tevdiî olunacak ve evrâk-ı tahkîkiye vesâik-i kanuniye ile hüviyetleri tezahür ederek mîzân-ı adalete teslim edileceklerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi bu ahvâl-i müessife üzerine hükûmet-i sabıka tahkîkât icrası ile mütecasirlerinin te'dib ve tecziyesi emrinde mahallerine heyet-i tahkîkiye izamı ve bu heyetler marifetiyle suiistimalleri görülenleri Sivas vilâyetinde memûrîn ve ahâliden 19, Ma'muretü'l-azîz vilâyetinde 28 memur, H[?] jandarma zabiti, 69 jandarma efradı, 111 efrâd-ı ahâliden ki cem'ân iki yüz yirmi dört kişi, Diyarbekir vilâyetinden 69, Bitlis'den 25, İzmit'den 16, Nallıhan'dan 29 kişi mehâkim-i umûmiyeden divân-ı harblere teslim olunarak muhtelif cezalarla tecziye edilmişler ise de bunlara kısmen tâyin olunan cezanın nev'i ve derecesine göre mücerred vazîfe-i memuriyetini suiistimal sirkat gibi cerâim-i âdiyeye münhasır kaldığı bu bâbdaki muhâberât-ı resmiye mütalaasından anlaşılmış ve müfettişlerin fecâyi-i sâire failleri hakkında bir günâ muâmele-i kanuniye lüzum görmemiş olmaları hîn-i intibahlarında muayyen bir vazîfe ile memur edilmiş olmalarından mıdır, yoksa fecâyi-i meşhûdenin resmiyete girmesinde bir mahsur görmelerinden midir bu cihetin tavzihi ta'mîk edilmekde olan tahkîkât neticesine bırakılmışdır. Tehcir dolayısı ile vukua gelen kati, cerâim-i sâireden dolayı maznun olanlar haklarında icrâ-yı tahkikata memur olan mülga Tetkik-i Seyyiât Komisyonu'nca icrasına mübaşeret olunan tahkîkât sırasında bazı vilâyât ve livada vukuu bulan işbu cerâim maznunlarından bazılarının derdest ve taht-ı tevkife alınmaları ve tehcir sırasında vilâyâta, kendilerine bir sıfat ve selâhiyet veren eşhasın gitmiş olduklarının anlaşılması üzerine merci-i takibat ve tahkikat taayyün etmiş ve bunun üzerine bu kabil cerâim maznunlarının merci-i muhakemeleri câri olan mahallerde divân-ı harb-i örfiye, olmayan mahallerde mehâkim-i Osmaniye'ye tâbi olması kanûn-ı mahsus ile taayyün ederek bu esas üzerine müteşekkil divân-ı harb-i örfîlerin ruyet edecekleri davaların dâire-i hududu takarrür etmiş olması ile cerâimin fâil-i müşterekleri hakkında burada tahkîkât icrası lâzım gelib ancak mehâkim-i umûmiyenin vazifedâr olduğu mahallerde usûl-i muhâkemât-i cezaiye ahkâmının tamamen carî ve diğer mahallerde kavâid-i istisnaiye mer'î olmak gibi ahkâm-ı cinaiye cerâim-i müştereke maznunlarının tevhîd-i tahkîkât ve muhâkemâtı hakkındaki kâide-i usûliye ve kanûniyeyi eşkâl eylemiş ve bu esbâb-ı mesrûdeye mebnî Yozgad ve Boğazlıyan kazalarına âid cerâim maznunlarından burada bulunanların tahkîkâtı icra ve evrakı heyet-i âliyelerine tevdiî olunmuş, şürekâ-yı cürümleri haklarında icâb eden muâmele-i kanûniyenin kemâl-i süratle icrasına devam edilmekde bulunmuşdur, binâenaleyh maznunlar haklarında muhakemeye devam olunması taleb olunur.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;Yozgat Mutasarrıfı Kemal Bey'in savunması:&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;Paşa hazretleri; gerek mülga Divân-ı Harb'in ve gerekse heyet-i celîlelerinin huzurunda müteâddid celsât akdiyle tedkıkât ve muhâkemâtı icra edilen şu dâva hakikaten târihî ve muazzam vasıflarıyla tavsife seza bir muhakemedir. Nasıl olmasın ki Devlet-i Osmâniyye'nin teşekkülünden mukaddem istiklâllerini gayb edüb devletimizin teşkiliyle onun zîr-i cenahında asırlardan beri yaşayan Ermeni unsuru bir adi ve hakka mazhar olarak sanat, ticaret ve sâir mevâdd-ı iktisâdiyede hatta millet-i hâkime olan unsur-ı İslâm'a mütefevvik bir inkişâfa nail olmuş iken son zamanlarda asırların tevlîd ettiği bir his sâikasiyle Ermeni milleti dahi istiklâl dâiyesiyle harekât-ı ihtilâlkârâneye teşebbüs etmişler ve bunun memleket dâhilinde hâkan-ı esbâk zamanında görülen âsâr-ı fiiliyesi malûm olduğu üzre itfa edilmişdi. Devletimizin evvel zamanki şekl-i hükümeti tertibât-ı asriyye ile muvafık olmadığından bizde de hükümetin meşrûtiyeti kabul eylemesi yolunda vukuu bulan harekâtta şüphesiz Ermeniler'in de gerek dâhil ve gerek hâric-i memlekette pek çok muavenetleri mesbûk olmuşdur. Vaktâ ki Meşrûtiyet'in istihsâliyle bilumum anâsırın müsâvât-ı hukuka mazhar olarak hemdest-i vifâk çalışmaları ve yaşamaları iktizâ ederken yine bu unsurun arzusu tatmin edilmemiş olmalı ki İnkılâb'dan sonra dahi bazı mahallerde vekâyi-i sabıkanın tahaddüsünü görüyoruz. Nihayet sûret-i duhûlü ister sakîm bir siyâset eseri olsun ister sevab bir hareket olsun Harb-i Umûmî'ye devletimizin dâhil olduğu hengâmede yine bu unsur şu hâdiseyi husûl-i maksada muvafık bir zemin ve zaman addederek haricî müfsîdârların da inzimâm-ı tahrikasiyle maalesef müdâfaa-i memleketi ihlâl edecek mahiyette harekâta tasaddî etdiler. İşte o zamanın hükümeti şu vekâyi dolayısiyle temîn-i emniyet ve müdâfaa-i memleket kasdiyle tehcir kanununu ısdar eyliyor. İşte bu kanunun tatbiki esnasında bu unsurların müdâfaadan âciz kısmı hakkında bazı taaddiyât icrası suretiyle düçâr-ı gadr ve zulm olmalarından dolayı bu fiilin mürtekibleri hakkında icra edilen şu muhakemenin ehemmiyeti bir kat daha tezahür eder. Bir de şu ehemmiyeti taz'îf eden diğer bir husus var ki o da maateessüf harbden mağlub çıkan milletimize karşı sürülmek istenilen şu mezâlim ve fecâyi'in milletçe irtikab edildiği hakkındaki lekenin izâlesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki Divân-ı Harb'in on dokuz celsesini işgal, bugün de kanunun ve vicdanınızın hûkm-i adline intizâr eden bu mesele geçen gün Reis Paşa hazretlerinin alenî beyanâtından anlaşıldığı üzre heyet-i hâkimece arîz ve amîk tetkik eylenmiş olsa gerekdir. Bu tetkîkât sırasında heyet-i celîleniz hâdisât-ı malûmeyi yalnız tarz ve sahâ-i vukuu itibariyle değil, aynı zamanda esbâb ve avâmil-i hudûsu itibariyle de nazar-ı dikkate aldığından şüphe etmek istemem, pek yüksek bir vazifeyi ifâya davet olunan heyet-i celîleniz bugün târihimizin sahifelerine milletimizin bir dâvasını tesbit edecekdir. Adalet-i vicdanîniz yalnız bir mesele-i münferîdeyi değil, bütün milletin muhit-i mağduriyetini tenvîr edecekdir. Düne kadar bir heyet-i hâkime vaz'ında olan sizler şu dakika bir muhâkeme-i târih sıfatını iktisâb etmiş bulunuyorsunuz. Ben de kendimi böyle bir muhakemede, böyle millî bir dâva ile alâkadar görerek son müdâfaamı mazideki hâdisâtdan yani meselenin hakiki esbâb ve sevâikinden istihraç etmek isterim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeni komitelerinin müstakil bir Ermenistan vücuda getirmek emeliyle ilk önce Avrupa'da, bilâhare nasıl fâilâne çalıştıkları ve devletin gaileli zamanlarında ekseriya zaafından istifâde ederek ne gibi hâdisât-ı hûnrîzâneye sebebiyet verdikleri malûmdur. Hâkan-ı mahlû" ve mağfur zamanında bazı tedâbir-i şedide ile bastırılan mahûd ihtilâllerden sonra Ermeni komitelerinin saha-i faaliyeti Rus Çarlığı'nm maddî ve manevî müzâheretiyle bir kat daha genişliyerek nihayet Balkan hezimetini müteâkib Vilâyât-ı Sitte'de ecnebi murakabesi tesisi yolunda bir teklif vukuu derecesine kadar varmış olması da gösteriyor ki Ermeniler her ne bahasına olursa olsun devletimizin zararına bir istiklâl istihsâlini gâye-i emel edinmişlerdi. Harb-i Umûmî'nin zuhuru üzerine Ermeni milleti bu fırsatı namlusuyla ittihâz ederek Osmanlılığı en yakın ve can alıcı noktadan vurmak için Rus ordusu karargâhında ahz-ı mevki' etdi. Bogos Nubar Paşanın mahud teklifi üzerine fırka ihtilâfları ortadan kalkarak bütün Ermeniler müşterek düşman dedikleri Türkler aleyhine birleşdiler. Ermeniler'in müteaddid cephelerde düşmanlarımızla tevhîd-i mesâi etmiş olduklarını ve bu sayede istiklâle hak kazandıklarını alenen ve resmen yine kendileri itiraf etdiler. Ermeniler vicdansız cinayetlerle Van, Karahisar, Muş hâdiselerini ika ve Müslümanlar'ı ve ordunun sevkıyat kollarını ifnaya girişdiler. Bu kadar azîm cinâyâtın müdafaasız ve hamisiz kalmış olan bu safhası tetkik olunmadıkça ve bugün heyet-i celîlenizin meşgul olduğu hâdise bu nokta-i nazara göre muhakeme edilmedikçe verilecek hüküm, vicdân-ı İslâmiyet ve insaniyeti tenvîr edemez. Vehip Paşa raporunun münderecât-ı feciâsı elbetde heyet-i celîlenizde bir kanaat husule getirmişdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı ailesinin en sakin ve hakperver; en acz-nevâz ve müsamahakâr bir unsuru olan Türkler her halde müsebbib ve zâlim mevkiinde değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unsur-ı İslâm eskiden olduğu gibi bu sefer de bütün vatandaşlar hesabına mebzûlen kanını verirken Ermeni milleti Osmanlı ailesini yıkıp çıkarak kendine bir istiklâl temin etmek maksâdiyle bizzat İslâm'a, orduya her sınıf ve her yaşdan kadın ve erkek bütün Müslümanlar'a saldırıyor, Rus ordularının pîşdârlığını ifâ ederek koca bir unsur-ı masumu kesib mahv ediyordu. Bu halde hem memleketin hem de ordunun selâmetini tehlikede bırakıyordu. Binâenaleyh tehcir esnasında vukua gelen hâdisâta gelince Ermeni çetelerinin mezâlimi ile ateşden kaçarcasına hudud boyuna ve içeri gelenlerin manzara-i elemnâki ve yüzbinlerce masum Müslümanlar'ın seb'âne kati edildikleri ahâli-i İslâmiye arasında intişârı, zâten harbin fecâyiini haddinden fazla görmüş ve duymuş olan halkın gayz ve kinini tahrike kâfi ve galeyân-ı efkârı badi idi. Nitekim şahadetleri aleyhimde telâkki edilen Yozgad mutasarrıf-ı sabıkı Cemâl ve mebûs-ı sabık Şâkir Beyler bile bu hakikâti huzur-ı mahkemede alenen söylemişledi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ermeniler tarafından itlaf edilen din ve ırkdâşlarının mâtem-i hicranı Müslümanlar'ın yüreğini sızlattığı ve her gün gelen kara haberlerin halkın hissiyatını tahrik etmekden hâlî kalmadığı, Ermeniler ise dâima Rus ordularının kâh önünden geçerek kâh arkasında kalarak ekseriya memleketimizin kuvve-i askeriyeden mahrum bulunmasına güvenerek ikâ'-ı fecâyii'den hâlî kalmamaları ihtimâl ki iddia edildiği veçhile Yozgad livası dâhilinden sevk edilen bazı Ermeni muhacir kafilelerine Ermeniler'in Müslümanlar hakkında irtikâb ettiği her nevî fecâyi'e şahit olmuş bazı asker firarilerinin tecâvüzüne sebebiyet vermişdir. Ancak mağlûbiyetin aleyhimizde husule getirdiği cereyanı durdurmak maksadıyla makâm-ı âlî-i iddianın talebi veçhile kurbanlar verilmesi matbuatın beyânına nazaran eğer bir siyâset iktizâsı farz edilirse heyet-i celîleleri siyâsî değil ancak hak ve adaletle binayı hüküm etmek vazîfe-i vicdâniyesi karşısında bulunduğundan bu mülâhazatın gayr-i varîd olacağı kanaatini perverde ile bendeniz gibi küçük bir memurun iddia olunduğu veçhile mürettib ve nâzım olarak kabulü nasıl mümkün olur ?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatı takdir ve üç evladıyla beraber yedi nüfusdan mürekkeb olan efrâd-ı ailesiyle dâima mihnet ve zaruret karşısında yine hulûs ve istikâmetden başka bir rehber tanımamış, vicdanına kat'iyyen kan lekesi sürmemiş, Ermeniler'in katli için halkı teşvik değil hatta tecâvüz edecek herhangi bir şahıs hakkında divân-ı harb-i örfîye sevk suretiyle tecziye edileceğini Yozgad'a muvassalatını müteâkib aslı mevcud olması lâzım gelen beyanname neşri suretiyle vazîfe-i maniasını ifâ ve mütecavizleri Kayseri Divân-ı Harb-i Örfîsi'ne sevk ile âsâr-ı fiiliyesini göstermiş bir memur için elli altıncı maddenin tatbiki bilmem  ki nasıl kabil-i kabul olur. Tatbiki talep olunan o 56. madde ki: Fıkra-i evvelâsı, her kim memâlik-i mahrûse ahâlisini yekdiğeri aleyhinde silâhlandırarak mukateleye tahrik ve iğvâdır. Paşa hazretleri mahkeme-i âlîyelerinde şahit sıfatıyla istimâ' olunan şuhûdun yalan, yanlış ifâdât ve şahâdâtı emrimle ve ahâliyi teslîh suretiyle katl-i nüfus olunduğuna dâir olmayub bilâkis Keller'de bizzat bulunarak fi'l-i kıtale iştirak eylediğim merkezindedir. Bi'l-fi'il katl-i nüfus icra etmediğim kuyudât-ı resmiye ve tahkikât-ı sâire ile heyet-i celîlelerince kanaât-bahş olunduğu gibi binlerce halk tarafından balta ve kazma ile Ermeniler'in katl edildiğine dâir vâki olan şehâdet ve iddia üzerine bendeniz tarafindan fi'il-i kıtalin icrası için ahâliye balta ve kazma ve silâh itası suretiyle ahâli-i İslâmiye'yi tahrik ve iğvâ ettiğime dâir huzûr-ı mahkemede hiçbir şey cereyan etmemiş yalnız vukuu iddia olunan katl mahallinde elimde kılınçla, nargile ile, ayş ü işretle def ve dünbelekle ahâliyi bizzat kıtale sevk ettiğim dermeyân edilmişdir. Bu şahâdât ise bâlâda arz ettiğim tahkikat ile hilâf-ı vâki hakikat olduğu heyet-i celîlelerince de sabit olmuş ve esasen hiç bir ferde ve her hangi bir maksadla silâh balta, kazma ita edilmemişdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fırka-i saniye: Her kim bazı mahallerde gasb gâret ve tahrîb-i memleket ve katl-i nüfus ef'alini ikâ'a mütecasir olub da ilh. sûretindedir ki bu fkranın da bendeniz hakkında tatbiki gayrı mümkündür. Çünkü gasb ve gâret îkâına mütecasir olduklarına muttali' olduğum her hangi şahsı Kayseri Divân-ı Harb-i Örfisi'ne sevk etdim. Sevk etdiğim eşhasın mikdârı Divân-ı harb-i mezkûrca malûm olacağından lede't-tahkîk tezahür ve bu sebeble gasb ve gâret îkâına mütecasir olmadığım anlaşılır. Tahrîb-i memleket ise vâki olmamış, bilâkis kurâ-yı metrûkeye bekçi tâyini suretiyle muhafaza esbabına tevessül edilmişdir. Katl-i nüfus ef'alini ika için de hiç bir ferde kat'iyyen bir emir verilmemişdir. Şimdiye kadar cereyan eden mahkeme-i aleniyede emrimle katl-i nüfus icra etdiği sabit olmuş bir mücrim gibi veyahud bendenizden böyle bir emir almış olduğunu ifâde etmiş bir şahıs veyahud bendenizin katl-i nüfus için emir verdiğimi işitmiş bir şahit yokdur ki katl-i nüfus ikama mütecasir bulunduğum anlaşılsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saniyen: Paşa hazretleri Müdde-i Umûmî Bey'in hakkımda tatbikini talep etdiği elli altıncı madde: Adâlet-i vaz’ı kanunun maksadından tamamiyle tebâüd edilmedikçe bendeniz hakkında madde-i mezkûre ahkâmının tatbikine imkân yokdur. Bu bâbdaki mülâhazamın da ilâvesine müsaade buyurmanızı rica ederim. Malûm-i âlîleridir ki bir cürmi-i evvelâ bilmek için kaide-i ahkâm-ı kanûniyeyi ihlâl ve tecâvüz kasdının vücudu sabit olmak lâzımdır. Vaz'-ı kanun, cezâ’nın nev'i ve derecesini ta'yin ederken mücrimin maksad ve niyetinin mahiyetini nazar-ı itibara aldığı gibi hâkim de cürmün cihet-i maddîyesiyle birlikte cihet-i maneviyesini yani mücrimin ahvâl-i ruhiyesini kasd ve niyetini tahlil ve avâmil-i cürmünü tedkîk ve terkîb etmek mecburiyetindedir. 56. maddeyi ihtiva eden Kanûn-ı Ceza faslının unvanı ve mevâdd-ı müteakibe ahkâmının insicam ve irtibatı ve tertîb ve tanziminde vaz'-ı kanunun tefekkürât ve mülâhazatını sevk ve tahrik eden esas hukuku nazar-ı dikkat ve itinâya alınınca fasl-ı mezkûrun ihtiva ettiği cezalarla bir mücrimin tecziyesi için cürmün devlete karşı kasd-ı fesâd ve ihtilâlle icra edilmiş olması lâzımdır. Bendeniz ise devletime karşı ihtilâl etmedim. Ordunun önünde, arkasında vatanın müdâfaası için hükümetinin emniyet ve itimâdıyla ellerine verdiği silâhları vatanın bağrına, devletimin mevcudiyet ve istiklâline, ahâli-i îslâmiye'nin hayatına, ırz ve malına tevcih eden Ermeni ihtilâlcilerinin livam dâhilinde de ifsadından ve ateş-i ihtilâlin sirayetinden tahaffuz için hükûmet-i merkeziyece verilen emir mucebince bunları tehcir etdim. Sevk esnasında ihtimâl ki birtakım fecâyii vukuu bulmuşdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, Ermeniler'in cinayetlerinin ve hûnrîzânelerinin be-hasebi'n-nâs'aniye yine ahâli-i İslâmiye'nin kalblerinde husule getirdiği hiss-i intikamın netâyic-i zarûriyesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir fi'ilden tamamiyle münezzeh olduğumu huzur-ı Rabbü'l-âlemîn'de ve mahkemeniz muvacehesinde bir kere daha tekrar ve te'yid ederim. Ahâliyi de yekdiğeri aleyhinde ne tahrik ve ne de tahris etdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müdde-i Umûmî Bey böyle bir şeyi tasavvur buyuruyorlarsa onu Ermeniler'in yer yer tevessü' eden hıyanetlerinde ve aksi sadâsı asmanı tutan hûnrîzliklerinde araması lâzım gelir. Paşa hazretleri bugün bendeniz yerine huzûr-ı hâkimânenizde bir Ermeni ihtilâlcisi bulunsaydı devletin hâkimiyetine karşı Ermeni ahâliyi Müslümanlar ve ordu aleyhine tahrik ve teşvîk eden o adam hakkında 56. maddenin tatbîk-i ahkâmını Müddei-i Umûmî Bey talep edecekler mi idi. İddiaları ahkâm-ı kanûniyeden mülhem oldukça elbet de edeceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira ihtilâlcinin kasd ve niyeti ve fi'ilin sûr-ı icrâiyesi kaziyye-i fesadın şerait ve avâmilini tamamiyle ihtiva eyleyecek idi. İnsaf buyurunuz Paşa hazretleri son güne kadar bâ-irâde-i pâdişâhî vazifesi başında bulunmuş olan bir memur nasıl olur da fedakâr bir ihtilâlcinin mevkiine konabilir. Mülâhazatımızı te'yiden şunu da arza müsaade buyurunuz ki Kanûn-ı Esâsî'nin yüz on üçüncü maddesi emniyet-i dâhiliye ve hariciye-i devleti ihlâl eden cerâimin mahiyet-i siyâsiyesini sarahaten ta'yin ediyor. "Mülkün bir cihetinde ihtilâl zuhur edeceğini müeyyid asar ve emârât görüldüğü halde hükûmet-i seniyyenin o mahalle mahsus olmak üzere muvakkaten idâre-i örfiye ilânına hakkı vardır." Kanûn-ı Esâsî idâre-i örfiye ilânını ihtilâl hâline hasır ve tahdîd ediyor ve bundan mülhem olan va'z-ı kanunda kasd-ı fesâd ve ihtilâl ile ika edilen cerâimi ihtiva eden Kanûn-ı Cezâ'nın birinci ve ikinci fasıllarını ve işbu cinâyet-i cürümlere mürtebit bazı kaziyye-i fesâd ve ihtilâli teshilen ika etmiş olanlara hasr ediyor. Ben ise devletime karşı ihtilâl etmedim. Binâenaleyh livam dâhilinde vukuu iddia olan katlden dolayı 56. maddenin hakkımda tatbiki bâlâda arz ettiğim esbâb hasebiyle hem kavâid-i hukûkiyeye hem va’z-ı kanunun maksadına külliyen münâfidir. Bu müdâfaâtdan sonra ma'rûzâtımı nazar-ı dikkat ve merhamete alarak ve ellerinizi vicdanınız üzerine koyarak hakkımda itâ-yı hükm buyurulmasını mahkeme-i muhtereme-i âdilânenizin adaletinden intizâr ederim Paşa hazretleri.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Akın Çelik, "Mondros Mütarekesi sonrasında İstanbul basınında tehcir davaları", yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul Ünv., 2003.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-8536304988832081369?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/8536304988832081369/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/yozgat-tehcir-davas-1919.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/8536304988832081369'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/8536304988832081369'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/yozgat-tehcir-davas-1919.html' title='Yozgat tehcir davası 1919'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-pl0WYbS-PTo/TxsaEnyhA7I/AAAAAAAAB7E/Vch6mmVUhzc/s72-c/download%2B%25289%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-7940447721902498891</id><published>2012-01-21T20:41:00.002+02:00</published><updated>2012-01-21T20:42:15.809+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeniler'/><title type='text'>Tehcir kanunu 1915</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-cid6VcyFsvM/TxsE0la-G4I/AAAAAAAAB64/UBvoRtt_q-s/s1600/Ottoman-Tehcir_Law.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="152" src="http://2.bp.blogspot.com/-cid6VcyFsvM/TxsE0la-G4I/AAAAAAAAB64/UBvoRtt_q-s/s200/Ottoman-Tehcir_Law.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;b&gt;Vakt-i seferde icraat-ı hükûmete karşı gelenler içün cihet-i askeriyece ittihaz olunacak tedabir hakkında kanun-ı muvakkat&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Madde 1.&lt;/b&gt; Vakt-i seferde ordu ve kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükûmete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silâhla tecavüz ve mukavemet görürlerse, derakap kuvve-i askeriye ile en şiddetli surette tedibat yapmağa ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun ve mecburdurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Madde 2.&lt;/b&gt; Ordu ve müstakil kolordu ve fırka kumandanları, icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kurâ ve kasabat ahalisini münferiden veya müctemian diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Madde 3.&lt;/b&gt; İşbu kanun tarih-i neşrinden muteberdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Madde 4.&lt;/b&gt; İşbu kanunun meriyyet-i ahkâmına Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı memurdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meclis-i Umumi'nin içtimaında kanuniyeti teklif olunmak üzere işbu layiha-i kanuniyenin muvakkaten mevki-i meriyyete vazını ve kavanin-i devlete ilavesini irade eyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13 Receb 1333, 14 Mayıs 1331&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mehmed Reşad&lt;br /&gt;Sadrazam Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı&lt;br /&gt;Mehmed Said Enver&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-7940447721902498891?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/7940447721902498891/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tehcir-kanunu-1915.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/7940447721902498891'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/7940447721902498891'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tehcir-kanunu-1915.html' title='Tehcir kanunu 1915'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-cid6VcyFsvM/TxsE0la-G4I/AAAAAAAAB64/UBvoRtt_q-s/s72-c/Ottoman-Tehcir_Law.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-2563913526342678156</id><published>2012-01-17T23:04:00.000+02:00</published><updated>2012-01-17T23:10:23.546+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeniler'/><title type='text'>Bir katliam, iki Türkiye</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-XN5SHfRjfyc/TxXfxrcabDI/AAAAAAAAB6s/lSKhc_xKyII/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-XN5SHfRjfyc/TxXfxrcabDI/AAAAAAAAB6s/lSKhc_xKyII/s200/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Hrant Dink’in ‘beklenmedik’ katli, Türkiye’nin ruhuna işlemiş olan ölü toprağını temellerinden sarstı. Dile getirilen samimi tepkilerin şu ya da bu şekilde bir utanç hissini açığa vurması, nasıl bir enkaz altında kalmış olduğumuzun; belki de —daha doğru bir İfadeyle- nasıl bir enkaz altında yaşıyor olduğumuzun en açık göstergesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak şunu da eklemek gerek: Bu cinayet, ruhumuza işlemiş ‘ölü toprağı’yla birlikte, aklımıza sinmiş ‘sinizm’i de köklerinden sarstı. Söz konusu utanç hissinin, büyük ölçüde çaresizlikten, güçsüzlükten, mecalsizlikten kaynaklandığının açıkça itiraf edilmesi de bunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi ayaklarımızı basıp doğrulmaya çalışabileceğimiz tek sağlam zemin işte bu utanç hissi ve hissin temelinde yatan güçsüzlüğün açık itirafıdır, diye düşünüyorum. Bu his ve bu itiraf, önümüzdeki tek çıkış yolunun ‘dibe vurmak’ olduğu gerçeğiyle yüzleşirse; daha da önemlisi, bu yüzleşmeyi inatla ve sadakatle sürdürürse pozitif bir güce dönüşebilir, dönüştürülebilir. En azından, ben böyle olabileceğini umuyorum. Daha önceki birçok travma sonrasında yaşadığımız geçici kitlesel ‘histeri'lerin tekrarına artık tahammül edebileceğimizi, sanmıyorum. Umarım, bıçak gerçekten kemiğe dayanmıştır. Umarım, gerçekten çaresiz kalmışızdır. Umarım gerçekten köşeye sıkışmışızdır. Umarım gerçekten samimiyizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zira sığınabileceğimiz tek yer, bu samimiyetimizdir; kendimizin bile bir hayli ücrasına düşen bu içtenliğimizdir. Çağımızda ‘Özne Olma’ imkânının sıkışıp kaldığı köşe burasıdır. Köşeye sıkışmış olduğumuz doğrudur. Çaresiz, güçsüz, mecalsiz olduğumuz doğrudur. Ancak yine de bir şeyler yapabiliriz. Hiç değilse güçsüz olduğumuzu, köşeye sıkışmış olduğumuzu kabul ederiz. En azından bunu kabul ederek bir şey yapmış oluruz çünkü; en azından bir fiilimiz olur, en azından bir fiilimizin gerçek öznesi oluruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Özne Olma’nın imkânsızlığını görmek, bizi teslim alan mecalsizliğin sebeplerini idrak etmek; bu görünün ve idrakin acısını ta içinde hisseımek... Bütün bunlar, ‘Özne’nin sonunun olduğu kadar ‘Özne Olma’nın başlangıcının delaleti de olabilir. En azından bunu ona delalet ettirmek, en azından bu bizim elimizdedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıkıştırılan her şey güç biriktir. Çaresizliğin kendi içinde hayal edilemeyecek miktarda enerji biriktirdiğini biliyoruz. Kedi, köşeye sıkıştırdığı farenin üzerine hemen atlamaz, atlayamaz; bir anlık da olsa duraklar. Sadece fareyi değil, o farenin çaresizliğini ve korkusunu da oraya, o köşeye sıkıştırmış olduğunu bilir çünkü. Çaresizliğin, güçsüzlüğün kendi içinde biriktirdiği kudret bilkuvve kuvvettir. Vücut buluncaya dek gözlere görünmez; gözlere görünmez, ama o çaresizliğin sebebi olanların yüreklerine korku salar. Marx, &lt;i&gt;Manifesto&lt;/i&gt;'da boşuna bize hayaletten söz etmedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün can havliyle &lt;i&gt;AGOS&lt;/i&gt;’un önünde toplanan kalabalıkla işte bu kudret vücut buldu, diyebiliriz. Bu nedenle -şimdi doğal olarak dağılmış olsa da- bu kalabalığa, bu kalabalıkta vücut bulmuş olan kudrete gözlerimizi kaçırmadan, dikkatle, korkmadan bakmayı sürdürmeliyiz. Tepkimizin samimiyetinin -eğer varsa- tek ölçütü, tek güvencesi bu bir an vücut bulmuş olan kudrete ve bu kudretin -çekip gittiğinde- ardında bıraktığı hayalete sadakat olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nedir bu kudret? Kimdir bu hayalet? Ahlaki bir duruşu, etik bir tavrı politik olanla doğrudan, aracısız buluşturan samimiyet, diyebiliriz buna. Hrant’ın katline -sanki bu olayın kendinde hiçbir politik anlam yokmuş gibi- dışarıdan anlam yüklemeye çalışanların ahlaki ikiyüzlülüğü ile bu olayın vahametiyle, deyim yerindeyse ‘çıplak hakikati’yle doğrudan yüzleşmeyi seçenlerin politik samimiyeti arasındaki fark da, diyebilirdik elbette. İkiyüzlülük ve içtenlik... Can almak, can yakmak ile can vermek, canı yanmak arasındaki çıplak fark...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hrant’a sıkılmış kurşunlar ‘Türklüğü aşağılayanlar'a sıkılmıştır” diye böbürlenenlerin; “Hrant’a sıkılmış kurşunlar ‘Türkiye’ye sıkılmıştır,” diye yerinenlerin; “Hrant’a sıkılmış kurşunlar ‘Demokrasi’ye, ‘Özgürlük’e, ‘Türkiye’nin Avrupa ile birliği'ne sıkılmıştır.” diye dövünenlerin hamaseti -farklı, hatta birbirine karşıt saiklerle harekete geçmiş olsalar da- aynı kapıya çıkar; Bunların tümü, bir insanın yok edilmesinin ahlâkî/politik anlamı üzerine düşünebilecek duyarlılıktan yoksundurlar. Kendi hakikatlerinden soyunup orta yere serilmiş olan Hakikat’e çıplak gözle bakmaya ne yetileri ne cesaretleri vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şahsi olanın doğası gereği politik bir şey olmasıyla, şahsi olanın politikleştirilmesi farklı bir şeydir. Ve biz, şimdi durup dinlenmeden bu ‘fark’ üzerine düşünmek zorundayız. Katiller ile aramıza ‘utanç’tan başka, ‘utanç’tan daha sağlam, daha yüksek bir duvar çekebilmek için durup dinlenmeden bu ‘fark’ üzerine düşünmek zorundayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir insanın bir insanı öldürmesi, hem de sinsice arkasından yaklaşarak öldürmesi hiç de kolay bir iş değil. Ama insanlar bunu sık sık kolayca yaparlar. Bunu, ‘şahsi olan’ı ‘politikleştirdiklerj’ için kolayca yaparlar. Kolayca yaparlar; çünkü cinayet anında orada değildirler; olayı dışarıdan izleyenler kadar ‘masum’durlar. İlk kurşun iradelerine sıkılmıştır çünkü, parmakları tetiğe bir ‘şey’ adına basar ve namlularının ucunda duran da gerçek bir insan değildir hiçbir zaman, bir ‘şey’dir; daha doğrusu, bir şeyin sembolü... Başlıkta ‘Bir Katliam’ dememin sebebi de bu. Zira Hrant’a ateş edenler, bir insanı değil onun şahsında birçok insanı öldürmeyi; en azından onun ölümünün birçok insana ‘ibret’ olmasını amaçladılar. Ve hepimiz görüyoruz ki, silahlar hâlâ susmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz şiddeti insanın doğasına ait bir şey olarak görme eğilimindeyizdir. “İnsan doğası gereği şiddete başvurur." dediğimizde, insan ile şiddet arasında bir mesafe olduğunu ima etmeyi amaçlarız. İnsanın doğa ile, dolayısıyla kendi doğasıyla arasına bir mesafe koyabildiği ölçüde insan olduğunu ima ederiz. Elbette gayet ‘insani’ bir eğilimdir bu. Sınırlar net bir şekilde çekilmiştir çünkü: Şiddet ‘doğa’ya, insan ‘medeniyet’e aittir. Zaman zaman sınır ihlalleri olsa da, sınırların berisi -‘ülke'ler ya da ‘terim’ler— güvenliktedir. Oysa şiddetin ‘doğal’ ve ‘medeni’ hallerinden söz etmek çok daha yerinde olurdu. Ya da şöyle diyelim: Doğal ve sembolik şiddetten... ‘Sembolik’ ile aslında ‘politize edilmiş’ şiddeti kastediyorum; ‘medeni’ şiddeti, ‘ibret’ olarak sergilenen şiddeti... Bir insanı, bir ‘şey’ adına öldürmeyi... Bir kişinin şahsında gıyaben birçok kişiyi öldürmeyi... Doğada insan dışında bu şekilde öldüren; tek bir varlığı hedef alıp da aslında bir katliam gerçekleştiren başka bir canlı türü yok. İnsana doğanın değil, medeniyetin ‘bahşetmiş’ olduğu bir yeti değil midir bu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk bakışta biraz önce söylemiş olduklarımıza ters düşüyormuş gibi görünebilir; ancak, şu da doğrudur: Bir insanın başka bir insanı öldürmesi mümkün değildir, insanı insan kılan bu imkânsızlıktır. Ancak bir Türkün bir Ermeniyi -ya da tersi, bir Ermeninin bir Türkü- öldürmesi mümkündür. Bir Türkü Türk ya da bir Ermeniyi Ermeni kılan bu imkândır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, biz ne yapacağız? ‘Biz’ dediğim şu kendini ne Türk ne de Ermeni olarak görenler... Ya da kendilerini herhangi bir etnisitenin üyesi olarak değil de, öncelikle insan olarak görmeyi tercih edenler... Yani sosyalistler, biz ne yapacağız?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mümkün olanlara karşı imkânsız olanı savunmak, sosyalistlere yakışan bu inattır. Bu inadı sürdürmekten başka çaremiz yok. Bir insanın başka bir insanı öldürmesinin mümkün olmadığını; hiçbir şeyin, bir insanın başka bir insanı öldürmesini anlaşılır kılamayacağını; böyle bir ‘şey’in, hiçbir kavramı, hiçbir sembolü üzerinde barındırmayacak kadar çıplak bir ‘Hakikat’ olduğunu inatla savunmak... bizim varlık sebebimiz bu olmalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dink’in katli, bu topraklarda gerçekleştirilmiş olan en ‘bölücü’ eylemlerden biridir. Türkiye’yi -tam neresinden bilmiyorum ama- kesinlikle ikiye bölmüştür. Elbette Türkiye’nin bedeni varlığını kastetmiyorum. Bölünen Türkiye’nin ‘ruh’udur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafta katillerle özdeşleşenler; diğer tarafta kurbanlarla empati kurmaya çalışanlar... Bir tarafta katillerle hatıra fotoğrafı çektirenlerin yüzsüzlüğü, diğer tarafta, bu fotoğrafları vicdanlarına sıkılmış birer kurşun gibi hissedenlerin çaresizliği... Türkiye’nin aydınlık ve karanlık yüzü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda 'Ya sev ya da terk et!’ diyenler; diğer tarafta, ‘birlikte yaşamak’tan yana olanlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafta öfke, diğer tarafta sağduyu. Bir tarafta söz, diğer tarafta şiddet...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tarafta ölüm, diğer tarafta hayat...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte karşı karşıyayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik, Hrant da artık aramızda değil; şimdi kelimenin tam anlamıyla yüz yüzeyiz.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Şükrü Argın, "Bir katliam, iki Türkiye", &lt;i&gt;Birikim&lt;/i&gt; 214 (Şubat 2007).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-2563913526342678156?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/2563913526342678156/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/bir-katliam-iki-turkiye.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2563913526342678156'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2563913526342678156'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/bir-katliam-iki-turkiye.html' title='Bir katliam, iki Türkiye'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-XN5SHfRjfyc/TxXfxrcabDI/AAAAAAAAB6s/lSKhc_xKyII/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-2590408370482013862</id><published>2012-01-16T07:17:00.000+02:00</published><updated>2012-01-16T07:17:18.250+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Komünist düşüncenin kaynaklarından Hikmet Kıvılcımlı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-LIQxjq7_TFk/TxOlJ_1G8cI/AAAAAAAAB6g/WGD1AoZrYGg/s1600/download%2B%25288%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="149" src="http://3.bp.blogspot.com/-LIQxjq7_TFk/TxOlJ_1G8cI/AAAAAAAAB6g/WGD1AoZrYGg/s200/download%2B%25288%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Bu yazıdan beklenen, “Türk solu”nun siyasal yapısı içinde Kıvılcımlı’nın nerede durduğu sorusuna bir cevap taslağı sunabilmesidir. Ancak bu taslak, yazıda içkin bir biçimde mevcuttur; ilaveten söyleyeceklerimiz bunu kabalaştırmak ve Kıvılcımlı’ya haksızlık etmek gibi bir tehlike taşımaktadır. Bu tehlikeden bir nebze olsun kaçınabilmek için Kıvılcımlı’nın TKP ve Kemalizm karşısında konumunu değil de, Kıvılcımlı’nın da dahil olduğu siyasal gelenekten kopuş sürecine değinmek bir imkân yaratabilecektir. Ancak, aşırı bir iddiada bulunmaktan korkmadan, TKP’nin likidasyonuna kadar Kıvılcımlı’nın bu partinin en önemli militanı olduğunu söylemek gerekmektedir. Kıvılcımlı’nın bu tarihten önce ve sonrasında Kemalizm karşısındaki konumu ise, TKP’nin ya da MDD’nin ve hattâ 1960 sonrası gençlik hareketinin konumundan farklı değildir. “Türk solu”, aşağıda sözünü edeceğimiz kopuş sürecine kadar her durumda Kemalizm’in yedeği olarak kalmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kiminin Marx’tan sonra Marksizm’e en büyük katkıyı sağlayan düşünür olarak gördüğü, kimininse burjuva teorileri ürettiğini söylediği, kendi deyimiyle “eskiler”den Kıvılcımlı hakkında en sağlıklı (!) değerlendirmeyi “yenilerden” Murat Belge yapmaktadır. “Türk solu”nun tarihsel kökenleri hakkında böyle bir denemeyi kaleme almak cür’etini gösterebilmemi sağlayan da Murat Belge’nin Kıvılcımlı eleştirisindeki iki paragraftır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye sosyalizmi tarihinde mutlaka eleştirilmesi gereken bir kişidir; karalamak üzere değil, öneminin anlaşılması için. "Çünkü sosyalizm tarihinin önemli bir kısmında hayattadır ve etkindir. Sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi içinde yoğrulmuştur; bu bakımdan sözkonusu gelişme biçiminin bir çeşit göstergesi gibidir. Öte yandan, sosyalizmin gelişmesine onun da katkıları vardır. Bunların da ayrıca anlaşılması, değerlendirilmesi gerekir” diyerek yazısına başlayan Belge, aynı yazının son paragrafında da “sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi”ni, Kıvılcımlı’nın “sosyalizmin gelişmesine... katkıları”nı anlıyor ve değerlendiriyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kıvılcımlıdan bize kalanlar, inanılmaz mücadele azmidir; tezi değil, ama dogmatizme karşı cesur tavrıdır; teoriye verdiği özel biçim değil, ama papağanlığa karşı tavrıdır; Türkiye’nin ‘orijinalitesi’ diye sunduğu şey değil, ama bir ülkenin özgül koşullarını değerlendirme gereğine uygun çabasıdır; nihayet, bu konuda son söz olarak ileri sürdüğü Vatan Partisi programı değil, ama mücadelenin partili olması gereği konusundaki kesin inancıdır” (Belge, 1975: 59).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Murat Belge’nin değerlendirmesine katılmamak elde değildir; “sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi”nden sosyalistlere, eğer dogmatizme ve papağanlığa karşı, ülkenin özgül koşullarını değerlendirme gereğine uygun bir tavır ve mücadelenin partili olması gereği konusunda kesin bir inanç kaldıysa bunun en önemli murisi elbette ki Kıvılcımlıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak geride böyle bir mirasın olduğu konusu da oldukça şüphelidir. Şüpheli olmayan ilk miras da ahlâktır; Murat Belge, Kıvılcımlı’nın “Tezi”ni değerlendirirken haklı olarak eleştirdiği ahlâkî yargıların bir varisi olduğunu aynı sayfalarda göstermektedir. Kıvılcımlı’nın Belge’ye bıraktığı miras “azim” ve “inanç”tır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, “sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi”nden geriye kalanlar sadece “azim” ve “inanç”tan değil; milliyetçilik, etnik ve cinsel ayrımcılık, muhafazakârlık, korporatizm, darbecilikten vb.’den ibaret gibi görünmektedir. Bu gelenek, neredeyse 30 yıldır devam eden kopuş sürecine rağmen ağırlığını hissettirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Murat Belge’nin değerlendirmesini izlersek, Kıvılcımlı’dan geriye kalmayanlardan biri de “tezi”dir. “Sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi”nde bir tez iddiasıyla ortaya çıkan kişiden geriye kalmayan şeyi tezi olmuştur; Murat Belge’nin çok önemser göründüğü “azim” ve “inanç”ın tek sahibi Kıvılcımlı olmasa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak Murat Belge yanılmaktadır; Kıvılcımlı’dan geriye kalan belki de en önemli miras tam da "tezi" ve "Türkiye'nin orijinalitesi diye sunduğu şey"dir. Yıllar boyunca Kıvılcımlı’nın muarızı olanlar, onun “orijinalite” olarak sunduğunu “burjuva devlet teorisi” olarak eleştirenler, otuz yıl aradan sonra ordunun keskin kılıcının” ardında devrim kanunlarını referans almaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikmet Kıvılcımlı, “sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi”nin en önemli kişilerinden biridir; ama ne bu tarihin bıraktığı miras ne de Kıvılcımlı gökten zembille inmiştir. Kıvılcımlı bu tarihin çarpıcı bir örneğidir; &lt;i&gt;Toplum ve Bilim&lt;/i&gt;’in Türk solunu konu ettiği bu sayıda TKP’nin kurucuları arasından sadece Şevket Süreyya Aydemir ve Kıvılcımlı’nın ele alınması bir tesadüf olmasa gerektir. Çünkü aralarında, incelenebilecek bir külliyat bırakan belki de sadece ikisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birçok kişinin, omzu kalabalık dört yaşlı adamın bir adım önünde; TRT-1 ekranında arz-ı endam eden son Makedonyalı’nın görünüşünü Türk solunun miladı olarak kabul etmesi boşuna değildir. 12 Eylül 1980, Türk solunun alkışlayamadığı ve hatta mütereddid bile kalamadığı ilk İttihatçı darbedir. O sabah, İttihat ve Terakki Cemiyeti, asi ve üvey evladı olan Türk soluna öylesine kesin ve son bir darbe vurmuştur ki, solun şakirtleri öylesine darmadağın olmuşlardır ki, darbeyi takip eden yıllarda ya gelenekten tamamen kopma eğilimine girmişler ya da 28 Şubat darbesinin gösterdiği gibi “titreyip yuvalarına dönmüşler”dir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşçilerin 15-16 Haziran 1970’de İstanbul’u ele geçirmeleriyle başlayan ve ağır aksak giden kopuş sürecinin zembereği o meş’um sabahta boşalmıştır. O sabahtan beridir, kimileri kendilerini bir sınıfın ya da bir etnisitenin ağabeyi yerine koymamaları gerektiğini düşünmeye başlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’de komünist hareketin tarihini nereden başlatmak gerektiği konusunda komünistler arasında mutlak bir fikir birliği olmamakla birlikte, hâlâ mitinglerde, bazı gruplar tarafından kurucu lider olarak Mustafa Suphi’nin fotoğrafları taşınmaktadır. Mustafa Suphi, Ethem Nejat, Şefik Hüsnü, Hikmet Kıvılcımlı, Reşat Fuat, arada bir yerlerde tedirgin edici gülümsemesiyle İsmail Bilen ve Mihri Belli diye giden bir silsile. Silsilenin bundan sonrası için anılacak ilk isim ise Doğu Perinçek olmalıdır.[1]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Her şey aslına rücu edermiş. Takrir-i Sükûn Kanunu’nu “Ankara’da Müfrit Burjuvazi İrticaın Gırtlağına Yapıştı” manşetiyle karşılayıp İstiklal Mahkemeleri’ne sanık olarak çıkanların halefi, 70 yıl aradan sonra “Devrim Kanunları”nı imdada çağıran Doğu Perinçek’ten başkası olmasa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu mirasın murisleri içinden ikisi ayrıca anılmaya değer; Hikmet Kıvılcımlı ve Mihri Belli. Her ikisinin de içinden geldikleri gelenek, İşçi Partisi’nin de “sol” içinde sayılmasını meşru hale getirmektedir; ancak Kıvılcımlı ve Belli, siyasal birikimlerini genç kuşaklara aktarmak bakımından diğer TKP’lilerden ayrılırlar ve bu nedenle TKP’nin şu ya da bu dönemdeki önder kadrosu içinde, sözünü ettiğimiz kopuşun öğelerini barındıran az sayıdaki isimden ikisidirler. Kıvılcımlı, kopuşun hemen ardından yaşamdan ayrılmıştır ve bu sürecin neresinde durduğu ise ancak yazdıklarından çıkarsanabilir. Böyle bir çaba, siyasal içeriğinden dolayı, “Türk solu”na düşmektedir; ama Kıvılcımlı’nın eseri incelendiğinde durduğu yerin gelenekle kopuşun tam arasında olduğu ortaya çıkmaktadır. Bu durumun sonuçları Kıvılcımlı’yı gerçekten ilginç bir siyasal düşünür ve eylem adamı haline getirmektedir. “Türk solu”nun kopuşunun en çarpıcı isimlerinden Ergun Aydınoğlu ve Demir Küçükaydın kadar &lt;i&gt;Kuva-yı Milliye&lt;/i&gt; dergisi de Kıvılcımlı’yı referans olarak kullanabilmektedir.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] &lt;i&gt;Yeni Hayat&lt;/i&gt; dergisi, bundan birkaç ay önce, “milliyetçi sol”u tanıtabilmek için Kıvılcımlı ile ilgili bir yazı yayımlamak istemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;**&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın, içiçe girmiş, başlıca üç döneme ayrılabilecek siyasal düşüncesine değinmek için, 1971’de saklandığı ve yurt dışına kaçtığı dönemlerde kaleme aldığı anılarında anlattığı bir hikâye ile başlamak uygun olacaktır. Bu bir kopuşun hikâyesidir ama gerek bu kopuştan öncesine, gerekse sonrasına dair Kıvılcımlı’nın düşüncesi hakkında bir şeyler yazmak, ister istemez Türkiye’deki komünist hareket hakkında bir şeyler yazmak demektir. Murat Belge’nin (1975: 45) isabetle belirttiği gibi, “çünkü Kıvılcımlı sosyalizm tarihinin önemli bir kısmında hayattadır ve etkindir. Sosyalizmin Türkiye’de gelişmesi tarihi içinde yoğrulmuştur; bu bakımdan sözkonusu gelişme biçiminin bir çeşit göstergesi gibidir. Öte yandan, sosyalizmin gelişmesine onun da katkıları vardır. Bunların da ayrıca anlaşılması, değerlendirilmesi gerekir”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, yani kopuşun kendisi olmasa da hikâyesi, Türkiye’de eli kalem tutan hemen herkes hakkında bir yorumu bulunan Yalçın Küçük’ün de dikkatini çekmiştir. Kıvılcımlı 1937 yılında, cebinde &lt;i&gt;Demokrasi: Türkiye Ekonomi Politikası Hakkında&lt;/i&gt;’nın, “basılmaya hazır temiz müsveddeleri” ile İpek Film stüdyosunda Nazım Hikmet’i ziyaret edişini anlatır. Stüdyoya vardığında Nazım Hikmet, montaj masasında Kayseri Kombinası’nın açılış töreninde çekilmiş olan filmden, Birinci Şube’nin talimatı üzerine, İsmet İnönü’nün adının ve sözünün geçtiği yerleri kesmektedir. Kıvılcımlı’nın yeni kitabı da İsmet İnönü ile Celal Bayar arasındaki iktidar mücadelesinin kızışması üzerine kaleme alınmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nazım Hikmet, kitabın müsveddelerini karıştırdıktan sonra, metni yayımlamaması için Kıvılcımlı’ya ısrar etmeye başlar. Yalçın Küçük’ün, Nazım Hikmet’in Kıvılcımlı’nın siyasal intiharını sezmesi diye yorumladığı itiraz, aslında, siyasal iktidarın kendi arasındaki çatışmaya Kıvılcımlı’nın da kurban edilebileceği korkusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı bir yayınevi sahibidir; ama kitabı yayımlaması için önce, yerinde bir kararla, İsmail Hakkı Uzunçarşılı’ya başvurmuştur. Uzunçarşılı’nın kitabı yayımlamayı kabul etmemesi üzerine &lt;i&gt;Günün Meseleleri&lt;/i&gt; adlı bir kitap serisini başlatır. (Kıvılcımlı, 1979: 89-91) İkincisini ancak 16 yıl sonra yayımlayabileceği serinin ilk kitabı olarak &lt;i&gt;Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında&lt;/i&gt;’yı yayınlar. Kitabın asıl ilginç yönü, Komintern’in 1935’deki VII. Kongresinde aldığı “Faşizme Karşı Halk Cepheleri” ve 1936’daki Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) likidasyonu kararının hemen ardından yayımlanmış olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın yayımlanışı, Yalçın Küçük’ün siyasal intihar yorumunun aksine, Kıvılcımlı’nın siyasal kopuşunun ilk önemli adımı olarak değerlendirilmelidir. Zaten kitabın yayımlanmasından kısa bir süre sonra “Donanma Davası” olarak bilinen yargılama süreci başlamış ve Kıvılcımlı da diğerleriyle birlikte 1971 öncesinde komünistlere verilen fiilen en ağır cezalara çarptırılmıştır. “Donanma Davasından sonra, hemen bütün ilişkilerini keserek Kırşehir Cezaevi’nde geçirdiği 10 yıl boyunca da kendi siyasal düşüncesinin teorik temellerini geliştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, Komintern’in likidasyon kararının anlamını kavramış gibi görünmektedir; karar, TKP için alınmış özel bir karar gibi görünse de, uluslararası komünist hareketteki diğer gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde, bu hareketin bitişi anlamına gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1925’te farklı grupların biraraya gelmesiyle kurulmuş olan TKP, uluslararası parti hüviyeti taşıyan Komünist Enternasyonal’in bir seksiyonuydu. Kıvılcımlı, TKP’nin kuruluşundan itibaren, yönetici hizbin içinde yer almış ve Merkez Komitesi üyeliği yapmıştı. 1929’da, partinin içerideki (Türkiye) en yetkili yöneticisi durumundayken, İzmir’de açılan bir davada 4 yıl 6 ay 15 gün ağır hapse mahkum edilen Kıvılcımlı, Elazığ Cezaevi’nde bulunduğu 1930-33 yılları arasında daha sonra &lt;i&gt;Yol: Türkiye Komünist Partisi’nin Eleştirel Tarihi&lt;/i&gt; başlığı altında toplayacağı 8 kitap hazırlamıştır. &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;, o güne kadar Türkiye hakkında komünistlerin yazdığı en kapsamlı çalışma niteliğindedir. Ancak &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;, sadece komünistlerin örgütsel tarihine dair bir belge ya da komünistler tarafından yazılmış ilk kapsamlı Türkiye tahlili olması nedeniyle önem taşımaz; Kıvılcımlı’nın daha sonra geliştireceği özgün Türkiye tahlillerinin de ipuçlarını taşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt; şu sekiz kitaptan oluşmaktadır: &lt;i&gt;Fırkada Konaklar ve Konuklar&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Fırka ve Fraksiyon&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Yakın Tarihten Birkaç Madde&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Sevkülceys Plânı&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Tabya Ana Halkası: Legaliteyi İstismar&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Düşman: Burjuvazi, Müttefik: Köylü&lt;/i&gt;. (Kıvılcımlı, 1992a; 1992b)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;’u oluşturan çalışmalar, sadece Kıvılcımlı’nın kendi isteğiyle değil, TKP MK’nin de kararıyla kaleme alınmıştır. (Kıvılcımlı, 1992a: 13) Ancak bu kararın, ne dereceye kadar bir parti tarihi yazılmasıyla ilgili olduğunu bilemiyoruz. O dönemde, Kıvılcımlı ile ilgili olarak süren parti-içi tartışmalar sırasında, kendisinden yazılı bir savunma istenmiş olabilir ve o da bu savunmayı, bu denli geniş kapsamlı bir metinle yapmayı düşünmüş olabilir. Ancak, bütün bunlar, spekülasyon olmaktan öteye gitmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;, TKP tarafından yayımlanmadığına ya da tartışılmaya açılmadığına göre, bu partinin görüşlerini yansıtıyor kabul edilemez; ancak, metinde Komintern’in genel görüşlerinin dışına çıkılmadığını da söyleyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Yakın Tarihten Birkaç Madde&lt;/i&gt; bölümünde, Tanzimat’tan Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar Türkiye’nin sınıfsal bir çözümlemesini yapmaya çalışır. &lt;i&gt;Fırkada Konaklar ve Konuklar&lt;/i&gt; ile &lt;i&gt;Fırka ve Fraksiyon&lt;/i&gt; bölümü, Kıvılcımlı’nın İkinci Meşrutiyetle başlattığı Marksist hareketlerin bir tarihidir ve özellikle 1919 sonrasında, bu hareketteki akımlar ve hizipler hakkında önemli ipuçları verir. Örneğin, komünist hareketin kurucusu kabul edilen Mustafa Suphi hakkında oldukça sert eleştirilere yer verildiği gibi, TKP içinde azınlıkların önemli bir mücadelesi olduğu ve TKP’de Türk egemenliği hakkında tartışmalar yaşandığına dair göndermeler vardır. (Kıvılcımlı, 1992a: 280 vd.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)&lt;/i&gt; bölümü ise, Kürt sorunu hakkında bir denemedir; Kürt etnisitesini Leninist-Stalinist şemaya uygun bir biçimde bir millet olarak kurgulayan bu denemenin TKP’nin o dönemdeki görüşlerinin de bir eleştirisi olduğunu söylemek mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın siyasal yaşamı açısından &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;’un içinde yer alan en önemli bölüm ise &lt;i&gt;Tabya Ana Halkası: Legaliteyi İstismar&lt;/i&gt;’dır. Elazığ Cezaevi’nde tamamladığı bu çalışmayı, tartışılması amacıyla TKP MK’ye ne zaman verdiği konusunda kesin bir bilgimiz yok; ancak, referans olarak kullandığı gazetelerin tarihlerine bakıldığında, &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;'un 1931 ile 1933 yılları arasında yazılmış olduğu sonucu çıkmaktadır. Kıvılcımlı Cumhuriyet’in onuncu yılı nedeniyle ilân edilen afla tahliye edildikten kısa bir süre sonra da legal yayıncılık faaliyetlerine başlayacaktır. Legal yayınların çerçevesi içinde “Türkiye’de çalışkan köylülüğün en büyük ve en tehlikeli can düşmanı Kemalizm’dir. Kemalizm demek, derebeyi artıkları + tefeci sermaye + finans-kapital + finans kapital devleti bloku akla gelir. Bu dört öğe birbirini tamamlayarak birbirinden ayırt edilmez bir bütün halinde kaynaşarak biricik Kemalizm sistemini yaratır. Türkiye’de Kemalizm yaşadıkça, bu dört başlı biricik soygun ve çapul canavarı köylülüğün canını ve kanını emecektir.” (Kıvılcımlı, 1992a: 255) gibi eleştirileri kaleme alması mümkün olmasa da, &lt;i&gt;Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında&lt;/i&gt;’ya kadar, çizginin dışına çıktığını gösterebilecek bir metin yazmamış ya da yayımlamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt; birkaç açıdan incelenebilecek bir metindir; ancak, bağlılığı hiç tartışılamayacak olan bir militanın kaleminden TKP’nin görüşlerine bakmak ilginç olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TKP, sol tarih yazımında yaygın olarak kabul gören bir iddiaya göre, 10 Eylül 1920 tarihinde Bakû’da toplanan bir kongrede kurulmuştur. (Tevetoğlu, 1967: 200; Tunçay, 1978: 217; Sayılgan, 1968: 97) Türk komünist hareketindeki hemen bütün gruplar tarafından “Komünist Partisi”nin kuruluşu olarak 10 Eylül 1920 tarihi ve komünist hareketin ilk önderi olarak da bu kongrede genel sekreterliğe getirilen Mustafa Suphi kabul edilir. Burada TKP’nin tarihini aktarmak niyetinde değiliz; ama, partinin milliyetçi kökenlerini göstermek açısından bir noktayı ele almak gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mustafa Suphi’nin partisinden aylar önce, 5 Nisan 1336’dan (1920) daha önce, (Karabekir, 1988: 580) yine Bakû’da, Mütareke’den sonra Türkiye’den kaçan İttihatçıların önde gelenlerinden Halil Paşa, Salih Zeki, Küçük Talât gibi isimler tarafından kurulan Türkiye Komünist Fırkası’nın (Karabekir, 1988: 642) kuruluş tarihi ve önderlerinden neden hiç söz edilmez, anlaşılır değildir. Bilindiği gibi Mustafa Suphi de, Türkiye Komünist Fırkası’nın önder kadrosunun önemli bir bölümü de, eski birer İttihatçıdır. Komünist resmi tarihin ilk TKP’sinin kurucularından biri olmasa da, eski İttihatçılardan ve hiç de iyi bir üne sahip olmayan Bahaeddin Şakir, 1-8 Eylül 1920 tarihlerinde düzenlenen Doğu Halkları Kurultayı’na Mustafa Suphi çevresinden Türkiye temsilcisi olarak girebildiğine göre, komünist hareketin tarihsel önderiyle bir biçimde siyasal ilişki içindedir. (Tunçay, 1978: 215; Alev, 1975: 86 ve 235) Yine, Bahaeddin Şakir gibi, 1915’deki Ermeni Tehciri’nin sorumlularından olan ve İttihatçıların, hatta Mustafa Suphi grubunun tasfiyesinden sonra, muhtemelen 1922’ye kadar Komintern’de faaliyet gösteren Eski Zor Mutasarrıfı Salih Zeki, sadece Mustafa Suphi ile değil, Komintern’in uluslararası liderleriyle de siyasal ilişkiler içindedir. TKP’nin tarihine bu kısa atıf, komünistler için de her zaman sorun olmuş olan “ulusal sorun”a bakışlarına kısaca da olsa değinebilmektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’nün bir projesi çerçevesinde hazırlanan &lt;i&gt;Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923)&lt;/i&gt; başlıklı çalışmanın Türkçesi 1995’te yayımlandı. (Zürcher ve Tunçay, 1995) Bu çalışmada F. Ahmad, F. Adanır, P Dumont, P Noutsos, D. Yalımov ve A. Ter Minassian’ın Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlık gruplarının sosyalist faaliyetleri ile ilgili olarak verdikleri çok önemli bilgiler vardır; ancak, Cumhuriyet’ten sonra bu grupların faaliyetleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Kıvılcımlı’nın 1930 sonrasında yazdığı ve uzun yıllar yayımlanamayan TKP tarihinde, bu azınlık gruplarının Cumhuriyet sonrasındaki kaderlerine ait bazı örtülü bilgiler bulabilmekteyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Azınlıklara karşı, Cumhuriyet sonrasındaki en şiddetli eleştirilerin yazarı Kıvılcımlı'dır. Kıvılcımlı (1992a: 271) özellikle Rum sosyalistlerini hedef alarak (belki de İstanbul’da azınlıklar içinde çoğunluk oldukları için) “bundizm” suçlaması yapmaktadır ve bu suçlamayı, mütareke yıllarına kadar da götürmektedir: “Mütareke yıllarında, İstanbul’da kaynaşan işçi hareketi akımları içinde, bizim bundizm de bula bula D.W.W (Amerikan anarko-sendikalizmi) örgütünün bir şubesini buldu ve dönemine göre onda epey 'gazve’ler yaptı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı gruptan, 1925 kongresi ve 1927 1 Mayıs’ı ile ilgili yorumlarında yine “Bund” diye sözetmektedir. Öyle görünüyor ki, TKP içinde azınlıkların en az 1928’e kadar süren bir muhalefetleri var ve bu muhalefet partinin Türkleşmesi tartışması ile yakından ilgilidir: “Bir Bundistin Seka’ya giremeyişi 'Türk’lerin 'azınlıklara karşı bir sıkıyönetimi sayılır”. (Kıvılcımlı, 1992a: 282) Azınlıkların, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında kendini gösteren sosyalist hareketlerdeki ağırlığı, Cumhuriyet’in ilk yıllarında, daha çok İstanbullular arasında devam etmiştir. Lozan Antlaşması’nın en trajik sonucu olan Mübadele, Kıvılcımlı’ya göre Cumhuriyet burjuvazisi’ne işgücü sağlamak açısından yararlı olduğu gibi, komünist hareketin Türkleşmesine de büyük hizmetlerde bulunmuştur. Kıvılcımlı, bir yandan yüzbinlerce insanın yerinden yurdundan edilmesinin adını “facia” koyarken, aynı zamanda, bu göçün TKP için yararlarını da itiraf etmekten çekinmez:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Biz(de) anarko-bundizm bir şehrin bile her türlü küçük-burjuvazisi içinde nüfuz ve kök salamamıştır. Hele yerleştirme ve değiş-tokuş faciaları, Türkiyedeki dar-azınlıkçıları güçlü bir sosyal temelden büsbütün yoksun etmiştir.”[3] (Kıvılcımlı, 1992a: 282)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Kıvılcımlı’nın kaleminden de olsa, sadece ona maledilemeyeceğini düşündüğümüz milliyetçiliğin ilk yıllardan beri komünist harekette ne denli ağırlıklı bir ideoloji olduğunun bir örneği olarak Mübadele sonrasında TKP’nin “yarar”larının nasıl değerlendirildiğine kısaca bakmak gerekmektedir. Mübadelenin Türk komünistlerine hizmeti, sadece Rum kökenli komünistleri Türkiye’den götürmek olarak kalmamış, Yunanistan’dan da, çoğu tütün işçisi Çingeneler’i de kısa zamanda militan kadro olarak devşirilmek üzere Türkiye’ye getirmiştir. Çingeneler kendilerine “Çingene” denilmesinden hoşlanmazlar, son zamanlarda etnisitelerin önemsenmemeye başlanmasıyla, Çingeneler arasında da kimliklerini “onur”la açığa vuranlar çıkmaya başlamışsa da, bu durum hâlâ böyledir. Bunun için, bazıları “Çingene” dememeye özen gösterirler; ya Çingeneler’in istediği gibi “Roman” derler, ya da açıkça bir aşağılama ifadesi olarak, “esmer vatandaş”. Kıvılcımlı &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;'u yazdığında Çingeneler hakkında ne düşünüyordu? Çingene olarak isimlendirmekte herhangi bir sakınca görmedi mi? Yoksa, kendini kontrol etmekten uzak bir ruh hali içinde dikkatsizlik mi etti? Kitabın hiçbir zaman militanlar arasında dolaştırılmayacağını tahmin etmiş miydi? Bunların hiçbirini bilmiyoruz; ama bu metinde Çingeneler’den “Çingene” olarak sözeder. Ama Çingeneler TKP içindedir artık; yine de Çingeneler’in sadece “serbest işgücü”, “şehir kaldırımlarında işsiz kırılan işçiler” değil, partisinin militanları da olduğundan hiç sözetmez. Ancak yıllar sonra, eski husumetleri gündeme getirdiği anılarında Çingenelerin TKP içindeki çalışmalarından sözederken “esmer vatandaş” demeyi tercih eder. (Kıvılcımlı, 1979: 74) Aynı Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Sosyalist&lt;/i&gt; gazetesinin 12 Nisan 1967 tarihli sayısında “Nazım Hikmet Satıcıları” başlığıyla yayınladığı ve Şevket Süreyya Aydemir’i eleştirdiği yazısında ise, bir halk deyişi marifetiyle Çingeneliği yine bir aşağılama sıfatı olarak kullanmaktadır: “Edirnelilik herhalde; şecaat arzetmeden olamıyorlar”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1919’un romantik Türk milliyetçisi Kıvılcımlı, 1930’lu yıllara gelindiğinde, sonraki çalışmalarında hiçbir zaman geri dönmeyeceği bir konuya el atar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bugünün haritasında böyle isimle bulunmamasına karşın, bu iki isimden [Ermenistan-Kürdistan] anlaşılan, Doğu illerinde Ermeni ve Kürt uluslarının bulunup bulunmadığını araştırmak gerekecektir.” (Kıvılcımlı, 1992b: 320)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, Elazığ Cezaevi’nde bu araştırmanın temellerini atmaya çalışır. Cezaevinden çıktıktan sonra bir daha hiç dönmeyeceği araştırmaları, yıllar sonra hâlâ, Kürt sorunu üzerine yapılan bazı araştırmalara kaynak olmaktadır; Kıvılcımlı, Fikret Başkaya’nın tartışmalı kitabı &lt;i&gt;Paradigmanın İflası&lt;/i&gt;’nda temel referanslardan biridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşrutiyet burjuvazisinin Kürt derebeyliği ile ittifak halinde Ermeni halkına karşı bir hareketle Ermeni burjuvazisini tasfiye ettiğini söyleyen Kıvılcımlı’ya göre, Sovyet Devrimi Ermeniler’in yurt sorununu kökünden çözmüştür. (Kıvılcımlı, 1992b:320-325)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komintern’in tespit ettiği hemen her sorunu Türkiye için yakıcı bir gündem maddesi olarak görme eğiliminde olan Kıvılcımlı için ulusallık sorunu da böyledir. “Şurası muhakkak ki ulusallık sorunu, Komintern’in olduğundan çok partimizin en zayıf cephesidir.” (Kıvılcımlı, 1992b: 325) Burada Kıvılcımlı’nın “zayıf cephe” tanımı, Leninist “emperyalist zincirin zayıf halkası” tanımından başka bir şey değildir. Çünkü Kıvılcımlı’ya göre “Doğu illerindeki” ayaklanmalarda yer alan “yığınlar”, her ne kadar “emperyalizme ve feodalizme alet” oluyor gibi görünseler de, tepkileri, aslında ekonomik ve ulusal baskıya karşı bir tepkidir ve TKP için, “Bu ezilen halkı acıklı durumunda yalnız bırakmamak için onun özel durumunu incelemenin ve saptamanın artık zamanı gelmiş de geçmiştir”. (Kıvılcımlı, 1992b: 325)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye’nin Doğu illerinde bir Kürt etnisitesinin ötesinde Kürt milletinin varlığı oldukça tartışmalıdır. Ancak, Kıvılcımlı’da en ayırıcı özelliklerden biri olan, Türkiye’nin özgün tarihsel gelişimini vurgulama çabasına rağmen, hemen bütün komünistlerde olduğu gibi, tüm sorunları Komintern’in tezlerine göre değerlendirmek eğilimi çok güçlüdür. Bu da, yukarıda söylediğimiz gibi, Komintern’in bir seksiyonu konumundaki bir parti yöneticisi için şaşırtıcı bir durum olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın bu tezleri, Parti’nin 1925’teki Kürt politikasının da açık ve sert bir eleştirisidir. Bu kitap da Parti yönetimince dikkate alınmadığına göre, eleştiriler kabul edilmemiş demektir. Ayrıca, konuyla ilgili olarak hemen hiç bir parti yayınında yeni yorumlar bulunmadığına göre, Parti’nin Kürt politikasının uzun yıllar aynen devam ettiği söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’ya göre, Dünya Savaşı’nın bitiminde “Türkiye’nin belli başlı merkezlerinde Kürt aydınları tarafından, zayıf, kansız bir” akım olarak başlayan Kürtlük, Kürt milliyetçiliği “dünyada rol oynayan en büyük güç dünya işçi sınıfının ideolojisi, komünizm ve Bolşevizm” ile elele verememiştir. Türk burjuvazisinin bunu yaptığını düşünen Kıvılcımlı, sanki Kürt milliyetçiliği için böyle bir olanak mevcutmuş, Bolşevikler hiçbir siyasal taktik gözetmeksizin Moskova’da oturup kendileriyle elele verecek milliyetçiler beklermiş gibi, naif değerlendirmeler yapmaktadır. Oysa tam da kendinin dediği gibi, “zayıf ve kansız” bir akım olan Kürt milliyetçiliği ile ittifaktansa, güçlü ve etkin olan Türk milliyetçiliği ile ittifakın Bolşevikler için çok daha tercih edilir bir manevra olduğu açıktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı bir yandan her Kürt hareketine “karşı-devrimcidir, yabancı parasıyladır” gibi damgalar yapıştırıldığını söylerken, öte yandan Asya Balkanları dediği ve Kürt, Ermeni, Arap, Süryani vb. gibi birçok ırk ve kavmin karışık yaşadığı bölgede, bunların çok sık çatıştığını ve şu ya da bu yabancı devletin ad ve hesabına komiteciler yetiştirdiklerini söylemektedir. (Kıvılcımlı, 1992b: 333 ve 336) Eğer bu basit bir tutarsızlık değilse Kıvılcımlı, Kürt olmayan ırk ve kavimlerin hareketlerinin yabancı parasıyla olduğunu düşünüyor demektir. Daha önce Ermeniler’in dış bağlantıları konusunda zımnen de olsa bazı şeyler söyleyen Kıvılcımlı, Arap milliyetçiliklerinin de yabancı kışkırtması olduğunu düşünüyor olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonra, Kürtlüğün istikrarlı bir varlık ve “tarihsel bir olay” olduğunu ileri süren Kıvılcımlı, Stalin’in ulus şemasına uygun olarak Kürtlüğü “yurt birliği, öz dil birliği, kültür birliği ve ekonomi birliğini tüm olarak temsil eden bir topluluk” olup olmama açısından inceleyerek Kürtlerin bir millet olduğu sonucuna ulaşır. (Kıvılcımlı, 1992b: 337-348)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt etnisitesini bir ulus olarak kurgulamanın kaçınılmaz bir sonucu da, bir Kürt burjuvazisinin varlığının gösterilmesidir. Ancak bütün çalışması boyunca, bu bölgenin “derebeyi kalıntısı” ekonomik ve toplumsal yapısını vurgulayan Kıvılcımlı için, bu burjuvaziyi tanımlamak hiç de kolay değildir. “Doğu illerinde burjuva unsurları var mı? Var.” diyerek başlayan Kıvılcımlı, hemen ardından bu tespiti yumuşatır: “Doğu illerinin klasik anlamıyla ‘burjuva’dan çok, ‘burjuvalaşan’ unsurları içinde egemen tip, ticaret sermayedarı ve tefeci sermayedardır.” (Kıvılcımlı, 1992b: 355)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oranlarını % 1 - 1,5 olarak tespit ettiği bu unsurların başlıca üç kökten geldiğini söylemektedir. Ağalar, tüccarlar ve aydınlar. Arasına kaçakçı tüccarlar ile ehven-i şer olarak gördüğü katırcıları da dahil eden Kıvılcımlı’nın ulusal bir burjuvazi yaratmaya çalıştığı ve bunun için çözümlemelerini zorladığı açıktır. Ancak, bölgenin ekonomik ve toplumsal koşulları karşısında, yarattığı bu burjuvazinin pek de burjuvaziye benzemediğinin de farkında olan Kıvılcımlı, “burjuvalaşan Doğu illeri içindeki tepkiler, ‘ulusal’ denilen öz burjuva eğiliminden çok, ‘karşı-devrim’ denilen geriye özlem biçiminde kalıyor” diye, kendi çözümlemeleriyle de tutarsızlık gösteren bir sonuç çıkarmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elbette, burjuvazinin devrimci barutunu tükettiği Leninist teori doğruysa, bu köylü (toprak) sorununu çözecek yegâne sınıf olan proletaryanın da Doğu illerinde mevcut olması gerekecektir ve Kıvılcımlı’ya göre mevcuttur da. Öyle ki, bunların (proleterleşen unsurların) toplam nüfusun % 3’ünü oluşturduğunu iddia etmektedir. (Kıvılcımlı, 1992b: 373)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;’dan başlayarak giderek geliştirdiği ve zenginleştirdiği özel bir dil kullanır. Kullandığı özel dil, kimi zaman halk dilindeki sözcüklere “sosyalist” anlamlar yüklemeye kadar gider. Daha sonra Tarih Tezinde, çok daha çarpıcı örneklerini göreceğimiz Kıvılcımlı’nın &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;’da yazdıklarına göre, halk dilindeki kelimeler ve deyimlerden “sosyalist” anlamlar çıkarmak son derece doğaldır; çünkü, muhtemelen henüz formüle edemediği barbar geleneklerine ilişkin düşünce nüveleri oluşmaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt köylülerinin içinde bulunduğu ekonomik ve toplumsal şartların ağırlığı altında, kendilerine bir “sahip” aradıklarını anlatırken, ağalığın ya da burjuvazinin kendilerine sahip olamayacaklarını bildiklerini, aslında aradıklarının kendisine sahip çıkacak, “kurtarıcı kılavuz” olacak bir sahip olduğunu, bir “yoldaş” olduğunu söylemektedir: “Sözcüklere bakmayın, babahanca dilde ‘yoldaş’ sözü ‘sahip’ şekline de girebilir, şaşılacak bir şey yok.” (Kıvılcımlı, 1992b: 440) diye, komünist-Kürt (köylü) ilişkisini açıklar. Leninist sınıf çözümlemeleri dikkate alındığında, gerçekten şaşılacak bir şey yoktur. O sınıfsal savaş teorilerinden böyle anlambilimsel çözümlemeler kolaylıkla üretilebilir. İşçi sınıfı, ezilen bütün sınıflar adına, parti de işçi sınıfı adına konuşur, karar verir. Kıvılcımlı da TKP adına konuşup karar vermektedir. Kürt köylülüğüne “kurtarıcı kılavuz yoldaş” olacak sınıf ve örgütlerin, eğer deyim yerindeyse, “Kürtçe konuşmaları” gerekmektedir. “Kürtçe konuşmak” ise, “onun mantığıyla, onun düşünüş diliyle” anlaşmak demektir; kendilerine “sahip” istemelerinin “altında gizlenen maddi anlama dikkat edilmezse” şaşılıp kalınabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt köylülüğünün tepkilerini özetlerken ilk kategori olarak “anarşik tepkiler”in sözünü eder. Türk ve Kürt köylülerinin anarşik tepkileri eşkiyalık olarak ortaya çıkmaktadır. Marksizm için sıradan bir küçük-burjuva radikalizminden başka bir şey olmayan anarşizmi, hemen her tepkisel şiddet hareketinin altında aramak Leninist bir gelenektir. Kıvılcımlı’nın Leninist eleştirisinde de Şeyh Sait isyanının çözümlemesi hemen her yerde yaptığı gibi kolayca şematize edilebilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örgütsüz hareket + çapulcu ağalık + mülksüzler denklemi, senteze varamamış, anarşiye dönüşmüştür. Sentez, yani denklemin eşitliği muhtemelen devrimdir ve Leninist çözümleme için eşitliğin öbür yanında bir değişken eksiktir: Proletarya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şema toplumsal olaylar kadar tarihsel gelişimi açıklamak için de elverişli bir araçtır. Denklemin bir yanına devrim, diğer yanına da varolduğu söylenen üretim biçiminin sınıfsal yapısı konuldu mu tarihin değişim yasaları ortaya konmuş demektir. Kıvılcımlı’nın, daha sonraki tarihlerde formüle edeceği &lt;i&gt;Tarih Tezi&lt;/i&gt; de bu denklem üzerinde temellenir; ancak, antik dönemleri açıklamakta denklem yine de yetersiz kalmaktadır. Eşitliğin iki yanı da modern terimlere pek benzememektedir; ne devrim devrim, ne de sınıflar sınıftır. Ancak Kıvılcımlı ne devrimden, ne de sosyalizmden vazgeçmeye niyetli değildir. Denklemi antik toplumlar için yeniden formüle eder: Üretim biçimi + Barbarlar = Tarihsel devrim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Egemen üretim biçiminin kapitalizm olduğu toplumlarda, proletaryanın (sosyal devrimi yapacak olan sınıf) denklemin bir yanında yer alması yeterli olmaz; devrim için proletarya adına “doğru” hedefleri tespit edecek örgütün, proletarya partisinin önderliğinin de önemi büyüktür. Bu noktadan itibaren Kıvılcımlı Doğu sorunu karşısında Parti’nin konumunu incelemeye başlayacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yapılması gerekenin Kürt köylü hareketinin uluslararası devrim cephesine katılması olduğu ve bunun için de sadece Türkiye’de değil Orta-Doğu’da yaşayan tüm Kürtlerin ayrılma hakkının savunulması gerektiğini düşünür. Bunu yapacak örgüt, Kürdistan Komünist Partisi olmalıdır. Bu örgüt karşısında TKP önce “ana”, sonra “ağabey” olacaktır. (Kıvılcımlı, 1992b: 478)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın Kürdistan tahlilleri gelecekteki &lt;i&gt;Tarih Tezi&lt;/i&gt;'nin ipuçlarını da verir: “Roma uygarlığı gibi kadim imparatorlukların daha geç bir örneği olmaktan başka bir şey olmayan Osmanlı İmparatorluğu içinde Kürdistan, Anadolu ile bitişiğiyle, mağrur Acemlerden Türklere geçen yarı-bağımsız derebeylikler halinde sarp bir ada gibi kaldı.” (Kıvılcımlı, 1992b: 329)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, dediğimiz gibi, bir daha Kürt sorununa dönmemiştir. Görüşleri mi değişmiş, yoksa politik bir taktik olarak suskun mu kalmıştır bilemiyoruz; ama, Demir Küçükaydın, Kıvılcımlı’nın, Türkiye’de devrimin üç sacayağı (İşçi sınıfı + Ordu + Kürt hareketi) olduğunu ve üçüncüsünün ikincisini rahatsız edeceğini söylediğini aktarmaktadır.[4] Ancak, yeniden Kürt sorununa dönmeye fırsat bulabilseydi yukarıdaki alıntıda aktarılan değerlendirmeyi gözden geçirmek durumunda kalıp kalmayacağını söylemek güç; çünkü Kıvılcımlı’nın 1950’lerden 1960’ların sonuna kadar yayımladığı tarih araştırmaları buna benzer bir dizi açık olmayan tanımlamayla doludur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] Bu yazıda atıfta bulunulan sözlü aktarımların ses kayıtları Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü arşivlerindedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1937’de yayımladığı &lt;i&gt;Demokrasi: Türkiye Ekonomisi ve Politikası Hakkında&lt;/i&gt; kitapçığının komünist sıfatını terketmeden Kemalizm’le kurmaya çalıştığı ilk ilişkinin 1938 yargılamaları ile sekteye uğramasının ardından 10 yıldan fazla süren cezaevi yaşamını nerdeyse tek bir konuya vakfeder: uygarlıkların yıkılışı. Çalışmalarına ilk tepki de, elindeki notlardan temize çektiği bir bölümünü gönderdiği Şefik Hüsnü’den gelir: “Hikmet yoksa Nazi teorisine mi kayıyor? Aman dikkat!” (Kıvılcımlı, 1979: 27)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın elbetteki bu uyarıya karşı teorisini aklayacak bir dayanağı vardı: Engels. Morgan’ın uygarlık-barbarlık kategorilerini Engels aracılığıyla aynen alan Kıvılcımlı, teorisinin Marksist sınaması için önce &lt;i&gt;Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni&lt;/i&gt;'ni referans olarak kullanmıştır. Ancak asıl sınama için uzun yıllar beklemek zorunda kalacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’ya göre insanlık Mezopotamya’daki sitelerde tarihe geçtikten sonra, Avrupa’da burjuvazi ilk sosyal devrimi gerçekleştirene kadar, bütün “antika” tarih, barbarların uygarlıkları yıkarak tarih sahnesine girişlerinin, yani tarihsel devrimlerin hikâyesidir. Bir kent gelişip sınıflı bir toplum yapısı oluşturduktan sonra, bir çürüme süreci başlamış demektir ve kenti yıkan eşitlikçi kandaş barbarlar tarihsel bir devrimle bu uygarlığın toprak yapısını altüst ediyor; ancak sonunda bu eşitlikçi barbarlar da uygarlığın nimetlerine kanıp derebeyileşiyorlardı.[5]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Hannah Arendt’e (1998: 91) göre “Hatırlanamayacak bir zamandan beridir insanlığın, geçmiş kültürler, yıkılmış imparatorluklar, sönmüş halklar hakkında mümkün olduğunca çok şey bilmek istediği doğrudur; fakat Gobineau’dan önce hiç kimse, uygarlığın doğmasına ve yıkılmasına her zaman ve her yerde hükmeden tek bir neden, tek bir güç bulmayı aklına getirmemiştir.” Arendt, uygarlıkların çürümesiyle ilgilenen başka düşünürler arasında Disraeli ile Nietzsche’yi de saymaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın tarihi, araları “tarihsel devrimler”le doldurulmuş bir “sosyal devrim”le başlar ve birbirini takip eden iki “sosyal devrim”le de sona erer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Medeniyetten önce ekonomik ve sosyal görevleri varolan bu şeyler ticaret, para, yazı medeniyetin icadı sayılmazlar. Unsur olarak hepsi de medeniyetten önce keşfedilmişti. Barbarlıkta görülmedik, işitilmedik tek şey, devletti. Medeniyetin yüzde yüz patentini alabileceği tek nesnesi devlettir, saltanattır. Barbarlıkta herkes silahlıydı, medeniyette yalnız devlet silahlıdır. Öyle bütün yurttaşlar silahlıyken, ansızın içlerinden yalnız bir avuç kişinin silahlı güç haline gelip, çoğunluğu silahsızlandırarak güçsüzleştirmeleri her şeyden önce barbar insanın aklının alamayacağı bir sosyal devrimdi. İşte barbarlıkla medeniyetin tek sözle ayırdı bu müthiş sosyal devrimi başarmış bir toplum olmak ya da olmamakla özetlenebilir.” (Kıvılcımlı, 1988: 126)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilk “sosyal devrim”den sonra “antika tarih” bir türlü “sosyal devrim”i beceremez:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Antika tarih denilen çağdaki toplumsal süreç birbirine çelişik, ama birbirini kovalayan iki ana yayla işler: Birinci yay, sosyal sınıfların savaşıdır. Bir medeniyet yaşadığı sürece ağır basan gidiş yayı budur. Son kerteye dek toplumun olaylarını, sınıfların savaşımı anlatır, belirlendirir. İkinci yay, barbarlığın medeniyetle mücadelesidir. Bir medeniyetten öbürüne geçiş sırasında ağır basan gidiş yayı budur. Derin tarihsel ve sosyal koşullar antika sınıflar savaşımının bütün bir sosyal devrim sağlamasına elvermediği için, bir an gelir, eski medeniyetler içindeki kadim sınıflar mücadelesi kördövüşüne döner. Toplum ne ileri, ne geri gidemez: İçinde yaşayan insanların hemen tümü için dayanılmaz bir cehennem haline gelir. En kabadayı stoisyenlik-dervişliği bile insanı o gidişe katlandıramaz. O zaman, antika tarihin ikinci yayı zembereğinden boşanır. Barbarlığın medeniyetle güreşi üst plana çıkar. İnsanlık bir adım geriye de atsa, çöken medeniyetin yıkıntıları tarih yolu üstünde temizlenerek, yeni bir medeniyete doğru geçilmiş olur.” (Kıvılcımlı, 1988: 132)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barbarların, çöken medeniyetin yıkıntılarını tarih yolunun üzerinden temizleyerek yeni ve özgün bir medeniyet kurabilmeleri başlıca iki koşula bağlıdır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu barbarların öncelikle “yeni coğrafya ve teknik üretici güçlere gebe bir ülkede” yaşıyor olmaları ve, “Yukarı Barbarlık Konağı seviyesine yükselmiş KENT (Cite)den” çıkmış olmaları gerekmektedir. Aksi takdirde barbarların medeniyete müdahalesi yeni ve özgün bir medeniyetin ortaya çıkmasına yetmez, eski medeniyet bir rönesansa uğramış olur. (Kıvılcımlı, 1974: 51-53) Barbar akınlarının yarattığı rönesans uygarlıklardaki feodalleşme eğilimlerine karşı toprak rejimlerini yeniden düzenlemektedir.[6]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] Ancak bu konuda verdiği örnekler çoğu zaman yeterince açıklayıcı değildir. Kıvılcımlı'ya göre Osmanlı, çürüyen İslam medeniyetine yapılan Orta Asya Moğol Türk oymak akınlarının göçebe aşısından ortaya çıkan “tavaifül mülük” (Doğu İslam feodalitesi) devletçiklerinden biridir; ama “Orta Barbarlık Konağı”nda bulunan Kayı oymağının nasıl tavaifül mülük devletçiklerinden biri olabildiği ya da bir tavaifül mülük devletçiğinin nasıl olup da Bizans uygarlığında bir rönesans (ya da tarihsel devrim mi açık değil) yaratabildiğinin anlaşılması mümkün olamamaktadır. (Kıvılcımlı, 1989a: 55)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bata çıka giden antika tarihte serfliğin ortaya çıkmasıyla yepyeni bir gelişme olur ve Doğu ile Batı uygarlıkları farklılaşmaya başlar. Doğu antik uygarlıkların klasik çizgisinde kalırken “Batı Ortaçağı” özgün bir gelişme göstermeye başlar ve “özgürleşen serflerin sığındığı imtiyazlı şehirler” gelişmeye başlar. (Kıvılcımlı, 1965a: 12-13) Nasıl ki şehirle birlikte uygarlığın şafağı sökmek üzereyse, “Ortaçağ’daki azadlıklar, bağımsız köylü Komunaları, imtiyazlı şehirler” ile de modern çağın şafağı sökmek üzeredir ve kapitalizmle birlikte “tarih öncesinin sosyal gelenek ve görenekleriyle” barbarlar bir kere daha (son kez değil) sahneye çıkar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Genişleyen ticaret, daha büyük emniyet istediği için, şirketler kurularak büyük sermaye temerküzü başladı. Doğuda iki kişinin biraraya gelemediği, gelse de ilk işleri birbirlerini kazıklamak olduğu bir sırada, Batıda insanların sermayelerini birleştirme cesaretleri, ilkin aile ölçüsünde bile olsa, gene Tarih öncesi sosyal gelenek ve göreneklerinin orada henüz diri kalabildiğini gösterdi... Kara Avrupasında itisafa uğrayan kapitalizmin öncüsü üretimin oraya sığınması v.b., hep İngiltere’nin, doğu şöyle dursun, Kara Avrupası’nda bile çok fazla barbar kalışında toplanıyordu.” (Kıvılcımlı, 1965a: 68 ve 79)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barbar gelenek ve görenekleri iki sosyal devrimde daha ortaya çıkacaktır. Bunlardan ikincisi, aslında bir “tarihsel devrim” ve “sosyal devrim” melezi olan “Türk devrimidir”.[7] Bu devrimde sosyal gelenek ve görenekleri taşıyan da ordudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ordunun, bir sosyal sınıf olmadığı ve olamayacağı halde, Sosyal Devrimlerde vurucu güç oluşu: Türkiye’ye Osmanlı göreneklerinden kalma, en önemli ve orijinal (türü kişiliğine özge) bir gerçekliğimizdir. O kadar ki, bu gelenek, her gün, ‘Yakındoğu’ etiketi takılan eski Osmanlı Türkiyesi haritası içine giren ülkelerde bile hâlâ yürürlüktedir: Irak’ta, Suriye’de, Mısır’da, Sudan’da, Libya’da ordu, boyuna sosyal devrimlerin vurucu gücü olmaktadır.” (Kıvılcımlı, 1995: 185)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın, “Türk Devrimi”nin melez karakterini ve “barbar sosyal gelenek ve göreneği”nin taşıyıcısı olarak orduyu keşfinin ilk siyasal sonucu 1954’te kurduğu Vatan Partisi’dir; ama 1930’lu yılların başında, “Türkiye’de çalışkan köylülüğün en büyük ve en tehlikeli can düşmanı” olarak gördüğü ve faşist bir rejim olarak değerlendirdiği (Kıvılcımlı, 1992b: 325) Kemalizm değerlendirmelerinin değişmesi 1930’lu yılların sonuna rastlar. 1937’de yayımladığı ve yukarıda sözünü ettiğimiz &lt;i&gt;Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında&lt;/i&gt; adlı çalışmasıyla, birkaç yıl evvel şiddetle eleştirdiği Kemalizm’in sağ kanadı yanında tavır almaya başlamıştır.[8] Ancak araya giren uzun hapishane dönemi kendisini bir süre siyasetten uzak bırakacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8] “İ. İnönü, Milli Mücadele ateşi içinde yetişmiş bir politikacı sevkitabiisile seziyordu ki, klasik manasile demokrasi demek, umumiyetle köyde ve şehirde her türlü derebeyi artıklarını temizlemek, hususile köylüyü toprak sahibi etmektir. Köyde derebeğ artıklarını kaldırmanın tek yolu, toprak meselesini halletmektir.” (Kıvılcımlı, 1937: 16)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gizli TKP’nin 1950’li yılların hemen başında örgütlenme çalışmalarına yeniden başladığı sırada, Hikmet Kıvılcımlı on iki yıldır bulunduğu cezaevinden yeni çıkmıştır. 1938 Donanma Davası’nda 15 yıl hapis cezası alan Hikmet Kıvılcımlı’nın TKP ile ilişkileri, bu tarihten itibaren oldukça belirsizdir, ancak cezaevinden çıktıktan sonra, Şefik Hüsnü Değmer ile haberleşmiş ve sonunda kendisiyle görüşmüştür. (Kıvılcımlı, 1979: 26) 1950 yılında, gizli TKP ile bu görüşmelerin içeriği hakkında bilgimiz yok, ancak yukarıda sözünü ettiğimiz 1951 tevkifatından önce İstanbul’da yapılan Merkez Komitesi toplantısına çağrılı olduğu halde gitmediği söylenmektedir.[9]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9] Vedat Türkali, Hikmet Kıvılcımlı'dan naklederek Zileli Halil aracılığıyla bu toplantıya davet edildiğini söylemiştir. O dönem TKP Merkez Komitesi üyesi olan Mehmet Bozışık bu bilgiyi doğrulamış ve eğer toplantıya katılsaydı Hikmet Kıvılcımlı’nın Şefik Hüsnü Değmer’in yerine parti Genel Sekreterliği için önerileceğini de eklemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1954 yılına gelindiğinde, Türkiye’deki komünist hareketin yönetici kadrolarının önemli bir kısmı cezaevinde bulunuyordu ve bu şartlar altında Hikmet Kıvılcımlı, çevresinde toparlayabildiği az sayıda komünistle, bir parti kurma fikrini tartışmaya başlıyordu. Kuruluş öncesindeki bu tartışmalar sırasında, diğerleri bu fikre sıcak bakmasa da, kararında ısrarlı olduğu söylenen Hikmet Kıvılcımlı’nın parti programı hazırdı bile.[10]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10] “Onu bu kararından caydırmanın imkânı yoktu. Biz eski sollar partiye katılmasak da o tek başına masal kahramanları gibi savaşa girecekti”. (Anadol, 1989: 139)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960’dan itibaren, her fırsatta ve her zeminde, “Kuvayımilliyeciliğimiz” olarak adlandırdığı program gerekçesiyle, parti programını en gelişkin sosyalist program olarak savunmuştur.[11]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[11] Bkz.: (Kıvılcımlı, 1989b: 154 vd; 1970: 23; 1993: 21-22)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Program, şiddetle eleştireceği MDD’cilerin programından da, TKP’nin programından da çok farklı değildir; zaten bu üç akımın da SBKP’nin genel çizgisi dışına taştığı söylenemez. Sadece milliyetçilik ve kalkınmacılık Kıvılcımlı’da biraz daha vurguludur.[12] Bir de, Şefik Hüsnü’nün uyarısının haklılığına dair göstergeler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[12] “MUKADDES CİHAT İLÂNI: Bütün memleket radyoları ve bekçileri, sabah, akşam ezanlarından sonra, şehir ve köy meydanlarında şu büyük milli hakikati her gün haykıracaklar: ‘Tarlada, fabrikada, karada, denizde, havada çalışmak, masa başında, salonda, sarayda oturmaktan çok daha üstün şereflidir!’ ‘İnsan için, işten gayrisi yalandır!’” (Kıvılcımlı, 1971: 41)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çalışmanın dinsel terimlerle yüceltilmesiyle birlikte, yine Vatan Partisi’nin siyasal belgelerinden biri olan Anayasa teklifindeki bazı maddeler düşünüldüğünde, Kıvılcımlı’nın sosyalizm anlayışının farkları biraz daha iyi anlaşılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vatan Partisi, İstanbul Üniversitesi’nin 1956 yılında, siyasi partilerden Anayasa konusundaki görüşlerini sorması üzerine bir “Anayasa Teklifi” hazırlamış ve 15 Haziran 1956 günü, İstanbul Üniversitesi’ne sunmuştur. Daha sonra, 1960 yılında, Suat Şükrü Kundakçı adıyla yayımlanacak bu metni Hikmet Kıvılcımlı tek başına kaleme almıştır. Hazırlanan bu teklifin ikinci maddesi Türkiye Devleti’ni tanımlamaktadır. Buna göre Devlet; Cumhuriyetçi, Devletçi, Milliyetçi, Halkçı, Laik ve İnkılâpçıdır.[13] (Kundakçı, 1960: 6) Ayrıca, Vatan Partisi’ne üyelikte, buna oldukça paralel bir yemin içilmektedir.[14] (Vatan Partisi Davası Karar Metni) “Anayasa Teklifi”, Hikmet Kıvılcımlı’nın en ilginç siyasal metinlerinden biri olma özelliğini taşımaktadır. Sağ, hattâ faşizan-korporatist siyasal düşünce izlerinin son derece açık olduğu metin, parti programında da yer alan çalışmanın kutsallaştırılmasıyla başlar. “Madde 1- Türkiye Devleti: İŞ ve İSTİHSAL (ÜRETİM) Cumhuriyetidir. Karada, denizde, havada çalışmak, Sarayda oturmaktan şereflidir”. (Kundakçı, 1960: 6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[13] Ancak Hikmet Kıvılcımlı bu kavramlara kısmen sosyalist bir içerik yüklemiştir. (Kıvılcımlı, 1971: 34)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[14] Bu yeminin metni şöyledir: “Vatan ve Milletin saadetine ve selâmetine, ve milletin bilâkayt ve şart hakimiyetine mugayir bir gaye takip etmeyeceğime ve Cumhuriyet esaslarından ayrılmayacağıma namusum üzerine söz veririm. Ve Vatan Partisi’nin tüzük ve programına dürüstçe uyacağıma namusum üzerine yemin ederim”. (Kıvılcımlı, 19l1: 24)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;C.H.P’nin altı okuyla simgelenen Cumhuriyet ilkelerini de tekrarlayan “Anayasa Teklifi”, iki meclisli bir yasama organı önermekte ve adına “Halk Âyanı” dediği senato için mesleki temsil sisteminin yanısıra, gelir gruplarına göre belirlenmiş bir temsil sistemini savunmaktadır. (Kundakçı, 1960: 6-7)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Anayasa Teklifi” alkollü içki satan yerlerin açılmasının yasaklanmasını; dilencilere, sarhoşlara ve işsizlik sigortası dışında kalan sürekli muhtaçlara seçme hakkı tanınmamasını önerirken, Cumhurbaşkanı’na şahsi diktatörlüğü önleme yemini ettirir. Yargıda, genel oyla seçilen “Yüce Mahkeme” nin yanısıra, yerel oylarla seçilen “Millet Mahkemeleri” önerilirken, örgütlenmek ve doğruluk (yalan söylememek) seçme ve askerlikle birlikte temel vatandaşlık görevlerinden sayılır. (Kundakçı, 1960: 10-14)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, 1960 Darbesi’nin ardından darbecilerle ilişki kurabilmek için her yolu denemiş fakat başarısız olmuştur.[15]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[15] Ordunun 2l Mayıs 1960 gecesi DP iktidarına karşı bir darbe yapıp yönetime el koymasından sonra, en erken siyasal tepkilerden biri Hikmet Kıvılcımlı'dan gelir. Hikmet Kıvılcımlı 28 Mayıs 1960 günü Cemal Gürsel’e bir kutlama telgrafı çeker. “Milli Birlik Komitesi Başkanı ve T.C. Devlet ve Hükümet Başkanı Sayın Orgeneral Cemal Gürsel, Ankara Tarihimizde daima kuvvetle çarpan kalbimizin; yiğit Ordumuzun kötülüğe başeğdirişini huşûla selâmlarım. İkinci Kuvayi Milliye kazânız kutlu olsun. Gerçek Demokraside Allah yanıltmasın. Vatan Partisi Genel Başkanı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı”. (Kıvılcımlı, 1965b: 2) Kıvılcımlı’nın 12 Mart 19l1 müdahalesine “Ordu Kılıcını Attı” başlıklı yazıyla verdiği tepki, Türkiye’de sol gruplar tarafından çok eleştirilmişse de, 2l Mayıs 1960 darbesine olan tepkisi hemen hiç eleştirilmemiştir. Bu da olsa olsa 27 Mayıs 1960’da bütün solun tepkisinin benzer olmasıyla açıklanabilir. 27 Mayıs 1960 müdahalesinin ardından birkaç ay süreyle Hikmet Kıvılcımlı önderliğinde ve Vatan Partisi adına bazı girişimler sürdürülmüştür. Bu girişimlerden biri olarak, Kıvılcımlı’nın kısa sürede kaleme aldığı, “M.B.K.’ne Açık Mektup”, 1 Haziran 1960 günü, Vatan Partisi heyeti adıyla MBK’ye götürülmüştür. Vatan Partisi Heyeti, Ankara’da bulunduğu bu günlerde MBK Başkanı ve Devlet Başkanı Cemal Gürsel ile görüşmeye çalışmışsa da, bu görüşme gerçekleşememiştir. Aynı hafta içinde Hikmet Kıvılcımlı, darbeci Albay Talât Aydemir ve çevresiyle görüşmek üzere, Talât Aydemir’in akrabası Alâaddin Hakgüden ile birlikte bir Ankara seyahati daha yapar ancak bu görüşmenin gerçekleşip gerçekleşmediği bilinmemektedir. Bu bilgiyi veren Suat Şükrü Kundakçı, konunun hassasiyeti nedeniyle, Hikmet Kıvılcımlı’ya herhangi bir şey sormadığını, onun da herhangi bir açıklama yapmadığını söylemektedir. Haziran ayı içinde, Ankara’da yedek subay olarak görev yapmakta olan Suat Şükrü Kundakçı, Vatan Partisi’nin “Anayasa Teklifi”ni kendi adıyla yayımlar ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerine 200 adet dağıtır. Bu kitap, Suat Şükrü Kundakçı tarafından, görevli bir astsubay aracılığıyla, eski Meclis Binası’nda çalışmalarını yürüten MBK üyelerine de dağıttırılmıştır. MBK’ye sunulan “Birinci Açık Mektup”tan bir süre sonra, 24 Ağustos 1960 günü, Hikmet Kıvılcımlı’nın ilk mektuptaki tezleri geliştirerek kaleme aldığı “M.B.K.’ne İkinci Açık Mektup” yine elden sunulur. MBK’nin yaptığı “Devrim”e İkinci Cumhuriyet adını verdiğini söyleyen Hikmet Kıvılcımlı, Birinci Cumhuriyet’i kuranın Kuva-yı Milliye seferberliği olduğunu ve İkinci Cumhuriyet’in kurucularının da, kendiliğinden “İkinci Kuva-yı Milliye” savaşında olduklarını söyleyerek, bunun “gerçek halkçılık programını” kitaptan hayata geçireceğini ileri sürer. MBK’ye sunduğu bu açık mektupta da Vatan Partisi’nin program ve faaliyetlerini MBK’ye programatik bir hedef olarak önermektedir. Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs 1960 Darbesi’ne karşı bu aceleci tutumu, beraberinde bir çok tutarsızlığı da getirmiştir. 27 Mayıs 1960’da yukarıda özetlenen övücü tutumu gösteren Kıvılcımlı, yedi yıl sonra yayınladığı bir yazı dizisinde MBK’nin artık öldüğünü, aralarında başından beri birlik ve siyasi hedef olmadığını söyler ve hareketin önemli liderlerinden Cemal Madanoğlu’nu finans-kapital adına hareket etmek ve işin başında 4-5 kişinin bulunduğu bir saray ihtilâli plânlamakla suçlarken; aynı Cemal Madanoğlu’nu 1969 sonunda düzenlenen Halkçılık Kurultayında “En Büyük Atatürkçü” olarak ilan etmekten çekinmez. (Kıvılcımlı, 196l; Akar, 1983: 83)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hikmet Kıvılcımlı, darbeci subaylarla umduğu bir ilişkiyi bu dönemde kuramamışsa da, özellikle 1961 Anayasası’nın sağladığı görece demokratik bir ortamda çalışma şansını da bulmuştur. Bu görece demokratik ortamın da etkisiyle sol hareketler, 1960’lı yılların özellikle ikinci yarısında, tarihinde görülmemiş ve sonraki yıllarda da görülmeyecek bir yükseliş yaşamışlardır.[16]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[16] Ancak, bu yükselişe rağmen, sosyalist hareketler, hiçbir zaman toplumun siyasal tercihlerinde üst sıraları almadılar. En yüksek orana ulaştıkları 1965 Genel Seçimleri’nde TİP toplam oyların %3’ünü almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, Afrika ve Asya’daki sömürge ülkelerin birbiri ardından bağımsızlıklarına kavuşmaları ve bağımsızlık ya da bağımsızlık sonrasında bu ülkelerde “Sosyalist” olarak adlandırılan rejimlerin ortaya çıkması, Vietnam ve Küba deneylerinin anti-emperyalist söylemleri, bütün dünyada milliyetçilik ve sosyalizmin neredeyse birlikte telâffuz edilmeye (Hobsbawm, 1994: 78) başlaması Türkiye’deki gençlik hareketini önemli ölçüde belirlemiştir. Milliyetçilik, SBKP’nin resmi aşamalı devrim teorisi, gerilla hareketleri ile eski ve yeni TKP’lilerin müdahalesi arasında gençlik hareketleri 1970’in hemen başından itibaren sol siyasete köylülüğü taşımıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın ömrü bu son gelişmeyi değerlendirmeye yetmemiştir; ancak &lt;i&gt;Tarih Tezi&lt;/i&gt;'nde köylülüğü barbar gelenek göreneğinin taşıyıcılarından görmektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Medeniyet bugün üstün düzendir. Alt barbar düzenini tümüyle yokedebilmiştir? Hayır. Hemen her kapitalist ülkenin ŞEHİR’leri Medeni ise, KÖY’leri Barbar durumundan kurtulamamıştır.” (Kıvılcımlı, 1974: 85)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimse Kıvılcımlı’yla “Tez”ini tartışmamıştır. Ölümünden sonra “Tez”in bir değerlendirmesini yapan Murat Belge (1975: 59), diğer yazarlar gibi saygıyı elden bırakmadan ve Marksist terminolojiye uygunluk kriteriyle, Kıvılcımlı’nın geride bıraktığı mirasın bir bölümünü reddeder. Reddedilen terekâttan biri de, “Tarih Tezi”dir. “Türkiye’de sosyalizmin gelişmesi tarihi”nin en çalışkan ve en üretken yazarının “Tezi” reddedilirse geriye ne kalır? Kıvılcımlı’nın “Tez”i, Murat Belge için bir miras niteliği taşımayabilir; ama bunun sol hareket için genelleştirilebileceğini söylemek mümkün değildir. Tarih bugünden geriye doğru bakarak kavranabilir. Türkiye sol hareketinin bugün içinde bulunduğu durum, Kıvılcımlı’nın bu hareketin hâlâ en önemli murisi olduğunu göstermektedir. Ayrıca geride kalan mirasın bir bölümünün alınarak kalanının reddedilmesi de “uygar hukuk”a pek uygun görünmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KAYNAKÇA&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akar, A. (1983): &lt;i&gt;Eski Tüfek Sosyalistler&lt;/i&gt;. İletişim Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alev, A. (çev.) (1975): &lt;i&gt;Birinci Doğu Halkları Kurultayı; Bakû 1-8 Eylül 1920&lt;/i&gt; (Stenoyla tutulmuş tutanak). Komal Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadol, Z. (1989): &lt;i&gt;Kırmızı Gül ve Kasket&lt;/i&gt;. Belge Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arendt, H. (1998): &lt;i&gt;Totalitarizmin Kaynakları 2/Emperyalizm&lt;/i&gt;. İletişim Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belge M. (1975): “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi Üzerine”, &lt;i&gt;Birikim&lt;/i&gt;, no: 4, Haziran.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karabekir, K. (1988): &lt;i&gt;İstiklâl Harbimiz&lt;/i&gt;. Merk Yayıncılık, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (193l): &lt;i&gt;Demokrasi: Türkiye Ekonomi ve Politikası Hakkında&lt;/i&gt;, Günün Meseleleri, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1965a): &lt;i&gt;İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş: İngiltere&lt;/i&gt;. Tarihsel Maddecilik Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1965b): &lt;i&gt;İkinci Kuvayımilliyeciliğimiz&lt;/i&gt;. Tarihsel Maddecilik Yayınları, İstanbul. Kıvılcımlı, H. (196l): “M.B.K.’nin ‘Azameti ve İnhitatı’ (Ululuğu ve Ölülüğü), Sosyalist, l Şubat- 4 Mart, no: 2-3.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (19l0): &lt;i&gt;Halk Savaşının Plânları&lt;/i&gt;. Tarihsel Maddecilik Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (19l1): &lt;i&gt;Vatan Partisi Tüzüğü ve Programı&lt;/i&gt;. Tarihsel Maddecilik Yayınları, Ankara. Kıvılcımlı, H. (19l4): Tarih Tezi. Tarih ve Devrim Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (19l9): &lt;i&gt;Kim Suçlamış?&lt;/i&gt; Yol Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1989a): &lt;i&gt;Osmanlı Tarihinin Maddesi&lt;/i&gt;. Bibliotek Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1989b): &lt;i&gt;Dev-Genç Seminerleri&lt;/i&gt;. Kıvılcım Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1992a): &lt;i&gt;Yol I&lt;/i&gt;. Bibliotek Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1992b): &lt;i&gt;Yol II&lt;/i&gt;. Bibliotek Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1993): &lt;i&gt;Anarşi Yok! Büyük Derleniş&lt;/i&gt;. Derleniş Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1995): “Pratik Devrim Orijinalliğimiz: Ordu”, &lt;i&gt;Sosyalist Gazetesi Yazıları&lt;/i&gt;, Diyalektik Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, H. (1988): &lt;i&gt;Tarih Devrim Sosyalizm&lt;/i&gt;. Bibliotek Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kundakçı, S. Ş. (1960): &lt;i&gt;Anayasa Teklifi&lt;/i&gt;. V P. Yayınları, Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sayılgan, A. (1968): &lt;i&gt;Solun 94 Yılı&lt;/i&gt;. Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tevetoğlu, F. (196l): &lt;i&gt;Türkiye’de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler&lt;/i&gt;. Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunçay, M. (19l8): &lt;i&gt;Türkiye’de Sol Akımlar I (1908-1924)&lt;/i&gt;. Bilgi Yayınevi, Ankara.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zürcher, E.J. ve Tunçay, M. (der.) (1995): &lt;i&gt;Osmanlı İmparatorluğu’nda Sosyalizm ve Milliyetçilik (1876-1923)&lt;/i&gt;. İletişim Yayınları, İstanbul.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Süha Ünsal, "Türkiye'de komünist düşüncenin kaynaklarından biri olarak Dr. Hikmet Kıvılcımlı", &lt;i&gt;Toplum ve Bilim&lt;/i&gt; 78 (Güz 1998).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-2590408370482013862?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/2590408370482013862/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/komunist-dusuncenin-kaynaklarndan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2590408370482013862'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2590408370482013862'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/komunist-dusuncenin-kaynaklarndan.html' title='Komünist düşüncenin kaynaklarından Hikmet Kıvılcımlı'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-LIQxjq7_TFk/TxOlJ_1G8cI/AAAAAAAAB6g/WGD1AoZrYGg/s72-c/download%2B%25288%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-2228559539475453397</id><published>2012-01-14T06:51:00.001+02:00</published><updated>2012-01-14T07:27:19.747+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Avrupa ahvaline dair risale</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ZA1HKH4HURM/TxEJrffnEOI/AAAAAAAAB54/DMtxulwUrKg/s1600/images%2B%252812%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-ZA1HKH4HURM/TxEJrffnEOI/AAAAAAAAB54/DMtxulwUrKg/s200/images%2B%252812%2529.jpg" width="160" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;b&gt;Rıf'at Paşa Merhûmun Viyana'da İbtidâki Sefâretinde Avrupa'nın Ahvâline Dair Yazdığı Risâledir:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyâna muhtâc değildir ki, tabiat-ı beşeriyye iktizâsınca herkesin ist'idât-ı fıtriyyesi yek-serrişt (tek) olmayarak birbirine mübâyin (farklı) ve bu cihetle ifâde ve istifâdede sehv ü galat ve hatâ olmaması kabil olamayacağı emr-i beyyin (açık, bilinen işlerden) olmağla, binâberîn (bundan dolayı) hakîkat-ı hâle makrûn (yakın) ve gayr-i makrûn her ne ise ist'idâd-ı mefkûd-ı âcizânemce Avrupa'ya esnâ-yı me'mûriyyet-i vâkı'amda re'yü'l-ayn görüb (gözle görerek) anlayabildiğim vechile şimdiki târihlerde ahvâl-i hâzıra-i Avrupa bu merkezde bulunub şöyle ki, âdet-i kadîme-i zamâniyye üzere kâffe-i akvâm beyninde câri (bütün toplumlar arasında geçerli) olduğu misüllü Avrupa hükümdârânı meyânında dahî mukaddemlerde niçe niçe ceng ü peykâr vuku'a gelmiş ise de bir müddetden berü inkılâbât-ı sâbıka-i harbiyye ve ictimâ'-i hükümdârân ile bi'l-ittifak karargîr olan müsâlâha-i umûmiyye üzerine hıfz-ı âsâyiş-i mülk ü millet kaziyye-i nâfıası her devletde mültezem (gerekli, lüzumlu) tutulmakda ya'ni cemî' zamanda sulh, harb üzerine müreccah (tercih etmek) olub, husûsiyle i'mârât-ı mülkiyye (ülkenin bayındırlığı) ise musalâha-i mütemâdiyye (sürekli barış) ve istirahat-i kâmile-i tebaa ile hâsıl olduğu ve eğerçi, galebe-i harbiyye ve istilâ-yı memâlik-i cedîde ile bir devletin i'tibârât-ı zâhiresi kesb-i şan ve i'tilâ ider ise de iç yüzünde muharib olduğu müddetde memâlik-i ma'mûresinden ve hey'et-i nizâmiyyesinden gayb itdiği menâfi-i adîde ile istihsâl itdim dediği galebe ve menfaât lâyıkıyla muvâzene olunsa elbette icabât-ı muhâberât üzere kuvve-i askeriyye ve mâliyye ve sâ'ir mühimmât-ı harbiyyesinde vuku' bulan telefât ve memâlikce tahrîbâtı andan ziyâde olarak bi'l-farz istilâ ve istimlâk itdiği memâlik-i cedîdesinin istihsâl-i esbâb-ı nizâmiyyesi meşgaleleriyle kuvve-i mazbûtasına halel gelebileceği ya'ni bir az fâ'ide-i mevhûme (hayal edilen yarar) içün nice nice fevâ'id-i hâsılası beyhûde perâkende olacağı tecârüb-i adîdeye göre amikce (derin olarak) mütâlâa olunsa kabûl olunur ve hikem-i mezâyâ (hikmetli, bilgece meziyetler) zamanımızda meşhûdumuz (şahit olunan, görülebilen) olan ba'zı hâlât-ı vâkı'âdan dahî istidlâl olunabilür(çıkarılablir). Bu dekâ'ik-ı ahvâl (hassas durumlar) ekseriyâ şimdiki hâlde Avrupa düvel hükümdâranı indinde ma'lûm ve mücerreb ve mu'teber olarak herbâr-ı hâdîsât-ı güniyyede (günlük olayların tümünde) tedâbîr-i hekîmâne ile hareket itmekde ve çünki, her devletin kuvve-i nizamiyyesi esbâb-ı adîde-i asliyye ve fer'iyye (ikinci derecede) tahtında ise de nizamât-ı mevzû'anın asl-ı esası üç şey-i mühimm üzerine müesses olarak biri, istirahât-ı tebaa ve mülkiyye, ikincisi, vefret-i hazîne (hazinede bolluk) ve üçüncüsü, kuvve-i askeriyye olub m'a-hazâ bu esbâb-ı lâzımenin ictimâ'ına gavâ'il-i seferiyye man'i ve adüvv (düşman) mesâbesinde olduğundan dâhilen ve hâricen sebebli ve sebebsiz muharebe kapuları açılmak ya'ni bir fâ'ide-i melhûze içün mahazîr-i adîde (pekçok sakıncalar) ihtiyâr kılınmak misüllü muhâtarat-ı âletiyye(tehlikeli yollar, araçlar), kuvva-i mülkiyyeye halel vireceğinden bu makule şeylere sebeb virilmekden ihtirâz ile farazâ, dahilen ve haricen bir güne münâzaât zuhûr itse bile tedâbîr-i mukteziyye ve ba'zan vesâtıt-ı düveliyye ve tev'em-i seyf olan kuvve-i kalemiyye ile def' ve teskînine çalışılub hâsılı netâyic-i reddiyyesi melhûz olan muhârebeyi bilâ-mûcib kat'â ihtiyâr itmemektedirler. Ve mâ-mafih cemî' zamanda merâsim-i ihtiyâtiyyeye riâyet ve dikkat kavâ'id-i mer'iyye-i mu'tebere-i düveliyyeden bulunduğuna bebnî güyâ birbirleriyle yârın muhârib olacaklar gibi umûr-ı nizâmiyye-i askeriyye ve sâ'ir mühimmât-ı seferiyyelerine leyl ü nehâr (gece gündüz) ikdâm ve gayret iderler ve asâkir-i mürettebe ve sefâ'in-i muntazamaları her bâr t'alîm ve taallüm üzere olub ve lede'l-hâce (gerektiğinde) hazır ve âmâde sûretinde bulunub hudûd-ı memâlik ve tebaa ve usûl-i politikalarını bununla hıfz ve vikaye iderler (korurlar).Hafî (gizli) değildir ki, tefâvüt-i kuvvet ve meknet ve tebâyi-i kavm ve millet iktizâsınca her bir devletin derece-i kudreti ve usûl-i politikası bulunduğu merkez ve hey'et-i mevk'i-i coğrafîsi ve nizâm-ı milleti icâbınca birbirine mübâyin olub meselâ, ba'zıları hey'et-i hâliyyesinin bozulmaması ve tamamiyyet-i mülkiyyesinin vikayesi (korunması) ve ba'zıları kuvvet ve şevketlerinin ilerülemesi ve ba'zıları dahî nüfûz ve i'tibârât ve sâ'ir imtiyâzât ile diğerlerine tefevvuk idüb (üstün gelme) anların icrâ-yı merâmlarına meydan virmemesi gibi suver-i mütenevviâdan müretteb ise de heyûlâ-yı politikaları yine müttefikan âsâyiş ve istirahât-ı mülkiyye ve muvâzene-i düveliyye husûslarına halel getürülmemesi dekâ'ikine masrûf olub eğerçi, düvel-i Avrupa'nın müfredât üzere usûl-ı politikalarının beyân ve t'adâdı bu makama göre pek de elzem şey olmadığından başka tafsîl-i keyfiyyet erbâbı indinde dahî ma'lûm olması mülâhazasına mebnî bu bâbda tafsîlâta tasaddî olunmayub, fakat her bir mülk ve devletde m'amûriyyetce elzem ve tabay'i-i insâniyye icâbınca mültezem olan ba'zı esbâb-ı i'mâriyyeye ve istikmâl-ı usûl-i nizâmiyye-i mülkiyye ve istirâhat-i milliyyeye dâ'ir numûne sûretiyle bulunduğumuz yerde görüb hatırda kalabilen şeyler bir nev'i tasdî'nâme olarak şu vechile derc olunabilür ki, bâlâda (yukarıda) beyân olunduğu üzere Avrupa'nın şimdiki sivilizasyonu ya'ni usûl-i me'nûsiyyet ve medeniyyeti iktizâsınca menâfi-i mülkiyye-i lâzımelerinin ilerülemesini ancak teksîr-i efrâd-ı millet ve i'mâr-ı memâlik ve devlet ve istihsâl-i âsâyiş ve rahat esbâb-ı adîdesiyle icrâ ve istihsâl itmekde ve bu misüllü menfaat-i külliyye ile ilerüleyüb yek-diğer üzerine halen ve i'tibâren kesb-i meziyyet eylemektedirler. Bu mâdde-i lâzımenin üss-i esâsı dahî her bir akvam ve milletin can ve mal ve ırz ve i'tibân hakkında emniyyet-i kâmilesinin istihsâline ya'ni millet-i tâhire-i islamiyye dahî mer'î ve ale'l-husûs bi- tevfikihi tealâ simdiki asr-ı mehâsin-hasr-ı hazret-i şehinşâhîde memâlik-i mahrûse-i Devlet-i Aliyye'de dahî cârî olduğu üzere hukûk-ı lâzıme-i hürriyyetin kemâ-yenbagî (gerektiği gibi) icrâsına merbût (bağlı) olduğundan Avrupa devletlerinde dahî bu makule (gibi) emniyyet ve hukûk-ı hürriyyet be-gayet m'utenâ ve m'uteber tutulub ya'ni efrâd-ı ibâd ve bunca bilâd yalnız devletler içün halk ve icâd olunmayub belki hikmet-i baliga-i hazret-i mâlikü'l-mülk iktizâsınca bunca hükümdârân-ı cihan ancak hıfz-ı ibâd ve i'mâr-ı bilâda hâmi ve nâzır olmak üzere nâ'il-i lutf-ı yezdân olduklarından idâre-i emr-i hükümetde hukûk-ı millet ve kanûn-ı devlet üzere hareket idüb bir güne bi-vech gadr ü cebr muamelesi vuku' bulmaz ve bu müsâadât ile bir güne itaatsizlik ve serbestiyyet ile dahî i'tibârât-ı düveliyyeye ve t'azîmât-ı lâzımeye halel (zarar) gelmez. Şu kadar ki, ekser umûr ve usûlleri kavânîn-i müessise tahtında olduğundan hiç bir hükümdâr ve vükelâsı dahî ol kanûn-ı mer'îye mugayyir kavl-i hodı ve celb-i nef'î ve def'-i zararı zımnında bir güne hükm ve irâde idemez ve bu cihetle usûl-i mevzûa ve nizâmât-ı müessiselerinde bir güne tagayyür (değişim) ve inkılâbât olamayub nîk ü bed (iyi kötü) ister istemez mesâlih-i vâkıaları kavânîn-i mer'iyyeleri üzere rü'yet olunur (görülür) ve buna mebnî (bundan dolayı) mevâdd-ı vâkıalarında ağrâz-ı zâtiyye pek de karışdırmağa ve mücerred nüfuz ve ikbâl ser-riştesiyle iş görmeğe dest-res (başarılı) olamazlar. Hele şurası kabîl-i inkâr olamaz ki, inkıyâd (kabul etme, boyun eğme) ve muhâlefet ve sadâkat ve ihânet ve rağbet ve nefret misüllü tabây'i-i mütehâlife-i beşeriyyenin tefrîk ve ıslâhı ekser nâs (halk) ve husûsiyle terbiyelü akvâm-ı maarif-istisnâs hakkında yalnız kuvve-i cebriyye-i düveliyye ve hükümet-i mutlaka-i kahriyye ile hâsıl olmayub belki, tabiat-ı munise-i insâniyyenin firifte olacağı emniyyet-i kalbiyye ve i'tibârât-ı zâtiyye-i mütemâdiyye ve ıstırahât-ı tabiiyye misüllü celb-i kulûb-ı tebaa ve nâsı mûcib olan tedâbîr-i rıfkiyye riâyet-i hukûk-ı insâniyyeye dahî menût ve merbût omduğundan iş bu hikmete mebnî ekser düvel-i Avrupa hükümetlerinde bu misüllü usûl-i hikmet-şumûle dahî i'tinâ olunmakda bu kaziyye-i_maraziyye-i m'akule dahî devletlere küllî kuvve-i mâneviyye virmektedir. Eğerçi her bir mevâdd-ı i'tikadât-ı aliyye-i islâmiyye üzere yedd-i meşiyyet-i hazret-i ilâhîyede ve bu cihetle tedbîr-i abdın takdîre medhali (katkısı) olamıyacağı dahî lehü'l-hamd cümlemiz indinde rütbe-i bedâhatde olduğu misüllü umûr-ı cüz'iyyede abd-ı zaîfin vesile-i teklîf olan medâr-ı tedbîri dahî ka'il-i inkâr olamayacağı cihetle umûr-ı idâre-i dünyevîyyeye lâzım olan akl-ı maaş hükmünce ekser mesâlih-i vâkıalarında mukteza-yı akla tatbikan tedâbîr-i nâfıa i'mâline dikkat iderler ve ma-mâfih her milletin medâr-ı kavâmı olan âyîn ve mezheblerin icrâ-yı ahkâmına dahî ekser mahallerde riâyet eylerler. Kadimden berü mücerreb (eskiden beri bilindiği) olduğu üzere bâ'is-i zevâl-ı mülk-i devlet olan mâdde-i mekrûhe-i rüşvet ile maslahat göremezler ve nâ-ehil olan şahsa rüşvet ve şefaat ile emr-i hükümeti tevfîz idemezler ve oldukca ehl ü erbâb intihâb iderler ve bu cihetlerle devletlerinde tebeddülat-ı manâsıb (görev ve makamların değişmesi) kesret (sıklıkla) üzere olmayarak mücerred diğerinin mesrûriyyeti içün kadîmini dahî mahrûm itmezler ve büyük cünhası olmadıkca veyahud icabât-ı hakîkiyyesi vuku' bulmadıkca tebeddülat ve te'dibât (cezalendırma) vuku' bulmaz. Vâkıa bu cihetlerle kesb-i i'tibarât ve haysiyyet müddet-i kalîle (kısa zamanda) zarfında hasıl olamaz ise de bunca emek ve zaman ile istihsâl olunmuş olan i'tibarât-ı zatiyye dahî ednâ vesile veyahud icrâ-yı garaz ve müdahale-i ecnebiyye ile zâ'il olamaz. Ve belki, hayatında nâ'il olduğu rütbe ve nâm ve i'tibârı b'ade'l-vefat (öldükten sonra) dahî bütün bütün zây'i olmayub vesîle-i iftihâr ve sâ'ire bâ'is-i şevk ve i'tibâr olmak üzere nâm ve ünvânı ve ba'zı maşları nakl ve tevârüs ider ve her ne kadar zî-mal (malı mülkü olmayan) olsa bile o makule ricâl ve tebaanın emvâl-i muhallefâtına cânib-i devletden taarruz olunmayub veresesine terk olunur ve bu cihetle ricâl-i devlet dahî bu makule i'tibarat-ı zâtiyye ve menâfî-i hâsılalarına ale'l-istimrâr halel gelmiyeceğine yakîn hasıl itmiş olduklarından vakt-i m'azûliyyet ve nekbetde (emeklilikte) idâre-i maaşıma vesîle olur hülyasıyla devletinden akça kapmağa sarf-ı zihin ve hırs itmeyüb muhassesât-ı muayyenesiyle kanaat ve her halde iffet üzere hareket iderler. Ve bu ka'ide ile refte refte (azar azar) zî-kudret hanedan ve hanedân-zâde çoğalub lede'l-hâce (gerektiğinde) taraf-ı devletden küllî ianeye muhtâc olmaksızın hidemât-ı vakıada cüz'î maaş ile istihdâm olunurlar. Sunûf-ı askeriyyeleri dahî pek de çoluk çocuk makulesinden olmayub, yirmi yirmi beş yaşında adamlardan müretteb ve muazzaf ve muntazam olarak on beş sene kadar ale'd-devâm hidmet-i askeriyyede kıyam idüb badehu ihrâc ve ba'zan âsakir-i redîfeye (yedek asker) idrâc iderler. Ve lede'l-hace alaylarının noksanlarının tekmîli zımnında alınacak âsâkir ve neferât dahî nizâmları vechiyle alayı kangı sancağa merbût (bağlı) ise oradan kanûn ve ka'idesi üzere bilâ münazaa (tartışmasız) alınur ve bunlara iktizâsına (gereğine) göre maaş ve senede bir elbise virülüb ve ta'yinat olarak etmek i'tâ olunub me'kulât mebzûl (yiyecek bol) olduğuna mebnî lahm (et) ve sâ'ir me'kulâtlarını kendüleri alub idâre itmek üzere bedel virirler ve bu sebeble sefer ve hazerde (savaş ve barışta) ga'ilesizce idâre iderler ve bundan başka müstahfız-ı şehir sûretiyle kâffe-i esnâfdan mürekkeb asker ve oldukca muallem vardır ve âsakir-i muntazamanın zâbitleri âdî sûretde neferâtdan nasb olunmayub eshâb-ı ma'lûmâtdan olan ofiçiyallardan (subay-official) ta'yîn olunub iş bu ofiçiyallar dahî ibtidâ mekteblerde tahsîl-i elsine-i ecnebiyye (yabancı dil eğitimi) ve hesab ve resim ve coğrafya ve târih ve hendese ve hey'et ve sâ'ir bu misüllü ulûm-ı lâzıme ve talim ve taallüme ve manevraya dâ'ir fünûn-ı mukteziyyeyi lâyıkıyla tahsîl idüb badehu (sonra) zâbit nasb olunurlar ve âsakir-i nizâmiyye zâbitleri her yerde mu'teber olarak hattâ bir yüzbaşının imparator sofrasında taam itmekliğe kadar kadr ü istihkak ve meziyyeti olabilür. Ve hin-i vefatlarında (öldüklerinde) bile familyalarına i'tibâr iderler ve emek ve hidmetine göre mükâfât tahsîs iderler. Ve sıbyanın tahsîl-i ulûm ve fünûn itmelerine be-gâyet dikkatlari olduğundan zükûr ve inâsdan (kız ve erkek) çocukları beş altı yaşına vardıkda mahallât mekteblerine virüb on iki yaşına kadar kendü lisânları ve elsine-i sâ'ireyi (diğer dilleri) ka'ide üzere okuyub yazmağı tahsîl ve on iki yaşından sonra yine ekserîsi devlet akademilerinde iktizâsına ve her birinin istidâd ve hevesine göre kangı san'ate sâlik olacak ise ana göre ulûma (bilimler) ve fünûn (fen bilimleri) ve sanayi'e dâ'ir şeyleri terbiye hânelerinde öğrenüb on sekiz yaşına vardıkda fünûn-ı lâzımeyi tekmîl iderler. Ve ba'zı bu makule büyük terbiye hânelerin usûl ve nizâmı üzere şâkirdânı (öğrenci) fakat haftada bir kerre hânesine ve anası babası yanına gidüb mâ'adâ vakitlerinde ka'ide üzere ale'd-devam tahsîl-i ulûm ile meşgûl olurlar ve bunların me'kulât ve melbûsât (giysileri) ve sâ'ir masârifât-ı lâzımelerini sene be-sene peder ve akrabaları mekteb müdiri tarafına i'tâ (verirler) iderler. Çünki, bunların ulûm-ı nakliyyeden mâ'adâ ulûm-ı akliyyeden olan hikmet ve hey'et-i tabâbete ve musikîye ve ale'l-husûs fünûn-ı harbiyye ve bahriyye ve usûl-i politika-yı düveliyye ve maarifi sâ'ireye i'tibârat-ı müfriteleri (aşırı ilgileri) olduğundan, anların mahsûs mektebleri olarak usûlü vechiyle tahsîl iderler. Ve bunlardan başka, kâffe-i tabâyi-ı eşyâya kesb-i vukûf itmek dahî usûl-i mer'iyyeden bulunduğundan bi'l-cümle hayvanât ve ma'deniyyât ve nebadâtın keyfiyyât ve te'sîrâtını dahî tecrübe ile her biri fünûn-ı mahsûsa hükmünde olarak iktizâsını tahsîl iderler. Ve yalnız ilmiyle kanaat itmeyüb tecrübe-i ameliyyesi (uygulama ve deney) dahî istihsâl olunmak üzere meselâ, her bir iklimde bulunan zî-ruh kâffe-i hayvanâtın mürde ve kadidleri (kadavraları) ve berr ve bahrde (karada ve denizde) olan bi'l-cümle ma'deniyyâtın numûneleri bilâd-ı bârede ve hârede bulunan kâffe-i eşcâr ve nebadâtın bahçeleri mevcûd olarak lede'l-hâce re'yü'l-ayn müşâhade iderler. Cesîm-i teşrihhâneleri dahî olarak ilm-i teşrîhi dahî lâyıkıyla tecrübe ve ilmîsini tahsîl iderler. Hasîs ve nefis kâffe-i umûru fenn-i mahsûs hükmüne koyub kitablar te'lif olunmuş olduğundan, erbâbı cümlesinin ilm ve amelîsini ka'idece öğrenirler. Ve bu ikdamât cihetiyle o makule ehl-i ulûm ve fünûn kesret üzere bulunub hele kendü lisanını okuyub yazmayan ve maslahat-ı zâtiyyesini idâre idecek kadar hesab ve kitab bilmeyen zükûr ve inâdan yok hükmündedir. Ve kitab basmahâneleri dahî bir nev'î esnâflık sûretinde olub her kim taleb ider ise akçasını virüb istediği ve te'lif eylediği kitabı tab' ve temsîl itdirebilür. Ve iş bu basma mâddesi Fransa ve İngiltere taraflarında serbest olarak devlet ve mezhebleri hakkınad dürlü şeyler tab' itdürüb bu mâdde fi'l-hakîka ezhân-ı nâsı ifsâd ( halkın aklını karıştıracak) idecek şey olduğundan muzırr ise de düvel-i sâ'irede böyle serbest olmayub basılacak şeylere evvel emirde nâzırları tarafından bakılub âyîn ü mezheb ve usûl-i devletlerine mugayyir ve muhall şey yok ise tab'ına ruhsat virülür. Ve yevmiye bi'l-cümle ekalîm-i meskûna ve düvel-i mütenevvia ve vukuâtını ve kendü şehir ve memleketlerinin mesalih ve havadisâtını derc iderler ve çünki, ekser ahâlisi yazu okumak bildiklerinden devletce ve memleketce bildirilmesi lazım gelen şeyleri basma kağıdlar ile şehirlerde köşe başlarına yapışdırub i'lân iderler.Bu cihetle, ahâlîsi ahvâl-i cihân ve havâdisât-ı devrâna tahsîl-i vukûf idüb kesb-i terbiyyet ve ma'lûmât iderler. Ve mürettebât-ı mîriyye içün ahâlî ve tebaaya me'mûrîn ve sâ'ire taraflarından zulüm ve taaddî vuku' bulmayarak her bir eshâb-ı emlâkın mülk ve arazîsine göre nizâmları vechiyle maktû'ât (vergi) alınur. Bunlar dahî usûl-i mevzû'ası üzere vakt-i zamanıyla tahsîl olunub bu maddelerden ve sâ'ir cihetlerden dolayı mezâlim ve taaddiyât (zorbalık) bi't-tabii olamaz. Ve ekser arazîleri ziraat ve hırâset (sanat) üzere ma'mûr ve kazançları kendülerinde kalmak hasebiyle ahâlînin dahî sa'y ü gayretleri mevfûrdur (bol). Ve Avrupa'da kesret-i nüfus cihetiyle ekser eşyâ bahalı iken nân-ı azîz (ekmek) sâ'irden has ve gayet ehvendir (ucuz). Bu makule akvât-ı yevmiyye ve cümlenin muhtâc olduğu eşyâdan ziyâde gümrük ve resm almazlar fakat harîr ve duhan ve hamr ( ipek, tütün, şarap) misüllü umûmiyyet üzere muhtâc olunmayan ve yekdiğerin memleketinden gelen emtia ve sâ'ir bu makule eşyâdan külliyyetlü resm (vergi) alurlar ve devlet ve milletin akçası âher mülke (başka memlekete) çıkmamak içün imkanı mertebe ekser eşyâ-yı ma'mûle-i ecnebîlerin birbirlerinin memâlikine duhûlü memnû' (yasak) olarak ihrâcâtın ziyâde olması tedâbirine dikkat iderler ve derûn-ı mülklerinde (memleket içerisinde) i'mâl olunan emtiaya kemâliyle i'tibâr idüb tebaaları dahî anı isti'mâl ider ve bu cihetle hıref ve sanayi'in gün be gün ilerülemesine i'tinâ ve erbâb-ı hüner ve ma'rifete i'tibâr eylediklerinden vesîle-i heves ve havîhişi senede bir def'a hasîs ve nefîs kâffe-i eşyâ-yı ma'mûlenin müntahâbâtını husûsiyle resim ve tasvîr dahî kendülerinde pek mu'tenâ şey olduğundan o makule meşhûr ressam ve musavvirlerin i'mâlatını expozisyon (sergi) nâmıyla münâsib bir mahallde cem' idüb bir ay kadar anda tevkîf ve imparator ve sâ'ir vükelâ ve ricâl ve tebaası muayene ve temâşâ iderek içlerinden fevkalade bir san'at icâd olunmuş ve her kim icrâ ve ihdâs etmiş ise taraf-ı devletden madalya nâmıyla bir nev'i nişânlar i'tâ olunarak teşvîkât-ı lâzımeye i'tinâ olunur. Ve bu vesîle ile derûn-ı memleketlerinde sene be sene sanâyi'in ne mertebe ileriledigü anlaşılur. Ve teshîl-i umûr-ı ticâret ve sanâyi' (ticareti ve sanayiyi kolaylaştırmak) zımnında eşyâ kârhânelerinde buhar ile idâre ve i'mâl olunur makineler icâd olunmuş olduğundan başka takrîb-i muhârebe ve teshîl-i turûk-ı seferiyye (yollarda ulaşımın kolaylaştırılması) içün denizde vapur gemileri ve karada vapur arabaları ihdâs ile mesela, on on iki saatlik mesâfeyi bir saatda kat' iderler. Ve bir cesîm (büyük) fabrika veyahud demür yolları ve sâ'ir umûr-ı mülkiyyece enfâ (yararlı) olub da masarifât-ı külliyyeye muhtâc olacak şe'yleri dahî asıl devletin hazînesine tahmîl itmeyüb aksiyon dedikleri usûl üzere meselâ bir iki mu'teber sarraf taahhüdüyle eshâm-ı müştereke olarak ahaliden akça alub hissedâr iderek icâd idüb hissedârlarına sene be sene menâfi-i hissesine göre fâ'iz edâ olunur ve devlet tarafından menâfie müdahale olunmaz. Ve menfâati lâyıkıyla tecrübe olunmayan şeyler dahî yapılmaz.Ber-vech-i meşrûh (açıklandığıüzere) gün be gün maarif ve sanayi'-i cedîde zuhûr itmekde ise de ale'l-umûm (genellikle) kadîm (eski) olan şeylere dahî kemâl-i i'tibârları olduğundan hiç bir eski şey'in zâyi' olunmasını dahî istemezler ve bu makule şeylere atîkadan kinâye antika deyu i'tibâr iderler ve kâffe-i ebniyyeleri (binaları) bir nev'i tuğladan ve taşdan kargîr olarak yapıldığından derûn-ı şehirlerde Şehir içerisinde) harîkler (yangın) vuku' bulmayarak bu cihetle an be an kesret ve vüs'at-ı imâret nümâyândır ve teshîl-i iyâb ü zehâb-ı tebaa ve ahâlî (halkın gidiş gelişini kolaylaştırma) ve istirahât-ı sükkân içün derûn-ı şehirlerde yollar kaldırım ile tesvîyye ve tanzîm olunub konak ve sokak arabaları suhûlet üzere mürûr ve ubûr ider ve eyyâm-ı seyfde (yazın) tozdan vâreste olmak üzere arabalar üzerinde deliklü fuçı ile sokaklar sulanub ve hengâm-ı şetâda (kış günleri) kar ve çamur süprülüb bu cihetlerle gelüb ve giden ahâlî zahmet çekmezler ve giceleri dahi sık sık sokaklarda gazlar yanub kimse fenere muhtâc olmaz ve bu makule tebaa ve milletin istirahati içün icâd ve icrâ olunan şeylerin masârifât-ı vâkı'ası devletden çıkmaz ve bunlar içün alenen müstakil ahaliden virgü dahi tahsîl olunmaz fakat ba'zı avâ'idât-ı mevzû'a-i kadîme ve şehir kapularında duhûl iden arabalardan alınan ba'zı cüz'î avâ'idât (vergi) ve sâ'ir tahsîsât ile idâre olunur ve menzil yolları dahî şose ta'bîr olunur sûretde tesvîyye ve tanzîm olunarak her dört saatlik mahallde menzilhâne ve posta bargîrleri (atları) ve menzil arabaları mevcûd olduğundan suhûlet üzere azîmet iderler ve müddet-i kalîlede (kısa zamanda) çok mesâfe kat' olunur.Ve her bir şehir ve kasaba ve nahiyede yolcular içün lokanta ve otel tabîr olunan kârbansa raylar tanzîm olunmuş olduğundan ve cümlesinde nefis taam ve temiz yatak bulunduğundan yolcular o makule şeylerde zahmet çekmezler. Ve güyâ hâneden bir hâneye nakil ider gibi esnâ-yı râhda (yolculuk sırasında) bir külliyyetlü eşyâ istishâbı tekellüfüne muhtâc olmazlar ve bu cihetle yolcular iktizâ (gereken) iden menzil ve mesken masârifâtını kendüleri virüb ahâlî-i memlekete bir güne bâr olunmaz ve meskûkât-ı düveliyyeleri (resmi paraları) vezn ve âyârda her ne ise kat'a tagayyür (kesinlikle değişmeyip) itmeyüb bu cihetle tefâvüt-i es'âr ve eşyâ (mal fiyatlarının artması, enflasyon) nâdir vukû' bulur. Ve bu sûretle muayyenât-ı mahsûsaya tezâyüd ve tenâkıs irâs itmez ve buna mebnî devletlerin muayyenât-ı mürettebeden dolayı tefâvüt-i masârifâtları vukû' bulmayub mazbûtiyyet üzere idâre olunur.Ve teshîl-i muamelât-ı nâs içün karacar nâmıyla bir nev'i para makâmında bakır akça kullanılur ise de meskûkât-ı mezkûre dahî pek ufak şey olmayub meselâ bir karacarda altı yedi para idüb haylice dirhemlü olduğundan kıymet-i hakikiyye bulunur. Ve bankonot ta'bîr olunan bir nev'i akça makâmında kâğıd dahi teshîlü'l-muamelât (işlemlerin kolaylaştırılması için) âyâdî-i nâsda (halk arasında) tedavül ider ise de karşuluğu mevcûd ve müdehhâr (biriktirilmiş, toplanıp kasaya konmuş) olduğundan her ne vakit mahalline gidülüb değiştirilmek ya'ni kâğıd virülüb gümüş akça alınmak murâd olunsa derhal kâğıd alınub sim akça te'diyyesinde kat'a tereddüd olunmaz ve elde mütedavül olan bunca kise akçaların kâğıda mukabil hazîne-i mahsûsasında nukûd-ı mevcûda mudahhar olub farazâ cümle kâğıd eshâbı terk idüb de sim isteseler kamilen te'diye olunub üç ayda tekmîlen ardı alınması muayyen ve menût olarak hazır ve şu kadar bu kadar mevcûd akça var deyü hiç devlet tarafından ahz ve sarfına cevâz göstermezler.Ve her halde asâyiş-i hâl-i ahâlî ve tebaa be-gâyet mu'tenâ şey olduğundan harekât ve sekenât ve sâ'ir muamelâtda bir güne hasar ve tazyîk muameleleri vâki' olmayub usûl ü nizâm üzere herkes edebiyle mukayyed olarak gece ve gündüz vakitli ve vakitsiz arabalı vearabasız gezerler ve mekel ve mesken ve sâ'ir şeylerde icrâ-yı mizâc itmesi her şahsın kendi kudret ve maliyyesine menût olub gerek devlet tarafından ve gerek âher mahallden bir güne mümânaât ve tabiat-ı insâniyyenin şöyle ile böyle itsün gibi hükümet-i tahkiriyye icrâ olunamaz ve ekser ahâlîsi seyr ü ayşe (eğlence ve keyfine düşkün olmak) mâ'il olduklarından eyyâm-ı sayfda köylerde ve mesîrelerde muzıka ve sâ'ir eğlenceler ve geceleri tiyatrolar ve hengâm-ı şitâda balo ve suvâre cem'iyyetleri ve ziyâfetler ile imrâd-ı evkat (vakit geçirip) idüb zevk vü şevkden bir güne fesadât düşünmeğe vakitleri olamaz. Ve ma-mâfih, bu rütbe müsâade ile yine bir güne nizâmsızlık olmayub ve münâzaa ve cidâl (anlaşmazlık ve çatışma) vukû' bulmayub ve â'lâ ve ednâ (yüksek ve alt tabakadan) el hasıl kimse kimseye el kaldıramayub bi'l-farz bir güne münazaa vukû' bulsa veyahûd bir cünha (suç) dahî vak'i olsa derhal polis t'abîr olunan zâbitan tarafından ahz ve te'dîb ve kavânîn-i mer'iyye üzere ba'zan tecrîm (cezalandırmak) bile olunur. Fakat siyaset (idam) muamelesi pek nâdir vâk'i olub icâb itse bile o makule cerâ'im-i cesîme (büyük suç) ashabından kabahat-ı vakı'asından dolayı su'âl ve cevâb ile tahkîkat ile icra-yı muhakemesi hayli vakitler sürdükden sonra hasbe'l-kanûn ne makule cezâya müstahak olur ise ana göre badehu (sonradan) icrâ olunur. Bu cihetle zulmen ve garazen tağyîr-i hak, muamele-i şedîdesi icra olunmaz. Cesîm bimâr ve tımarhâneler olarak, mahsûs hidmetçileri olduğundan fukaradan mahallât arasında hasta hasta ve alîl (zayıf) ve sokaklarda serseri ve meczûb (deli) bulunmayub o makuleleri bimârhânelerde (akıl hastanesi) tımar iderler. Ve ekser fukaraları alîl olmadığı halde fabrikalarda amele sûretiyle istihdâm olunduğundan sokaklarda gedâ makulesi kesret üzere görülmez. Ve sokaklar muntazam ve müstevâ olduğundan eşyâ ve hâmûle (yük) bargîrler (at) ve i'ânet-i külliyye ve el arabaları ile nakl olunub fıtrat-ı insaniyyeye yakışmayan arka hamallığı misüllü san'at-i müşkîle yokdur.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: &lt;a href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~mehmets/index.html"&gt;Mehmet Seyitdanlıoğlu&lt;/a&gt;, "&lt;a href="http://yunus.hacettepe.edu.tr/~mehmets/sadikrifatpasa.pdf"&gt;Sadık Rıfat Paşa ve Avrupa ahvaline dair risalesi&lt;/a&gt;", &lt;i&gt;Liberal Düşünce&lt;/i&gt; 3 (Yaz 1996).&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-2228559539475453397?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/2228559539475453397/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/avrupa-ahvaline-dair-risale.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2228559539475453397'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2228559539475453397'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/avrupa-ahvaline-dair-risale.html' title='Avrupa ahvaline dair risale'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-ZA1HKH4HURM/TxEJrffnEOI/AAAAAAAAB54/DMtxulwUrKg/s72-c/images%2B%252812%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-5606665627893013371</id><published>2012-01-14T06:04:00.002+02:00</published><updated>2012-01-14T06:05:03.657+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Alafranga ile alaturka arasında Cihangir</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-pZhjQPKIHew/TxD8rZCOMwI/AAAAAAAAB5s/ZCQWnPl-_ss/s1600/image.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="150" width="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-pZhjQPKIHew/TxD8rZCOMwI/AAAAAAAAB5s/ZCQWnPl-_ss/s200/image.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Beyoğlu’nun Cihangir semti Ahmet Mithat Efendi’nin &lt;i&gt;Bahtiyarlık&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Demir Bey Yahut İnkişâf-ı Esrâr&lt;/i&gt; adlı eserlerinde geçmektedir. Bu romanlarda roman kahramanlarının evi Cihangir’de bulunmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bahtiyarlık&lt;/i&gt; romanının kahramanlarından Senai , babasının okuyup şehirli gibi yaşamasını istemesi sebebiyle, eğitim görmek için İstanbul’a, Mekteb-i Sultaniye’ye gelir. Babası, Senai’nin iyi bir hayat sürebilmesi için gerekli ilgiyi gösterir. Fakat Senai mektepten çıktıktan sonra alafranga yaşayışa merak salar. Hariciye Nezaretine mensubiyetinin kendisinde sefirliğe kadar yol açacağını düşünüp bundan dolayı alafranga yaşayışa ayak uydurmaya çalışır. Senai, Türkçeye ehemmiyet vermeyip Fransızcası mükemmel bir Türk olarak kendisinde tek beğenmediği yön Osmanlı doğmuş olmasıdır. Senai, alafranga yaşayışa özendiği için vaktini alafranga eğlence mekanlarında geçirir. Beyoğlu’nda Flâmme adı verilen eğlence mekanına gidip orada sahneye çıkan Matmazel Rizet’i dinleyip, daha sonra odasına giderek onunla Fransızca konuşur ve alafranga yaşayışa göre ona pahalı bir broş hediye eder. Sena,i İstanbul’a eğitim için annesiyle birlikte gelmiştir ve kendilerine Cihangir’de ev tutmuşlardır. Senai, babası Yamalı Musa’nın kendisine gönderdiği aylık ile istediği gibi yaşayamadığı için annesinin altınları, bilezikleri, küpeleri, elmasları gibi mücevheratını da alarak, yeri geldiğinde baba mirasının kendisine kalacağını da düşünerek borca girer ve gönlünün dilediğince alafranga yaşayış sergiler. Cihangir’deki evlerinde annesi ile özellikle evlilik hususunda bir türlü anlaşamazlar. Annesi Senai’nin bir an evvel evlenmesini arzu eder; fakat Senai için evlilik alafranga yaşayışa da uymayan ehemmiyetsiz bir durumdur. O evleneceği kızın kendisi gibi alafranga tarzda yetişmiş, Fransızca bilen, musikiyle ilgilenen, Avrupalı bir kız olmasını ister. Senai'de daima Avrupalı olmak, Avrupa'ya gitmek merakı vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senai’nin validesi Cihangir taraflarında bir hane mübayaa ederek oğluyla beraber oturmakta ve kocası Yamalı Musa’nın Senai’ye tahsis etmiş olduğu sekiz lirayla kendisini pekala geçindirmekteyse de Yamalı Musa’nın Senai’ye tahsis etmiş olduğu on lira aylık kifayet etmek şöyle dursun validesinin dizi altınları ve gerdanlık ve bilezik küpe gibi elmasları dahi bir yandan sökülüp gitmekteydi. Zavallı annesi oğlunun en büyük mürüvvetini görmek için Senai’yi evlendirmek arzusunda dahi bulunuyordu. Fakat Senai'nin teehhüle takarrübü kabil mi? Validesi “Evladım geçinmeyecek ne başımız var? Çıtı pıtı bir kız alıp güzel güzel geçiniriz.” dedikçe Senai bu sözleri pek pespayegane pek alaturka bularak âdeta kendisine hakaret addeder ve validesi bundan fukara kızı istemediği manasını çıkararak 'Ben oğluma paşa kızı bile alırım.' dedikçe Senai bu söze daha ziyade kızardı.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Roman kahramanı Senai, babasının vefatından sonra kendilerine kalan Bursa’daki mal varlıklarından bir kısmını satıp Avrupa’ya Paris’e gider. Avrupa ülkelerinde sefahatle vakit geçirir ve kendini İstanbul’a zor atar. Senai, İstanbul’a geldikten bir müddet sonra İskenderiyeli Abdülcabbar Bey’in konağında muallimelik yapan, Fransa’dan gelen Madam Terniye aracılığıyla varlığından haberdar olduğu, kendisi gibi alafranga bir eğitimle yetişmiş Nusret Hanımla izdivaç yapmak ister. Nusret Hanım da Senai Bey’in istediği gibi biri olduğunu düşünmeye başlayınca Madam Terniye Senai’nin kendisine anlattıkları ile alakalı araştırmalarda bulunur. Bunun için Cihangir’e Senai’nin evine gider ve mahalle bekçisi gibi bazı adamlardan bu evde yaşayanlarla alakalı Senai’nin anlattıklarını doğrulayan bilgiler alır. Yapılan tetkik olumlu çıktığı için Senai ile Nusret’in evliliklerinde bir engel görülmez ve evlenirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Madam Terniye kızda ilk hüsn-i kabulü görünce bir kere de Senai’nin temeddühleri doğru olup olmadığını tetkike lüzum gördü. Yanına bir uşak alıp Cihangir'e gelip haricen Senai’nin hanesini gözden geçirdi. Vakıa öyle cesim bir konak değilse de mamûriyyet-i dahiliyyesi mamûriyyet-i hariciyesinden istidlâl olunmakta bulunup hele mahalle bekçisi gibi bazı adamlardan bu konakta Bursalı kibardan zengin bir valideyle bir de oğlu sakin olduklarını ve kalabalıkları bulunmayıp fakat halleri vakitleri pek yolunda idüğini ve oğlunun Frengistan’dan yeni avdet eylediğini filanı öğrenince Senai’nin mektubu hakayık-ı ahvalden ibaret olduğuna kanaat hasıl oldu.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romanda İskenderiyeli Abdülcabbar Paşa’nın konağının nerede bulunduğu belirtilmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Bahtiyarlık&lt;/i&gt; adlı romanda görüldüğü üzere Cihangir; konak hayatının yaşandığı, alafranga bir yaşam sürmek isteyen Senai Bey ile alaturka hayat şeklini benimsemiş olan annesinin yaşadığı mekân olarak karşımıza çıkmakta ve burada Batı özentisi içerisinde bulunan Senai Bey’in Türk kültür ve yaşayışı ile nasıl çatıştığı, bir Beyoğlu semti olan Cihangir’de Batılı gibi yaşama sevdası içine düşüp nasıl hüsrana uğradığı anlatılmaktadır. Şehirli gibi olmak, iyi bir eğitim almak için memleketi Bursa’dan ayrılıp büyük şehir olan İstanbul’a gelerek burada kendi kültürünü ve özünü unutup kendi değerlerine yabancılaşan bir gencin öyküsü karşımıza çıkıyor. Bu genç ve annesi İstanbul’a geldiklerinde kendilerine mekâan olarak Cihangir’i seçiyorlar. Çünkü bir Beyoğlu semti olan Cihangir şehirli gibi yaşamak için uygun bir mekân olarak düşünülüyor. Fakat Beyoğlu semti olduğu için Beyoğlu hayatına da yakın duran Cihangir Avrupai yaşayış ile Batı özentisi içinde olan gençlerin eriyip yok oldukları bir mekân olarak kendini gösteriyor. Fakat mahalle içinde bir bekçinin olması ve bu bekçinin mahalle sakinleri hakkında az çok bilgiye sahip olması Cihangir’in hâlâ Doğu kültürüne ait geleneksel yapısını koruduğunu gösterir. Buna rağmen Cihangir, Tanzimat Devri’nin getirdiği yenileşme fikri ile Beyoğlu hayatından da etkilenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Emine Uzun, "Tanzimat dönemi Türk romanlarında Beyoğlu", yayımlanmamış yüksek lisans tezi, İstanbul Üniversitesi, 2007, s. 8-11.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-5606665627893013371?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/5606665627893013371/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/alafranga-ile-alaturka-arasnda-cihangir.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5606665627893013371'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5606665627893013371'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/alafranga-ile-alaturka-arasnda-cihangir.html' title='Alafranga ile alaturka arasında Cihangir'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-pZhjQPKIHew/TxD8rZCOMwI/AAAAAAAAB5s/ZCQWnPl-_ss/s72-c/image.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-6552157165281070318</id><published>2012-01-14T05:27:00.002+02:00</published><updated>2012-01-14T05:28:30.687+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Tarih herkese lazım</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-CUuBEBvJAEs/TxD1SFlDbEI/AAAAAAAAB5g/vvrj1kYM8fI/s1600/download%2B%25286%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="175" src="http://2.bp.blogspot.com/-CUuBEBvJAEs/TxD1SFlDbEI/AAAAAAAAB5g/vvrj1kYM8fI/s200/download%2B%25286%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Tarih ki mâzinin müstakbele nakl-i ahbârıdır. Zahirde bir hikâyeden ibâret görünür, fakat hakikatde fenn-i şahane vasfıyla tebcil olunan marifet-i hükümetin en büyük hâdimlerindendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat, bir milletin tarihi bilinmezse, bekâsına, terakkisine lâzım olan esbâbın mevcudu, mefkudu nereden öğrenilecek? İhtiyâcât-ı siyâsiye maddiyatdan değildir ki göz ile görülsün, el ile tutulsun. Tabîiyyat veya riyaziyyatdan değildir ki âletle ölçülsün, muâdele ile hail olunsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Usûl olur ki hiç faidesiz zan olunur. Tedbir bulunur ki pek faideli görünür, fakat o faidesiz zan olunan usûlü lağv etmek, o faideli görünen tedbiri kabul eylemek bir devletin terakkisine hâil olur. Bekasını muhâtaraya düşürür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarih yalnız erbâb-ı hükümet için değil efrâd-ı millet içün de elzemdir. Hele Saltanat-ı Muhammediyenin erkân-ı kıyamı olan usûl-i erbaadan sünnet ve icmâa me’haz, siyer-i nebeviye ile kurûn-ı evvel vekayiini nakleden âsâr olmasına nazaran böyle bir fasl-ı celili hâvi olan fenn-i târih millet-i İslâmiye arasında vacibü’t-tahsildir denilse mübalağa edilmemiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tarihin herkese lüzumu asrımızda müsellemât-ı bedîhiyeden ma’dûd oldu. Her ferdini tahsil-i cebri ile mükellef tutan akvâm-ı fazılada, fenn-i tarih de imla gibi hesâb gibi -talebesinin binde biri devlet hidmetine giremeyeceği ma’lûm olan- mekâtib-i ibtidaiye derslerine dahil tutuluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hakikat! Herkes içün daima söylediği kelimeyi yazamamak ve yahud hergün aldığı eşyanın bedelini hesab edememek ne kadar mertebe-i insâniyeti tenzil edecek bir şey ise, efradından bulunduğu, sayesinde yaşadığı cemiyetin ve belki cihân-ı insaniyetin erâziminden, vekayi-i cesimesinden bütün bütün bî-haber olmak da o kadar ayıb addolunacak bir cehâlettir. Tarihin efrâdâ hidmeti yalnız bu nakîsadan kurtarmak değildir. Zihnin kemâlinde pek büyük muâvenetleri görülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’da iki üç asırdan berü her fenn gibi fenn-i tarih de deryâlar kadar tevessü’ etmiş, her lisanda yalnız kendi milletinin değil bütün cihânın vukûatına dair mükemmel, mufassal birçok tarihler bulunur. Hatta hikmet-i târihe dair yazılan eserler bir yere cem olunsa bir küçük kütübhane teşkil edilebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bizim lisanda ise hikmet-i tarihden, filandan kat-ı nazar, devletimizin umûm vekayîini cami bir tarih mevcud değildir. Parça parça bazı zamanların vukûâtını havi olan tarihlerin de hiçbiri ashâb-ı mütâlaayı iğna etmez. Çünkü (sair nekayıs bir tarafa dursun) hiç birinde muharebe veya münasebet halinde bulunduğumuz akvâma dair lüzumu kadar tafsilât yokdur.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Namık Kemal, &lt;i&gt;Osmanlı Tarihi&lt;/i&gt;, İstanbul 1326, s. 2-4.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-6552157165281070318?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/6552157165281070318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tarih-herkese-lazm.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/6552157165281070318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/6552157165281070318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tarih-herkese-lazm.html' title='Tarih herkese lazım'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-CUuBEBvJAEs/TxD1SFlDbEI/AAAAAAAAB5g/vvrj1kYM8fI/s72-c/download%2B%25286%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-4068095331229447300</id><published>2012-01-14T03:47:00.002+02:00</published><updated>2012-01-14T07:15:46.253+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı'/><title type='text'>Tesettür meselesi 1911</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-BmlJxKph_9k/TxDd57HBMCI/AAAAAAAAB5U/VomVcFr4aV8/s1600/490-254.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="104" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-BmlJxKph_9k/TxDd57HBMCI/AAAAAAAAB5U/VomVcFr4aV8/s200/490-254.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Geçen cuma günü neşrolunan 8 Ramazan tarihli Yeni Gazete’de mühîm bir mesele-i dîniyye ve ictimâiyye unvânıyla derc edilen makale, bittabi nazar-ı dikkati celb eylemişti. Şöyle bir göz gezdirince makalenin, izahât-ı lâzımesiyle beraber tam bir sene mukaddem Tasvir-i Efkar’da bazı fıkrası nakledilen makale olduğu anlaşıldı. Bunu Kırım tercümanı her sene Ramazan münasebetiyle galiba tekrar etmek istiyor ki bu sene de Âlem-i Nisvân ismindeki mecmua-i şehriyyesine derc eylemiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şâyân-ı taaccüb olan cihet Barones Fon Ruzen nâmındaki madamın dîn-i İslam’ı kabul azminde bulunmasıyla beraber tesettür meselesini halledememesinden dolayı hâlâ nâil-i maksad olamamış olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesele ahkâm-ı İslâmiyye gibi asla ve örf ve âdât-ı bilâd gibi fer’e taaluk eden hususâttan olduğu halde, ulemâsı meşhûr olan Kırım ve Kazan’da bunun elyevm halledilmemiş bir ukde halinde kalması câ-yı nazardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu vesile ile biz de geçen sene Madam Fon Ruzen’in mektubu üzerine verdiğimiz îzâhâtı buraya aynen nakleyledik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tesettür Meselesini Öğrenmek İsteyen Bir Madam&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tasvir-i Efkar’ın esnâ-yı tatilinde Kırım’da neşrolunan Tercüman Gazetesi, Barones Fon Ruzen’in mektubu unvânıyla, Rusça’dan mütercem bir mektubu derc etmişti. Bu mektubu ve Tercüman Gazetesi tarafından zeylen ilâve olunan mülahazâtı geçen nüshalarından birinde İkdam Gazetesi aynen nakl ve neşretmiş ise de Madam Fon Ruzen’in istediği izâhâtta ihtiyâr-ı sükût eylemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tesettür meselesi, mesâil-i ictimâiyyemizden bir emr-i şer’i olduğu cihetle Madam Ruzen gibi, hakikatini öğrenmek isteyen mütemâyilân-ı İslam’a bildirmek, mesele-i tesettürü bilmesi lâzım gelen her müslime vazifedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu madam mektubunda birkaç lisâna ve edebiyyâtına âşina ve oldukça tahsil görmüş ve dünyayı gezip dolaşmış Almanyalı bir kadın olduğu ve mesâil-i dîniyye ve felsefiyyeyi tetebbu ettiği gibi dîn-i İslam’ın şerâit ve ahkâmına da bir dereceye kadar kesb-i vukûf eylediğini ve bu vukûfunun semeresi olmak üzere İslamiyyete meyil ve muhabbet ve dîn-i İslamla teşerrüfe azim ve niyyet ettiği halde tesettür maddesinin bâis-i tereddüd olduğu ve çünkü müracaat ettiği adamlar ilân-ı İslâm ettiği gün yüzünü perdeleyip dünyadan çekilmesi lâzım geleceğini beyan ettiklerini ifadeden sonra:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mülkümü, ve büyük bir fabrikada hissemi bizzat idâre edegeldiğim halde, şimdi yüzüme yaşmak veya perde çekmek ve işlerimi başka ellere teslim etmek bana güç gelecek. Resmen İslâmiyyeti kabulden beni durduran bu maddedir. Bu hali rûhum ve ahvâl-i iktisadiyyem kabul edemiyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve “Kalben kabul ettiğim dîn-i mübîn, fıtrî, âdil, ve en mantıkî bir din olduğu halde bu derdime dermân vardır ümidindeyim. Çünkü Hristiyanlığımı resmen muhafaza ettiğim halde hürriyetim, iffetim kendi elimde, İslam’ı resmen kabul ettiğim halde hukûk-ı hürriyetim tenâkus edeceğine aklım kâil, vicdânım razı olamıyor.”&lt;br /&gt;fıkralarıyla izhâr-ı hayret ve taleb-i hakîkat etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Malumdur ki birinin hizmetine girmek isteyen adam, hizmetini îfâ edeceği adamın emir ve irâdesine ve tayin edeceği şartlara muvâfakata mecburdur. Kendisinde bu mecbûriyeti görmeyen ve kendi keyf ve irâdesiyle hareket edecek olan kimse bittabi âhara arz-ı hizmet edemez, ve etmemek lazım gelir. Çünkü kâr-ı evvelde şurût-ı mukâvelenin hilafı zâhir olunca memuru muâhaze emîrin hakkıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu zarûret, umûr-ı ictimâiyyede câri ve mütehattimü’l-ittiba’ olunca umûr-ı dîniyye de dahi bittabi câridir. Çünkü emr-i dinde emîr şâri’dir; onun tayin etmiş olduğu şerâit ve tekâlîfe şeriat denir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şeriat-ı İslâmiyye, nisvâna, mahremi olmayan erkeklerden ictinâbı, yani mahreminden sakınmadığı azasının setrini emrediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu ise Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’inde ta’dâd ve tayin buyurmuştur ki her müslime ve İslam’ı kabul edecek olan her ecnebiyye-i dîn bu emre ittiba ile mükelleftir. Onlar da şudur:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendine helâl olmayan şeyden nazarlarını men’ etmek, görünmesi mahall-i edeb olan uzvunu setr ve hıfz eylemek, ziynetlerini yabancıya izhâr etmemek, bilezik ve gerdânlık ve Arabistan’da ayak bileklerine takılan ve enva’-ı ziynetten olan halhaların mevzilerini saklamak, ve peder ve kâim-peder ve evlad ve üvey evlad ve birâder ve birâderle hemşirelerinin oğulları ve ammisi ve dayısı gibi mahremlerinden maâdasına baş örtüsünü omuzları üzerine çekerek saçlarıyla kulağı arkasını ve ensesini ve göğsünü göstermemek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte emr-i tesettür bundan ibârettir ki sûre-i Nûr’da (Ve kul li’l-mü’minât...) ile başlayan bir âyet-i tavîlede mezkûr ve muayyendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi tesettürün muhtelif bilâd-ı İslâmiyyede elyevm câri ve meşhûd olan suver-i tatbîkıyyesini nazar-ı mutâlaaya alalım: İstanbul ahâlisinden bugün kırk yaşında bulunan bir adam, nisvân-ı memleketin otuz sene zarfında emr-i tesettürce terk ve ittihaz ettiği usûlu pekala idrâk etmiştir. Bundan otuz sene mukaddem nisvânı İslâm umûmen yaşmak tutunur, ferâce giyinirdi. Bundan yirmi sene mukaddemine kadar bu vâsıta-i tesettür yarı yarıya çarşaf ve feraceye inhisâr etmişti. Şimdi ise umûm nisvân-ı İslam çarşaf giymekte ve peçe tutunmaktadır. Terk edilen ferâcelerle yaşmak cidden bir setre-i meşrûa mı, yoksa bir vasıta-i tezyîn mi idi, değil miydi, erbâb-ı iz’an elbette takdir eder. Filhakika şer’in emrettiği bir setre olmak üzere ittihâz edilmiş idi. Fakat yaşmakların nescinde iltizam olunan rikkat ve tutunanların simasına bahş ettiği tarâvet ve letâfet onu setre-i şer’iyyeden çıkarmış, bir lâzıme-i ziynet haline koymuştu. O kadar letâfet-fezâ idi ki bir gaze ile sîmada setredilemeyen bazı uyûb ve avârız yaşmakla gözden nihân ve nevcivânlara mahsus olan bir tarâvet ve halâvet nümâyân olurdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün ise cârlarla peçeler lâzıme-i tesettürü mükemmel surette îfa ediyor. Carlar şeklen hemen hemen Avrupa nisvânının mantolarına takarrup etti. Çünkü omuzlarına pelerin denilen parçaların izâfesi o şekli verdi. Peçeler ise alelumûm siyah ve kalın ve tamamıyla saçı, omuzları ve boynunu kapıyor. Fakat pelerinler gerdeni setredemiyor. Yani istediği vakit setredemez bir vaz’a ifrâğ olunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saniyen peçeler istendiği vakit tamamıyla başa ref’ olunuyor. Yüz açılıyor. Fakat saçlar eğer istenirse –ki ekseriyet istemektedir- tamamıyla setroluyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaten şer’-i Ahmedî yüzü haram kılmamış. Çünkü ona dair bir emr-i sarîhi yoktur. Bunlar birtakım âdet ve örfiyât-ı beldeye tâbidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memâlik-i Osmâniyye’den dört beş yer gördüm. Saraybosna’da nisvân ahdi bekâretinde umumen açık gezerler, süslenirler, düzgünlenirler küpelerini takınırlar, hatta cumaları hoçaşlımeni denilen muâşakada bulunmak üzere Milaska suyunun iki tarafında tecemmü’ ederler, bu muâşaka umumen izdivâc ile neticelenir. Ondan sonra o kızı âhir ömrüne kadar zevcinden ve muhariminden maada bir erkek göremez. Çünkü sokakta kalın bir yaşmak, gözleri görebilecek kadar bir aralık ile vechini setretmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konya’da ise kadınlar burkâ yahut şelleme denilen yünden mamul bir başörtüsü tutarlar, sokakta öyle gezerler. Bir erkeğe tesadüflerinde şellemenin ucu ile gerdenlerini kaparlar, ve car yerine de yek tene dedikleri siyah kamıştan mamul fistan gibi dolama iktisâ ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meşhûdum olan şu hâllere nazaran tesettür bir asıl olup fakat her memlekette tarzını değiştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binaenaleyh Barones Fon Ruzen’in bilmesi lazım olan şey, emr-i tesettürün Kur’an-ı Kerim’de mübeyyen olan suverine iman etmesi ve cihet-i tatbîkıyyesinde ise bugün mesela dâru’l-hilâfe olan İstanbul’da nisvân-ı müsliminenin bulunduğu hali taklit ve iktibas eylemesidir. Madam, ba’de’l-İslam izdivac eder ise saçlarını başkalarına göstermemeli; zevcinin manzarasını tezyin eden müzeyyenâtı yabancıların nazarlarından ihfâ etmeli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınların avuç içini ve topuklarını nâmahremlerden saklamaları emr-i şer’î tahtındadır. Bugün eldiven ve çorapla potin bu lâzime-i tesettürü maa-ziyâdeten îfâ ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Madam diyordu ki: Ben şimdiye kadar açık gezerek muhafaza eylediğim iffet ve namusumu bundan sonra yarım arşın bez parçasına mı müftekir göreceğim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet! İffet ve namus yarım arşın bez parçasıyla değil, demirden kafes içine girmekle de muhafaza olunamaz. Şeriat onu muhâfız-i iffet addetmiyor, hakkı olmayan ricâlin enzâr-ı ta’rizinden masûn kalmak için muhassanât-ı nisvânın bir lâzıme-i setriyyesi olmak üzere tayin eyliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alış verişte bulunmak, kâr-gâh-ı sınâat ve ticaret idâre etmek gibi hâlâtta ve erkeklerle alış verişte, musâhabette bulunmak mecburiyyetinde olanlar, saçlarını ve gerdenlerini setretmekle iktifâ edebiliyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Arabistan’ın ekser bilâdında nisvân alış veriş etmektedir. Hatta Konya’da umûmu nisvândan ibaret karı pazarı namıyla sabahları kurulur bir çarşı vardır. ve nisvândan ziyâde ricâl ile ahz u i’tâ ederler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tercüman gazetesi himmet eder de Barones’e bu makalenin hükmünü ifhâm eylerse mumâ-ileyhâyı bir ukde-i nâ-revâdan kurtarmış olur. Eğer bunun hâricinde bilmediğimiz bir şey varsa ulemâ-i din daha vâzıh surette tebyîn ve tebliğ eylesinler.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Ebuzziya Tevfik, “Tesettür Meselesi”, &lt;i&gt;Mecmua-i Ebuzziya&lt;/i&gt;, cilt 11, sayı 112, 8 Eylül 1911, s. 1075-1079. Tercüme ve aktaran: Abdurrahman Hancıoğlu, “Mecmua-i Ebuzziya (1897-1912) 72-159. Sayılar İnceleme, Tahlili Fihrist, Seçilmiş Yazılar”, yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Fatih Üniversitesi, 2006.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-4068095331229447300?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/4068095331229447300/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tesettur-meselesi-1911.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/4068095331229447300'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/4068095331229447300'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tesettur-meselesi-1911.html' title='Tesettür meselesi 1911'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-BmlJxKph_9k/TxDd57HBMCI/AAAAAAAAB5U/VomVcFr4aV8/s72-c/490-254.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-4008495414470326304</id><published>2012-01-12T09:32:00.001+02:00</published><updated>2012-01-12T10:02:30.438+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Edebiyat kuyumculuktan ibaret değildir</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-xsovcR309fc/Tw6TiSPJ7NI/AAAAAAAAB5I/HTh79Yge5X8/s1600/220px-Celal_Nuri_%25C4%25B0leri.gif" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="147" src="http://3.bp.blogspot.com/-xsovcR309fc/Tw6TiSPJ7NI/AAAAAAAAB5I/HTh79Yge5X8/s200/220px-Celal_Nuri_%25C4%25B0leri.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Edebiyatımızın garip bir istihale devresinde bulunduğu inkâr edilemez. Asâr-ı hazıradan biri bila-tadil bir Avrupa lisanına nakil edilse, muahizîn-i Garp buna "Olmamış bir taklit! diyecekleri gibi, aynı eser memleketimizde hâlâ kendilerine biraz çokça tesadüf olunan vadi-i kadim müntesibînine gösterilse bunlar da derhal "Pek alafranga!" muhakemesini dermeyandan çekinmeyeceklerdir. Evet, edebiyat-ı lahikamız hem pek alafranga hem de ziyadesiyle alaturkadır. Hamid’in &lt;i&gt;Finten&lt;/i&gt;'i bu vadinin en enmuzeci bir timsalidir. Bir Alman münekkidi "Finten, ne edebiyat-ı Garbiye’yi andırıyor, ne de edebiyat-ı Şarkiyeyi" demişti. Bir zat-ı fahim bu mütalaaya karşı, "Hamid, ne bir İngiliz veya Fransız edibidir, ne de Nefi ve Fuzulî zamanlarının bir şairidir. Hamid, asrımızın Osmanlı'sını temsil eden bir ediptir." demiştir. Görülüyor ki, bugünkü Türk edebiyatı münşeattan henüz ayrılamamış, kezalik hâlâ edebiyat-ı Garbiye ile ittihat edememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Garp edebiyatını iktibas edenler ziyadesiyle tasallüfe meyyaldirler: "Renan" tarzı gibi metin ve fasih, selis ve beliğ bir üslup henüz üdebamızca ittihaz edilmedi. Kezalik Ten (Taine)'vari, sağlam, cabeca letaif ile araste, biraz fenni bir vadi de taklit olunamadı. Bunun gibi, Lord Mak Ule (Mac Aule) yolunda, musahabe kılıklı, tatlı bir lisan ile efkâr-ı tarihiye ve felsefiyeyi de ifade edecek bir edibimiz de çıkmadı. Erbab-ı kalemimiz "cehd-i ekall" kanunu mucibince sehli’t-taklit olan vadilere ehemmiyet verdiler. Kırık cümleler, mülevven fikirler, na-menus ifadeler, sakat fikirler, sakim hisler, biraz "empresyonizm"i andırır tasvirler, olduğu gibi intihal edildi. Bunlar edebiyat-ı Garbiye değil onun döküntüleri veya tortularıdır. Bunların fevkinde hâlâ bir siyaset-i edebiyeye sahip olamadık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üslub-ı nahif, on beş yirmi sene evvel edebiyatımıza dâhil olmuştu. Bu, ara sıra alaim-i ihtizar gösteriyor ise de, yine bazen birdenbire canlanıyor, bununla beraber bu mücella üslup müteverrimdir; binaenaleyh mahkûm-i zevaldir. İrfan-ı umumi yükseldikçe kimsenin kırık cümlelerle, mülevven fikirlerle, namenus ifadelerle, sakat fikirlerle, sakim hislerle, biraz "empresyonizm"i andırır tasvirlerle iştigale vakti ve mecali kalmaz. Bunlar kâmilen bir adamın ilk defa Avrupa’ya seyahat edip avdedinde birlikte getirdiği bir hamule-i itiyadata benzer; itiyadat-ı mezkûrenin ne kabiliyet-i hayatiyeleri vardır, ne de tarz-ı iktibaslarında bir isabet. Seyyah birkaç defa daha Garp’a gidince mişvarını büsbütün değiştirir; kendisinin ilk seferinde ne kadar solak olduğunu anlar. &lt;i&gt;Aşk-ı Memnu&lt;/i&gt; edebiyatı işte buna benzer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vadi-i kadim -esami zikrinden ihtiraz edelim- başka esatizin yed-i sanatında bir oymacılığa, nakkaşlığa mübeddel oluyor. Zannediliyor ki bütün edebiyat bir nükte müsabakası demektir. Kelimelerle çok oynanıyor. Vakıa bu sayede lisana tasarruf ediliyor, Türkçemiz incecik bir sırma teli hâline geliyor; lakin edebiyat bundan ibaret değildir. Tasannu gayr-ı tabii bir haslettir. Ceyyid-i edebiyat daima bundan uzaklaşır. Seneka (Seneca)’ya kadar Latin edebiyatı ciyadetini muhafaza ediyordu. Bu münşi ile (kablelmilat birinci asır) inhitat-ı edebî Roma âleminde başlıyor. Seneka (Seneca), eslafı Latin üdebası gibi kalemini celadetle oynatamadığından daima kalanborlar arar, her fikrin aksini, zıddını, nakızını bulur, üslubunu sivriltir. Bunların cümlesi bir sıhhat-i edebiyeye delalet etmez. Vakıa bu vadi de güzeldir, hoştur, latiftir, ekseriya zariftir, belki munistir; lakin bir alamet-i inhitattır; birçok hasailin kahtını ima eder. Efkâr, ulvi; makasıt büyük; ihtisasat metin olursa üslup da bila-tasannu, sanatkârane olur. Nüktedanlık -tabiatıyla gelmiş nükteler, sanayi-i lafziye bir taraf- mesalih-i edebiyede entrika yapmak demektir. (Renan)’ın tarz-ı tahririni ne beğenirim! (Renan), asrının belki en büyük âlim-i lisan ve kelimeşinası olduğu hâlde hiçbir melabe-i lafziyeye tenezzül etmemiştir. Üslubu mevzun bir şelale gibi akar. Anatol Frans (Anatole France) de öyle değil midir? İşte bu iki üstat, en hakiki Fransız üslubunun mümessilleridir. Cehd-i ekall düsturuna menafi olduğu için bizde bunların tarzını taklit edenler çıkmamıştır. Halbuki "Absent" şuarasının esalibi hiçbir türlü murakabeye tabi olmadığından, derhal temeşşuk edilmiş, meydana sarı hülyalar, tirşe emeller, yeşil yurtlar, çarpık "sone"ler, afiyet-i fikriyeye delalet etmeyen bir yığın mensur şiirler, manzum nesirler, ilâ ahirihî gelmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Edebiyat bir kuyumculuktan ibaret değildir. Sanat zarif bir broşta, ince bir küpede, narin bir bilezikte görülebileceği gibi, bir-iki çizgiden ibaret bir krokide, bir tâk-ı bülentte, bir sarayın cephesinde, bir heykelde, bir köprüde, hâttâ bir "afiş"te, bir hadikada, yemek sofrasında, matbuhatta bile münceli olur. Bir zümre-i üdebamız ise sanatı münhasıran bir gerdanlıkta, bir oymalı, kakmalı masa üstünde görmek istiyorlar ki insaf değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şuraya kadar makalemizi mütalaa tenezzülünde bulunanlar maksadımızı anlamışlardır. Abdülhak Hamid bir şazzdır. Müşarünileyhin âsârından sarf-ı nazar, edebiyat-ı hazıramız bir -tecrübe- edebiyatıdır. Muallim Naci’nin edebiyatı, oldukça fasih olmakla beraber, fünundan ziyade edebiyata ehemmiyet veren "lise"lerdeki müstait talebenin kitabet-i imtihan varakalarına benzer. Herhalde bizde edebiyat "tecrübe" derecesini geçmemiştir. Bunların içinde iki formayı mütecaviz bir esere güçce tesadüf olunur. Şurasını kerraren söyleyelim ki, zamanımız için biz bu edebiyatı da nafi ve lazım görenlerdeniz. Eğer bu gibi kalem sahipleri yetişmese idi, maazah, edebiyatımız ve lisanımız pek törpülenmemiş kalırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençlerimiz arasında esamisini saydığımız seramedan derecesinde erbab-ı üsluba tesadüf edemediğimizin sebebi ise, devr-i Hamidî’nin efkârı tazyik etmesi olsa gerektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hülasa, akib-i feth ve zaferde şu istihale devrinden bütün bütün çıkmayı, sağlam, salim, tecrübe vadilerinin fevkinde, ezmine-i inhitatı tesciye eden küçüklüklerden uzak, bir reng-i millî ve mahalliyi haiz edebiyat vücuda getirmeye bakalım. Bittabi edebiyat arzu ile veya keyif ve hevesle husulpezir olmaz. Onun da çareyab-ı tevellüt olabilmesi için eşref saatte intizar etmesi tabiidir. Lakin bu muharebe gibi pek müstesna vekayiin ferdasında mümkünse biraz da bu eşref saati aramak bizim için bir hak değil midir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa mukallitliğinden berî, Acem irticaından baid, melaib-i elfazın fevkinde, hezeyan-ı mürteiş gibi emrazdan mücerret bir üslub-ı nevin ile, &lt;i&gt;İngiltere Edebiyatı Tarihi&lt;/i&gt; [Taine] gibi, &lt;i&gt;Hıristiyanlığın Menşei Tarihi&lt;/i&gt; [Renan] gibi, &lt;i&gt;Penguenler Adası&lt;/i&gt; [Anatole France] gibi, &lt;i&gt;File’nin Ölümü (Phile’nin Ölümü)&lt;/i&gt; [Pierre Loti] gibi, hattâ &lt;i&gt;David Koperfild (David Copperfield)&lt;/i&gt; [Charles Dickens] gibi bir kitap vücuda getirdiğimiz vakit yalnız lisaniyat ve edebiyata değil, saha-i medeniyette ve hattâ siyasiyatta bile kendimizi kurtulmuş addedeceğim.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Celal Nuri [İleri], "Edebiyatımızın veche-i azimesi", &lt;i&gt;Edebiyyat-ı Umumiyye Mecmuası&lt;/i&gt;, cilt 1, sayı 3-5, 1917, s. 57.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-4008495414470326304?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/4008495414470326304/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/edebiyatmzn-veche-i-azimeti.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/4008495414470326304'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/4008495414470326304'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/edebiyatmzn-veche-i-azimeti.html' title='Edebiyat kuyumculuktan ibaret değildir'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-xsovcR309fc/Tw6TiSPJ7NI/AAAAAAAAB5I/HTh79Yge5X8/s72-c/220px-Celal_Nuri_%25C4%25B0leri.gif' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-5254756667659106686</id><published>2012-01-12T02:35:00.001+02:00</published><updated>2012-01-12T02:35:50.680+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Edebiyatın fennî olmasından maksat</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-gFLGWsxHVZE/Tw4pzU7XjcI/AAAAAAAAB48/vvPRZcDeSv0/s1600/download%2B%25285%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="144" src="http://1.bp.blogspot.com/-gFLGWsxHVZE/Tw4pzU7XjcI/AAAAAAAAB48/vvPRZcDeSv0/s200/download%2B%25285%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Edebiyatın fennî olmasından maksat, hayalat-ı edibanenin fünun-ı meşhure nokta-i nazarından edilecek ihtisasat üzerine tasviri demek olacağını elbette biz dahi anlayacak isek de, terakkiyat-ı fenniyemizin henüz pek mukaddematında bulunduğumuzdan, bunun için daha biraz zaman müruru lazım gelecektir. Edebiyatın şiirden maada cihetlerinden ve bilhassa roman vadisinde fünundan istimdat Avrupaca gittikçe terakki etmektedir. Jules Verne nam müellif bütün romanlarını fünun-ı şetta esası üzerine bina ederek karilerinin o kadar mazhar-ı rağbeti olmuştur ki, mergubiyetin bu derecesini sair romancıların hiçbirisinde bulmak kabil olmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, bizim "Fennî Bir Roman" serlevhasıyla başlamış olduğumuz şu eser, Jules Verne'in romanlarından birisinin tercümesi değildir. Amerika'da birçok tetkikat ve keşfiyat ile uğraşmayı bir cinnet derecesinde ileriye vardırmış olan etıbbaya talikan Oscar Mişon nam Fransız muharririn kaleme almış bulunduğu "Aşk ve Galvanoplasti" nam makalesini esas ittihaz ederek şu romanı kaleme almaktayız ki, makale-i asliyeyi üç beş defa okuduğumuz hâlde her defasında kahkahalardan çatlamak derecesine gelmiş olduğumuz gibi, kendi kaleme alacağımız şu romanda dahi o letafetleri gaip etmedikten başka, onları birçok artıracağımızı da katiyen ümit eyleriz.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Ahmed Midhat Efendi, "Mukaddime makamında iki söz", &lt;i&gt;Fenni Bir Roman yahut Amerikan Doktorları&lt;/i&gt;.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-5254756667659106686?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/5254756667659106686/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/edebiyatn-fenni-olmasndan-maksat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5254756667659106686'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5254756667659106686'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/edebiyatn-fenni-olmasndan-maksat.html' title='Edebiyatın fennî olmasından maksat'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-gFLGWsxHVZE/Tw4pzU7XjcI/AAAAAAAAB48/vvPRZcDeSv0/s72-c/download%2B%25285%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-5263654020889606352</id><published>2012-01-12T02:01:00.002+02:00</published><updated>2012-01-12T02:01:28.188+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Mukaddimeden evvel neticeyi göstermek</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-TtiT9k9UcYw/Tw4h_ZCDj7I/AAAAAAAAB4w/wilSbn4QxAE/s1600/download%2B%25284%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="146" src="http://1.bp.blogspot.com/-TtiT9k9UcYw/Tw4h_ZCDj7I/AAAAAAAAB4w/wilSbn4QxAE/s200/download%2B%25284%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;i&gt;Ölüm Allah'ın Emri&lt;/i&gt; serlevhasıyla bu hikâyeyi tasvir eylediğim zaman en evvel hatırıma gelen şey, tahrir ve tasvir usulünü bu esaret belasından kurtarmak sureti oldu. "Nasıl kurtaracaksın?" mı dediniz? Nasıl kurtaracağım! Öyle hikâyeye mukaddime yaparak badehu erbab-ı mütalaayı "Aman bakalım daha ne olacak, alt tarafından ne çıkacak?" diye intizarlarda bırakmayacağım. Alt tarafından çıkacak olan neticeyi en evvel söyleyeceğim. Ama diyeceksiniz ki, bu hâlde hikâyeden hiçbir lezzet çıkmaz. Maşallah, niçin çıkmasın? Hikâyeye lezzeti muharrir verecek değil mi? Bakınız, ben lezzet vereyim de çıkar mı çıkmaz mı? Bir hikâyeyi okuduğunuz vakit "Aman alt tarafı ne imiş, neticesi nereye varacak?" diye intizarda kalmaya bedel "Aman bunun evveli ne imiş, bu netice neden çıkmış?" diye işin evveliyatını arayacaksınız. Bazıları diyorlar ki, İstanbul'da roman, yani imkân dahilinde hikâye tasvir ve tahririne ben başlamışım. Bu hüsn-i zanna teşekkür ederim. Öyle ise mukaddimeden evvel neticeyi gösterip de erbab-ı mütalaaya mukaddimatı aratmak yolunu dahi -hem de bihakkın- ben açmış olayım. Alınız hikâyenin neticesini:&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Ahmed Midhat Efendi, &lt;i&gt;Letaif-i Rivayat&lt;/i&gt;, 8. cüz, "Hikâyeden evvel iki söz".&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-5263654020889606352?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/5263654020889606352/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/mukaddimeden-evvel-neticeyi-gostermek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5263654020889606352'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5263654020889606352'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/mukaddimeden-evvel-neticeyi-gostermek.html' title='Mukaddimeden evvel neticeyi göstermek'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-TtiT9k9UcYw/Tw4h_ZCDj7I/AAAAAAAAB4w/wilSbn4QxAE/s72-c/download%2B%25284%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-7033785124014462583</id><published>2012-01-12T01:53:00.002+02:00</published><updated>2012-01-12T02:10:34.249+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Taallüm-i küfr dahi lazım imiş</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-8uaiMXW1IxQ/Tw4d2kCSpDI/AAAAAAAAB4k/pDvlWlCY6Ic/s1600/images%2B%252811%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="140" width="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-8uaiMXW1IxQ/Tw4d2kCSpDI/AAAAAAAAB4k/pDvlWlCY6Ic/s200/images%2B%252811%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Bir muharririn, tasvir edeceği şeyleri kendi memleketinin haricine isnat etmesi hiç de memnu olmadığı yeniden ispata muhtaç şeylerden değildir. Bu hâl, hakayık-ı bahire ve müsellemeden bir hakikattir. Elverir ki muharrir, tahayyülatını isnat edeceği memleketin ahval-i maddiye ve maneviyesine lüzumu kadar vâkıf olsun. Böyle olmadığı surette yazacağı şeyler bazı Avrupalı muharrirlerin bizim memalik-i şarkiyemize isnat eyledikleri eserler gibi olur ki, müsnedünileyh olan memleket ahalisi o eseri okudukları zaman kendileri yine hiçbir taallukunu görmeyerek düçar-ı hayret olurlar kalırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muharrir-i âciz şimdiye kadar &lt;i&gt;Hasan Mellah&lt;/i&gt; gibi, &lt;i&gt;Paris'te Bir Türk&lt;/i&gt; gibi, &lt;i&gt;Demir Bey&lt;/i&gt; gibi, &lt;i&gt;Acayib-i Âlem&lt;/i&gt;" gibi bir hayli romanlarını Avrupa memalik-i muhtelifesine isnat ve talik eylemiştir. Bunların kâffesinde, ait oldukları mahallerin hâlleri hakikate tamamıyla muvafık olarak tasvir edildiği, temine hacet görülemez. Zira aklam-ı intikat bilcümle asarımızı temyiz etmiş olduğu ve her mıntıkada bunların birçok cihetlerine birçok diyecek şeyler bulduğu hâlde, hakikate muvafakatları aleyhine kimse bir şey diyememiştir. Pek müşkül, âdeta muhal derecesinde müşküldür de onun için! Zira bir eserin şive-i ifadesi müntekidin tab'-ı selimine ve tarz-ı tasviri mizac-ı müstakimine tevafuk etmeyerek o vadide şikâyet yollu söz söylemek -başka türlü beyyine ve burhana lüzum görülmemek âdetinden dolayı- kolay olur ise de, mesela Geneve gölündeki kotra tenezzühü veyahut Laponya ahalisinin tarz-ı maişeti hakkındaki tasviratı "Böyle değildir" diye redde kalkışmak kolay olamaz. Çünkü insana "Burhanınızı getiriniz" derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir romanı harice isnat etmek vakıa onu "millî"likten çıkarır ise de, "nafi" olmak cihetine hiçbir zarar vermez. Hatta bir bakıma göre eserin o cihetini bir kat daha itmam etmiş olur. Zira roman okumaktan maksat nedir? Yalnız eğlence mi? Öyle bile olsa Avrupa zeminlerindeki vüsata nazaran eğlencesi de elbette daha ziyade olabilir. Yok! Roman okumaktan maksat insanın bilmediği şeyleri bu vesile ile öğrenmek midir? O hâlde bizim için öğrenmesi, hem de ne kadar mükemmeli mümkün ise o kadar mükemmel olarak öğrenmesi nafi olan sey mutlaka Avrupa ahvalidir. Gerek ahval-i hasenesi, gerek ahval-i seyyiesi! Zira kendi terakkiyat-i maddiye ve maneviyemiz emrinde istidlal, imtisal eylediğimiz şeyler hep Avrupa ahval-i maişet-i medeniyesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüsniyatını öğrenmeliyiz ki, ahz ve taklit edebilelim. Kubhiyyatını oğrenmeliyiz ki, ret ve tevakki mümkün olsun. Bir güftar-ı aliye gore imanın kemal-i hakikati nokta-ı nazarınca taallüm-i küfr dahi lazım imiş. Ta ki o çirkten bihakkin tevakki mümkün olsun. Doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa için "Gerek ahval-i hasenesi, gerek ahval-i seyyiesi" dedik. Evet! Her memlekette oldugu gibi Avrupa'da dahi ahvalin hem hasenesi hem seyyiesi vardır. Yalnız bizim müşahedemize göre değil! Kendi muharrirlerinin tasvirlerine göre de böyledir. Hem bu meselede gayet latif bir cihet daha vardir. Şu ki, bazı muharrirlere göre ahvalde "hasene" görülen şeyler diğer bazılarına gore "seyyie" ve buna mukabil bazılarının "seyyiat" addeyledikleri şeyler diğer bazılarına gore "hasenat"tırlar. Eğlencenin hatta faydanın da en büyüğü bizce işte bu tenakuz-ı tasavvur ve tasdiktedir. Binaenaleyh, kaleme almayı tasavvur eylediğimiz şu romanı işte bu nokta-ı nazardan tertip eyledik.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Ahmed Midhat Efendi, &lt;i&gt;Mesail-i Muğlaka&lt;/i&gt;'nın önsözünden.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-7033785124014462583?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/7033785124014462583/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/taallim-i-kufr-dahi-lazm-imis.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/7033785124014462583'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/7033785124014462583'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/taallim-i-kufr-dahi-lazm-imis.html' title='Taallüm-i küfr dahi lazım imiş'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-8uaiMXW1IxQ/Tw4d2kCSpDI/AAAAAAAAB4k/pDvlWlCY6Ic/s72-c/images%2B%252811%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-5600048759360500290</id><published>2012-01-11T07:36:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:38:45.885+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Tanzimat sonrasında vakıf kütüphanelerinin ahvali</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-MFhbkhiFkbQ/Tw0bq7Mps8I/AAAAAAAAB4Y/-SZuyVIoO7E/s1600/13_KS_turkiyenin_ilk_devlet_kutuphanesi.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="156" width="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-MFhbkhiFkbQ/Tw0bq7Mps8I/AAAAAAAAB4Y/-SZuyVIoO7E/s200/13_KS_turkiyenin_ilk_devlet_kutuphanesi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Asırlarca Osmanlı toplumuna ve eğitim kurumlarına hizmet eden vakıf kütüphaneleri, özellikle de Tanzimat'tan sonra, çeşitli sebeplerden dolayı eski fonksiyonlarını icra edemez hâle gelmişlerdir. Her ne kadar bu dönemde vakıf kütüphanelerinin ıslahı için bazı tedbirler alınmış ve düzenlemeler yapılmaya çalışılmışsa da bu konuda pek başarılı olunamamıştır. XVIII. asrın sonlarına doğru askerî alanda başlatılan ıslahat hareketleri ve bu ıslahatı desteklemek için tesis edilen eğitim kurumları vakıf kütüphanelerinin dışında yeni tip kütüphanelerin kurulmasını gerekli kılmıştır. Yeni açılan eğitim kurumlarında kurulan kütüphanelerin koleksiyonları, vakıf kütüphanelerinden farklı olarak, tıp ve mühendislik alanındaki, önemli bölümü Fransızca olan kitaplardan oluşmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, vakıf kütüphaneleri tamamen ihmal edilmemiş, devrin şartlarının elverdiği ölçüde ıslahları ve iyileştirilmeleri doğrultusunda birçok teşebbüste bulunulmuştur. Fakat imparatorluğun gittikçe bozulan ekonomisi bu kütüphanelerin ıslahı için gerekli mali kaynakların teminini güçleştirmiş, imkânlar ölçüsünde yapılan bazı teşebbüsler ise gerekli sonucu elde etmeyi sağlayamamıştır. XX. asrın başlarında vakıf kütüphaneleri artık sadece bazı araştırmacılara ve geleneksel eğitim veren medrese öğrencilerine hizmet veren bir kurum hâline gelmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf kütüphanelerinin karşılaştıkları problemler, çeşitli raporlardan, nezaretler arasında yapılan yazışmalardan, seyyahların müşahedelerinden ve gazete makale ve haberlerinden anlaşıldığına göre şu konularda yoğunlaşmaktaydı: Kütüphanelerin düzenli olarak açılmaması, hâfız-ı kütüblerin, aylıklarının kifâyetsiz olduğundan vazifelerini layıkıyla yapamamaları, vakıf personelinin görevlerini istediklerinde bir başkasına devredebilmeleri ve görevlerin babadan oğula miras olarak geçebilmesi, kütüphaneler şehir içinde dağınık bir durumda olduğundan istifadenin zorlaşması, vakıf kütüphanelerinin toplu kataloğu bulunmadığı için kitaplardan kolaylıkla yararlanılamaması ve bu kütüphanelerdeki kitapların uygun şartlarda muhafaza edilmemesinden durumlarının gün geçtikçe kötüye gitmesi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu problemleri çözmek bir anda mümkün olmadığından, imkânlar nisbetinde ve önem sırasına göre bazı tedbirler alınmaya çalışılmıştır. Tanzimat sonrası aydınlar arasında seslendirilmeye başlayan, Batıdaki örneklerine benzer bir umumi kütüphane kurulması taleplerinin karşılanması için yapılan teşebbüsler sonucunda Beyazıt’ta bir Kütüphane-i Umumi kurulmuşsa da pek başarılı olamamıştır. Ekte verilen belgelerde görüleceği gibi, fikrî planda her ne kadar yeterli hazırlıklar yapılmışsa da, imparatorlukta ekonomik durumun gittikçe kötüye gitmesi iyi bir sonuç alınmasını mümkün kılmamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul’un çeşitli semtlerine dağılmış olan, küçük koleksiyonlara sahip vakıf kütüphaneleri, vakıfların ekonomik durumlarının sarsılması ve bu koleksiyonların bakımı ve muhafazası için yeterli kaynak temin edememelerinden dolayı varlıklarını sürdüremez hâle gelmiş, bir kısmı kapanmış, bir kısmı da kitaplar için uygun olmayan şartlarda muhafaza edildiklerinden yok olmaya doğru gitmişlerdir. Bunun önüne geçmek için, bu tür koleksiyonların bir araya getirilmesi ve uygun koşullar altında korunması için yapılan teşebbüsler ekteki belgelerden görüleceği gibi vakıf kurallarının farklı yorumlanmasından dolayı önceleri mümkün olamamışsa da, imparatorluğun son döneminde bir dereceye kadar gerçekleştirilebilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf kütüphanelerinin ıslahı için yapılan en önemli teşebbüs, bu kütüphanelerin farklı nazırlıkların kontrolünden alınarak, önce Evkaf Nezareti bünyesinde kurulan bir birime bağlanması, bir süre sonra da mali kontrolü Evkaf Nezareti’nde bırakılarak, idaresinin bütünüyle Maarif Nezaretine bırakılmasıdır. Ancak, bu teşebbüs zamanla bir çift başlılık doğurmuş ve 4 Teşrinisani 1320/17 Ocak 1905 tarihli bir rapordan anlaşıldığına göre, bir süre devam eden bu ikili sorumluluk, kütüphanelerin düzenli işlemesi bakımından önemli bir mahzur oluşturmuştur. İmparatorluğun son demlerine kadar da bu problem sürmüştür. Bu makalede yayımlanan belgelerin bir bölümü bu çift başlılıktan dolayı kütüphanelerin idaresinde ortaya çıkan problemleri aksettirmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf kütüphanelerinin vakıf kurallarına göre düzenlenen personel sistemi zamanla, bazı kötü uygulamalardan dolayı kütüphanelere zarar vermeye başlamıştır. Vakıf sisteminde görevlerin ferağ ve kasr-ı yed usulüyle başkalarına devredilebilmeleri ve babadan oğula geçmesi yönündeki uygulama vakıf kütüphanelerinin çalışma düzenini bozmuştur. Bu şekilde, hafız-ı kütüblük niteliklerine sahip olmayan kimseler kütüphanelerde görev alabildiği gibi, bazen de yaşı çok küçük çocuklara babasının ölümü dolayısıyla bu görev verilebilmekteydi. Ancak, küçük yaşta bir çocuk bu görevi yerine getiremeyeceğinden, genellikle, kütüphane hizmetlerini belli bir ücret karşılığında tayin ettikleri vekiller vasıtasıyla yürütmekteydiler. Kendilerine babalarından hâfız-ı kütüblük görevi kalan ancak başka görevleri veya işleri olan bazı kimseler de yine hâfız-ı kütüblük görevini yerine getirebilmek için vekiller tayin etmekteydiler. XVIII. asırdan itibaren bu uygulamanın kütüphaneler için zararlı sonuçlar doğurduğu fark edilmiş ve birçok kütüphane kurucusu vakfiyelerinde görevin başkalarına devredilmesini yasaklayan maddeler koymuşlarsa da, vakıf teşkilatı içinde köklü bir geleneğe sahip olan babadan oğula görev devrini tamamen yasaklayamamışlar ancak bazı şartlara bağlamışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat'tan sonra Maarif Nezareti'nin hâfız-ı kütüblük görevine tayin işlemini kontrol altına almaya ve bu uygulamaya bir son vermeye çalıştığı görülmektedir. Ancak, ekte verilen yazışmalardan ve yapılan tenkitlerden, bu konuda pek de başarılı olunamadığı görülmektedir. Ekte verilen bazı belgelerden anlaşılacağı üzere, vakıf kütüphanelerinin düzenli işlememesi ve vaktinde açılıp kapanmamasının en önemli sebebi, kütüphane çalışanları için vakfiyelerde tayin edilen ücretlerin zamanla yetersiz hâle gelmesidir. Bu sebeple, hâfız-ı kütübler kütüphanelerdeki görevlerini ikinci plana atmışlar ve hayatlarını sürdürebilmek için başka işler yapmaya başlamışlardır. XVIII-XIX. asırda bazı kütüphane kurucularının böyle bir durumun ortaya çıkmaması için, bulundukları döneme göre yüksek ücret tespit etmeleri de, maalesef gittikçe kötüleşen ekonomik şartlar yüzünden yeterli olamamış ve bu kütüphanelerde çalışan görevliler bile zor duruma düşmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ne kadar kütüphanecilerin mali durumunu iyileştirmek için tatmin edici bir çözüm getirmek mümkün olamamışsa da, ekteki bazı belgelerden anlaşılacağı gibi, yine de kütüphanelerin günün belli saatlerinde düzenli açılabilmesi için bazı tedbirler alınmış ve bu tedbirler uygulamaya çalışılmıştır. Vakıf kütüphanelerinin idaresini düzenlemek için Ramazan 1298/Ağustos 1881 yılında çıkarılan talimatnamenin ilk maddesi bu konuya bir çözüm getirmeyi hedeflemektedir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Birinci Madde: Kütüphaneler daima öğleden bir saat evvel açılıp öğleden üç saat sonra kapanacak ve şu dört saat zarfında hâfız-ı kütübler kütüphanelerinde bulunacaklardır."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha sonraki yıllarda bu konuda yapılan şikâyetlerden "talimatname"nin talimatlarına pek uyulmadığı anlaşılmaktadır. 4 Teşrinisani 1320/17 Ocak 1905 tarihli bir raporda "Maruf olan kütüphanelerden başka cevami-i şerife ve türbeler derununda da birçok kütüphaneler vardır ki, kısm-ı küllisinin küşad olduğu malum değildir" şeklinde mizahi bir üslupla bu konuya değinilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vakıf kütüphanelerinde kataloglamanın XVI. asra kadar ulaşan bir geleneği varsa da bu katalogların daha ziyade koleksiyonu korumaya yönelik oluşu, son dönemde daha ziyade okuyucuya yönelik katalogların hazırlanması yönünde taleplerin oluşmasına sebep olmuştur. Hazırlanan devr-i Hamidî katalogları uzmanlarca yeterli görülmemiş ve bu konuda Batı tecrübesinden daha önce yararlanan Mısır’dan faydalanma gayesiyle bazı yazışmalar yapılmış, İstanbul kütüphanelerinin toplu kataloğu hazırlanması yönünde yapılan bazı teşebbüsler sonucunda birkaç örnek ortaya çıkmışsa da, Cihan Harbinin doğurduğu olumsuzluklardan dolayı iyi bir sonuç alınamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: İsmail E. Erünsal, "Tanzimat sonrası Türk kütüphaneciliği ile ilgili belgeler", &lt;i&gt;Osmanlı Araştırmaları&lt;/i&gt; XXXI (2008)&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-5600048759360500290?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/5600048759360500290/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tanzimat-sonrasnda-vakf.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5600048759360500290'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5600048759360500290'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tanzimat-sonrasnda-vakf.html' title='Tanzimat sonrasında vakıf kütüphanelerinin ahvali'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-MFhbkhiFkbQ/Tw0bq7Mps8I/AAAAAAAAB4Y/-SZuyVIoO7E/s72-c/13_KS_turkiyenin_ilk_devlet_kutuphanesi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-6687277071573325890</id><published>2012-01-10T05:39:00.002+02:00</published><updated>2012-01-18T21:02:29.149+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ermeniler'/><title type='text'>Tehcir sırasında öldürülen Ermeni mebuslar</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-FGCOlUcvwI8/Twuy2zyw7VI/AAAAAAAAB4M/rMvAyPGptFg/s1600/Krikor%2BZohrab.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-FGCOlUcvwI8/Twuy2zyw7VI/AAAAAAAAB4M/rMvAyPGptFg/s200/Krikor%2BZohrab.jpg" width="142" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Tehcir sırasında ölen Ermeni mebuslar konusu, olayların yaşandığı günden bugüne üzerinde en çok konuşulan konulardan biri olmuştur. Öyle ki, Ermenilerin bugün dahi yas günü olarak andıkları ve iddia ettikleri soykırımın başlangıç günü olarak kabul ettikleri 24 Nisan 1915 tarihi, işte bu Ermeni mebusların tutuklandıkları günün tarihidir. Bu tarihte ülke içinde yıkıcı faaliyetlerde bulunmaları nedeniyle kapatılan Ermeni komitelerinin yöneticileri ile bu komitelerle ilişkileri olduğu bilinen bazı Ermeni mebuslar Osmanlı hükümeti tarafından tutuklanmış ve yargılanmak üzere Diyarbakır Divan-ı Harb-i Örfi’ye gönderilmiştir. Ancak, bunların birçoğu gönderilme esnasında gerek hastalık ve gerekse çetelerin saldırıları nedeniyle ölmüşlerdir. Talât Paşa da, üzerinde çokça konuşulan konulardan biri olan Ermeni mebusların öldürülmesi meselesine değinme gereği duymuştur. Paşa bu konuda ilk olarak şunları ifade etmektedir: "Anadolu'nun çeşitli yerlerinden sevkıyat başlayınca, bu İstanbul'daki Ermeniler arasında ve özellikle komitelerde büyük şaşkınlık yarattı. Ermeni komitelerinin yönetim merkezi yani dış örgütün beyni, İstanbul'da bulunuyordu. Bu şehir aynı zamanda bütün askerî hareketlerin de merkeziydi. Dolayısıyla genel karargâh, Boğazların savunmasını örgütlemek üzere, buyruğu altında olan polis müdürlüğüne, komite işleriyle uğraşan herkesi tutuklayıp sıkıyönetim bölgesi dışına götürme emri vermiştir. Bu emir verilir verilmez polis müdürü bana haber verdi. Hepsi bir gecede tutuklanarak Konya'ya gönderildi. Sonradan gönderilen soruşturma komisyonu tarafından bunların kendilerini Ankara'ya, savaş divanına götürmekte olan jandarmalar tarafından vuruldukları saptanmıştır. Bunun üzerine bu jandarmalar ölüm cezasına mahkûm edilmişlerdir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talât Paşa, bu sözlerinin devamında, birçok defa uyardığını söylediği Erzurum mebusu Ermeni Varteks Efendi’ye İstanbul'u terk etmesini önerdiğini ve bunun için kendisine para yardımında bulunmayı dahi teklif ettiğini söyler. Paşa, ailesinin de haberdar olduğu bu gelişmeler sonunda Varteks'in İstanbul'dan ayrılmaya yanaşmadığını ve İstanbul'daki komite teşkilatından olması nedeniyle yerini terk etmek istemediğinin sonradan anlaşıldığını belirtir. Bunun üzerine Varteks, tutuklanarak Divan-ı Harbe verilmiş ve yargılanmak üzere Diyarbakır’a gönderilmiştir. Varteks Efendi'yle birlikte tutuklananlar arasında mebus Zöhrab Efendi de bulunmaktadır. Talât Paşa, özellikle mebusların başka yerlere götürülüp yargılanmaması için çabaladığını ancak yine buna da engel olamadığını şu sözlerle anlatmaktadır: "Bunlar göç ettirme (tehcir komisyonu) komisyonunda bulundukları için, gönderilmelerine engel olmak istedim. Fakat askerî makamlar tarafından yola çıkarılmışlardı. Yapılan soruşturmadan anlaşılıyor ki, Ahmet (Çerkes) ve Halil adında iki serserinin saldırısına uğramışlardır; bu sonuncular savaş divanı tarafından ölüme mahkûm edilmiştir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Talat Paşa’nın, gönderilmemeleri için uğraş verdiğini söylediği Varteks ve Zöhrab konusunda, döneme ilişkin hatıralarını yazan Hüseyin Cahit Bey, Talât Paşa’dan farklı olarak şunları yazmıştır: "...bir sabah çok erkenden evime bir konuk gelmişti. Zöhrab Efendi ile, Meclis'in ilk günlerinden başlayarak tanışırdım. Kendisi çoğunlukla muhalifler arasında bulunurdu. Ama İttihatçılarla bağımsızlığını koruyarak iyi konuşurdu. Siyasal ahlak, insana her zaman duraksama aşılamakla birlikte, kendisi çok zeki, sevimli, görüşmesi tatlı bir adamdı. O güne kadar hiç görmemiş olduğum Madam Zöhrab'ı pek üzgün ve heyecanlı bir hâlde buldum. Anlattığına göre, Zöhrab, Ermeni mebuslardan Varteks'le birlikte tutuklanarak, Diyarbakır Harp Divanı'nda yargılanmak üzere yola çıkarılmıştı. Kadın, kocasının Diyarbakır'a gönderilmeyerek İstanbul'da duruşmasının yapılmasını, birlikte rica etmek üzere Talât'a gitmemizi istiyordu. Bu olay, zihnimde Ermeni sorunu üzerine var olan kuşkuları bütün bütün arttırdı. Zöhrab ile Varteks'in tutuklanmaları, Diyarbakır'a gönderilmeleri için ortada pek önemli nedenler olması gerekliydi. Talât, Varteks'i pek severdi. Kaba, saf diliyle her düşündüğünü sakınmadan haykıran Ermeni komitecisi Varteks'e Talât güvenirdi de. Çünkü onda bir yüreklilik, mertlik ve ilkelerine bağlılık görürdü. Talât, Varteks'in Ermenilik amacı uğrunda çalıştığını bilirdi. Ama Varteks, bunu kişisel bir çıkar sağlamak amacıyla değil, katıksız bir ulusal ülkü diye, özveriyle yaptığı için, karakter dürüstlüğünden ötürü karşısındaki düşmanı değerlendirirdi. Varteks, tutuklanıp Diyarbakır'a gönderilirse artık oradan geri gelmeyecek demekti. Çünkü böyle bir işleme uğrayan Varteks, onu hiçbir zaman bağışlamayacak ve hükümetin kendilerini okşayarak, tatlıca yöneterek zararlarını hafifletme yolundaki siyasası artık geçersiz kalacaktı. Bu düşünceler bana, hükümet katında yapılacak girişimin bir yarar sağlamayacağını anlattı. Ama zavallı kadının umutsuzluk ve acısı kalbime o kadar yufkalık veriyordu ki, kendisiyle birlikte Talât'ın evine gitmek önerisini geri çeviremedim. Talât henüz uykudaydı. Yarı uyanmış bir hâlde yanımıza indi. Madam Zöhrab'ı yanımda görünce işi hemen anlamış olması gerekirdi. Ama Harp Divanınca gösterilen istek üzerine Zöharp'ın gönderildiğini, bunu geri almak olanağının bulunamayacağını yerinerek belirtti. Merak etmemesi için kadına incelikle bir şeyler söyledi. Ne var ki Zöhrab da, Varteks de bu yolculuktan geri dönmediler. Yolda onları öldürmüş olan çete başkanını Dördüncü Kolordu Komutanı Cemal Paşa yakalatmayı başardı ve astırdı."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I. Dünya Savaşı’nda yedek subay olarak Suriye’de bulunan ve burada Dördüncü Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın özel kâtipliğini yapan Falih Rıfkı (Atay) da anılarında, Ermeni mebusların öldürülmeleri konusuna değinmiştir. Atay, Suriye valisi Cemal Paşa’nın bu iki Ermeni mebusu kurtarmak için Talât Paşa’ya telgraflar çektiğini fakat bu konuda kendisinden bir türlü olumlu yanıt alamadığını belirtir. Falih Rıfkı, bu süreci anılarında şöyle anlatmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;i&gt;Cemal Paşa, "Bunları bırakınız, Lübnan'a göndereyim. Hiçbir ziyanı olmaz" diyordu. Talât Paşa, Zöhrab ile Varteks'in tehlikede olmadıklarını temin ediyor, yalnız "Bir defa mahkemeleri lazımdır. Alıkoyamayız" diyordu. Kumandan son şifreyi Baron Oteli'nin alt salonunda ikisine de gösterdi. Zöhrab ağlamaya başladı. Varteks kapı önünde benim boynuma sarılmış, "Ben ne ise, fakat bu adamı göndermeseler" diyordu. Ve birden yüzüme baktı: "Bazen içimden eski Varteks, komitacı Varteks başını kaldırıyor, 'Sus bre adam, ne olursa olsun' diyor. Sonra genç karımı düşünüyorum. Şimdiki miskin Varteks eski komitacının belini büküyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkisi de gittiler. Birkaç gün sonra Çerkes Ahmet ve Nazım çetesinin Zöhrab'la Varteks'i yolda öldürmüş olduklarını haber aldık. Cemal Paşa bunu hazmedemedi. Çerkes Ahmet, &lt;i&gt;Mizan&lt;/i&gt; gazetesi yazarı, Zeki Bey'in katili olan iki fedaiden biri idi. Kudüs'e dönmüştük. Bir gün Halep valisinden, galiba Celal Bey, bir şifre geldi. Vali diyordu ki: "Çerkes Ahmet Bey'le Nazım Bey bana geldiler. 'Suriye'de Ermenilerin korunmakta olduğunu işitiyoruz, anlaşılan Cemal Paşa’nın işe yarar adamı yok, bize bıraksın haklarından gelelim!' dediler." Tam fırsatı idi. Cemal Paşa hemen ikisinin de tevkif olunmasını emretti. Fakat Çerkes Ahmet'le Nazım, durumu kavramış olduklarından, ilk trenle İstanbul'a hareket etmişlerdi. Cemal Paşa çılgın, Adana'ya, Afyon'a şiddetli emirler yağdırıyordu. İki arkadaş İstanbul'a can atmışlardı. Merkez kumandanına emir verdi: "Bütün mesuliyeti bana ait olmak üzere derhal bu iki adamı eşyalarıyla Şam'a yollayınız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merkez-i Umumi bırakmıyordu. Talât Paşa ile şifreli yazışmaları başladı. Talât Paşa nihayet, "Bu vesileyle onlardan kurtulmuş oluruz" kararını vermiş olacaktı. İki arkadaş Şam’a geldiler. Fakat İstanbul'dan müdahalenin ve aracıların eksik olduğu yoktu. Çerkes Ahmet ve Nazım'ın eşyaları açıldığı zaman, çantalarında kadın yüzüğü, küpe ve mücevher buldular. Harp Divanı'nın eline mükemmel bir silah geçmişti, bu iki serserinin bir ideal için fedakârlık değil, zengin olmak için cinayet işlemiş oldukları belli idi. İstanbul'dan iltimas telgrafları yağıyor. Şam Harp Divanı'na sürat emirleri gidiyordu. Harp Divanı 24 saat içinde iki azılının idam kararını verdi ve mazbatasını Kudüs'e yolladı. Kumandanların böyle idam kararlarını önce yerine getirmek, sonra Başkumandanlığa haber vermek yetkisi olduğunu yazmıştı. Zöhrab’la Varteks’in katilleri ertesi gün Şam'da asılmıştı.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı dönemde Cemal Paşa’nın kurmay başkanlığı görevini üstlenen Ali Fuat (Erden) de, yazmış olduğu anılarında bu konuya değinmiştir. Ali Fuat Bey, Halep valisinin Ermeni mebusları öldüren bu iki çeteciyi yakalayarak, Cemal Paşa’nın bunlar hakkında vereceği emri beklediğini, fakat Cemal Paşa’nın valiye “Bunları tahliye ediniz" dediğini söyler. Ali Fuat Bey devamında, "Halil ve Ahmet bilinen kanlı komitecilerdi. Bunların tevkif edilmelerini ve Divan-ı Harbe verilmelerini Ordu Kumandanından rica ettim: "Zat-ı devletiniz âyan azasını kimseye sormadan idam buyurdunuz. Bu komitecileri idam etmek, âyan azalarını idam etmekten daha güçtür ve daha büyük celadet ve kudret ister. Zat-ı devletiniz bu celadet ve kudreti gösterebilirsiniz ve göstermelisiniz" dedim. Cemal Paşa kabul etmedi. Ben ısrar ettim. Avusturya Viktorya Sarayı’nın Doğu Ürdün (Mavera-yı Şeria) ufuklarına bakan salonda idik. Akşam oluyordu. Akşamın loşluğunda Ordu Kumandanıyla Erkân-ı Harbiye Reisi arasında dramatik bir konuşma cereyan ediyordu. Ali Fuat'ın (Erden) sesi gittikçe yükseliyor, Cemal Paşa’nın sesi gittikçe yavaşlıyordu. Cemal Paşa çekinmekte ve çekingenlik göstermekte idi ve "Fuat Bey! Yapamam yapamam" diyordu. Ordu Kumandanını ikna edemedim. Yarım saat sonra Falih, karargâh telgrafhanesinden çekilmiş bir telgraf getirdi. Cemal Paşa, Halep valisine, Halil ve Ahmet Beylerin tevkif edilerek koruma altında Şam’a gönderilmelerini emretmişti."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Fuat Bey, bu ifadeleriyle birlikte, Falih Rıfkı’nın da sözünü ettiği çeteciler Ahmet ve Halil’in yakalanış sürecini anlatır. Bu ikisinin asılmasının salt Cemal Paşa’nın ısrarlı takibiyle değil, İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi’nin de isteğiyle gerçekleştiğini ifade etmeye çalışmıştır. Ali Fuat Bey’in bu konuda yaptığı yorum bir hayli ilginçtir: "Galiba İttihat ve Terakki Merkez-i Umumisi de belki şu düşünceyle bu adamlardan kurtulmak istedi: Cellatlara ve katillere karşı minnet borcu ağırdır. Onlar kendilerine ihtiyaç duyduklarını belirtenlere ve kendilerini kullananlara tahakküm etmek isterler. Kirli işlerde kullanılan vasıtalar ihtiyaç ve kullanım zamanında lüzumludurlar; fakat kullanıldıktan sonra baş üstünde taşınmayıp ortadan kaldırılmaları gerekir (tuvalet kağıtları gibi)."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslına bakılırsa, savaş yıllarında Zöhrab ve Varteks Efendiler dışında da sürgün edilen Ermeni mebuslar vardı. İttihatçı muhalifi olan Mevlanzade Rıfat anılarında, bunlardan bahsederek, İttihatçıların bunları sürmek mecburiyetinde kaldığını ve sonraki süreçte de bunlardan kurtulmak maksadıyla imha ettiğini iddia etmektedir: "İstanbul'da Zöhrab ve Varteks ile Diran Kelekyan gibi herkesin tanıdığı, hürmet ve itibar gösterdiği ilim ve fikir adamlarını sürmek mecburiyetinde kalmışlardı. Zöhrab ve Varteks Efendileri Halep-Diyarbakır, Kelekyan’ı Çorum ve Amasya'ya göndermişlerdi. Hazaf Zartaryan, Çalkilyan, Dr. Dağararyan gibi ileri gelenleri de Diyarbakır yolunda Çim deresi adıyla tanınan yerde imha eylemişlerdi."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İttihatçılara karşı muhalifliğiyle bilinen yazarlardan Ahmet Refik (Altınay) da bu konuya Mevlanzade’nin bakış açısıyla yaklaşmaktaydı. Ahmet Refik, Cemal Paşa’nın Eskişehir’e bir telgraf çekerek Çerkez Ahmet’in yakalanmasını istediğini yazar ve Cemal Paşa’nın bu tavrına karşı şaşkınlığını dile getirir, çünkü Ahmet Refik’e göre, bu şahıs İttihatçıların gözbebeğiydi ve İttihatçıların onu yakalamaya çalışmasının bir nedeni olmalıydı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Nihayet o da anlaşıldı: Çerkez Ahmet, Ermenilere karşı arkadaşı Nazım ve Halil ile beraber birçok fecaatler ika eyledikten sonra, Cemal Paşa’nın mıntıkasına gitmiş, orada yığınlarla Ermenileri görünce hayret etmiş. Askerce bir selam ifasından sonra, 'Emir buyurun. Bir teşkilat yapalım. Bunları da temizleyelim' demiş, Cemal Paşa razı olmamış. O sırada İstanbul mebusu Zöhrab, Vartakes ve diğer refikleri de İstanbul'dan sürülmüşler, Halep'e gelmişler. Ateşîn zekâsı, feyyaz dimağı, hassas ruhuyla milletinin saadetine şahsi heveslerini feda eden Zöhrab, Cemal Paşa'nın huzuruna çıkmış. Kendilerinin Diyarbekir Divan-ı Harbine gönderileceklerini yana yakıla, ağlaya sızlaya anlatmış. O kadar acı gözyaşları dökmüş ki, Cemal Paşa da rikkate gelmiş, kendilerini muhafaza edeceğini vadetmiş. İstanbul'a Dâhiliye Nâzırı Talât'a bir telgraf çekmiş. Bu mesele kapanıncaya kadar Zöhrab ve arkadaşlarını ortadan kaybedeceğini, mesele yatışınca meydana çıkaracağını söylemiş. Talât razı olmamış. Diyarbekir'e gitmeleri için ısrar etmiş. Nihayet Cemal Paşa, arzusunun hasıl olmadığını görünce, Talât'tan gelen telgrafnameyi memurlarına bırakmış, 'Bunu ben hareket ettikten sonra kendilerine gösterin' demiş ve hareket etmiş. Zöhrab ve refikleri müteessir ve dilhun, bir araba ile Diyarbekir'e doğru yola çıkmışlar. Nihayet yolda Çerkez Ahmet'in çetesine rast gelmişler. Çerkez Ahmet, bu zavallı mütefekkirleri birer hamlede perişan etmiş. Cemal Paşa, bunu haber alınca fena hâlde kızmış. Çerkez Ahmet'in tevkifini emretmiş, mesele bundan ibaretmiş."&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Gültekin Genç, "II. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e hatıralarda Ermeni sorunu", yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Dokuz Eylül Ünv., 2007, s. 24-30&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-6687277071573325890?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/6687277071573325890/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tehcir-srasnda-oldurulen-ermeni.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/6687277071573325890'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/6687277071573325890'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tehcir-srasnda-oldurulen-ermeni.html' title='Tehcir sırasında öldürülen Ermeni mebuslar'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-FGCOlUcvwI8/Twuy2zyw7VI/AAAAAAAAB4M/rMvAyPGptFg/s72-c/Krikor%2BZohrab.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-1096757068329097052</id><published>2012-01-10T01:03:00.000+02:00</published><updated>2012-01-14T07:01:00.735+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Vedat Türkali'nin gözünden Kıvılcımlı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-B03eBAxNm8M/TwtviZa-W8I/AAAAAAAAB30/8oyiJbWFliE/s1600/download%2B%25283%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="191" src="http://1.bp.blogspot.com/-B03eBAxNm8M/TwtviZa-W8I/AAAAAAAAB30/8oyiJbWFliE/s200/download%2B%25283%2529.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;Seçil Çavuş ve Okay Bensoy'un &lt;i&gt;Doğudan&lt;/i&gt; için Vedat Türkali'yle Kıvılcımlı &lt;a href="http://okaybensoy.blogspot.com/2009/12/vedat-turkali-ile-soylesi.html"&gt;söyleşisi&lt;/a&gt; burada da dursun.&lt;br /&gt;&lt;blockquote&gt;&lt;b&gt;Kıvılcımlı Üzerine Acemice Bir Giriş&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın, geliştirdiği tarih tezi ile “Türk solu”na bir tarih bakışı kattığı söylenebilir. Bir medeniyetten ötekine geçiş aşamasını önemsediği tarih çalışmalarının anahtar kavramları tarihsel devrim ve sosyal devrimdir. Tarihsel devrim, eski egemen sınıfı yıkıp yerine yeni bir sosyal sınıfı geçirmeyi, bir üretim tarzı değişikliğini sağlayamadığından medeniyeti kurtaramaz; sonuç olarak ya medeniyetler yıkılıp yeniden kurulur ya da eski medeniyet rönesansa uğramış olur. Modern çağa gelindiğinde tarihsel devrimler süreci sona erer, sosyal devrimler tarihi başlar. Çünkü modernlikle birlikte insanlığın edindiği bilinç ve teknik kazanımlar eski gerici sosyal sınıfı devirip medeniyeti kurtaracak yeni bir sosyal sınıf imkanı sağlayabilmektedir. Kıvılcımlı, bir medeniyetten ötekine geçişi mümkün kılacak unsur olarak üretici güçlere (teknik, coğrafya, tarih, insan üretici güçler) vurgu yapar. Tarihin aydınlığa kavuşabilmesi için, teknik üretici güce yüklenen aşırı önemin kırılması, insan üretici gücün öne çıkması gerektiğini belirtir. Teknikle insan arasında yaptığı ayrım “barbarlık” kavramına verdiği önemde özellikle açığa çıkmaktadır. Kıvılcımlı için barbarlık, belli bir toplumsal aşamaya verilen addan öte ahlaki anlamlarla yüklüdür, birtakım ahlaki özelliklerin bütünüdür. Söz konusu aşama geçildikten sonra da bu özelliklerin devam ettiğini düşünür. Bu özellikler; dürüstlük, kendi toplumu içinde (yurttaşına karşı) hoşgörü sahibi olmak, eşitlikçiliktir. Kıvılcımlı, teknik ilerlemeden ziyade, belirtilen “ahlaki özelliklerle yüklü barbarlığın” tarihi belirlediğini, onun “maddesi”ni oluşturduğunu söyler. Yani Kıvılcımlı'nın barbarlığa ahlaki yaklaşımı insan-teknik arasında yaptığı ayrıma açıklık getirmektedir; tersinden söylersek, insanla teknik arasındaki ayrımdan özcü bir ahlaki anlam çıkartmaktan bahsetmemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türkiye analizleri çerçevesinde “ordu”nun konumunu da bu bağlamda ele alır Kıvılcımlı. Genel olarak üstün ahlaki niteliklere ve ilkel sosyalizm geleneğine sahip “barbar savaşçıları” olarak gördüğü ordunun, bu tarihsel misyonunu modern Türkiye’de sürdürdüğünden bahseder. Dolayısıyla devrim konusunda Türkiye’ye özgü bir değerlendirme sunmaktadır. Kıvılcımlı’ya göre Türkiye’de ordu, her modernleşme hareketine “motor ve öncü kesilmiştir”. İktidarı alaşağı ederek ama toplumun sınıf yapısını değiştirmeyerek, ordunun yaptığı tarihsel devrimdir. Böylelikle Kıvılcımlı, Türkiye özelinde modern çağda da tarihsel devrimin olabilirliği sonucuna ulaşır. Kıvılcımlı’ya göre devrimin öz gücü her zaman işçi sınıfı olmakla birlikte, Türkiye söz konusu olduğunda insan üretici gücün bir unsuru olarak “vurucu güç” de hesaba katılmalıdır. Vurucu güç ile kastettiği ordu tarihsel devrimi gerçekleştirdikten sonra işçi sınıfı ön plana geçer; ve güçlü bir işçi sınıfı mevcutsa tarihsel devrim sosyalist devrime dönüşebilir. Kıvılcımlı’nın 27 Mayıs darbesinden sonra Cemal Gürsel’e çektiği kutlama telgrafını, 12 Mart müdahalesine “Ordu Kılıcını Attı” başlıklı yazıyla verdiği tepkiyi bu açıdan değerlendirmek gerekir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın din konusuna yaklaşımı da tarih çalışmalarından bağımsız değildir. Kıvılcımlı’ya göre din toplumsal bir olaydır. Toplum dini yaratır. Ancak toplum dini etkilediği gibi, din de toplumu etkiler. Böylelikle din, insanların düşünce ve davranışlarına, kişiler üstü güçlerin etkilerinin yorumlanarak uygulandığı teorik bir dünya görüşü ve pratik bir evren düzenine karşılık gelir. Belli bir dinin belli bir toplum tarafından alımlanması belli bir medeniyet düzeyine ulaşmayı gerektirmektedir. Bu açıdan Kıvılcımlı’ya göre Müslümanlık, Türk toplumunda, sınıfsız toplum davranış ve düşüncelerini, sosyal sınıflı toplum davranış ve düşüncelerine doğru değiştirmiştir. Müslümanlık'la birlikte, yazılmamış Türk Töre’si yerine, sosyal sınıf münasebetlerini haklı çıkarıp düzenleyen yazılı dogmalar geçmiştir. Nitekim Kıvılcımlı Eyüp Sultan Konuşması’nda, Hz. Muhammed’in “ben peygamberlerin sonuncusuyum” sözünün toplumsal düzeni kuran yasaların dünyevileşmesine işaret ettiğini belirtmiştir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukarıdaki açıklamalardan yola çıkarak Kıvılcımlı’nın tezlerini üç eksende toplamak mümkün:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1) Tarih tezi ile sol düşünceye kattığı tarih bakışı, diyalektik materyalizmin temel önermelerinden uzağa düşmemek ve disiplinin içine saplanıp kalmamak kaydıyla ayrıntılı bir antropoloji metodolojisi, &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2) Türkiye özelinde orduyu devrim stratejisinin bileşeni olarak konumlandırması (insan üretici- vurucu güç), &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;3) Sol-Müslümanlık bahsi çerçevesinde dine getirdiği sosyalist ve kapsayıcı-kapsamlı yorum. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğudan Dergisi olarak, Kıvılcımlı'nın dava arkadaşı Türkiye solunun bilge ismi Vedat Türkali ile özelde bu üç başlık üzerinden bir söyleşi gerçekleştirdik. &lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorularımız, bu üç meseleyi merkeze alarak Kıvılcımlı’nın Anadolu’da yerlici bir direniş kültürünün öznesi olarak görülüp görülemeyeceğini tartışmaya çalışıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğudan: &lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın örgütçü kişiliğinden ve özel anılarınızdan yola çıkarsak; 27 Mayıs ve 12 Mart'ta onun ordu-siyaset ilişkisine bakışı nasıldı? Kıvılcımlı'nın yukarıda özetlemeye çalıştığımız tezlerini yeniden düşündüğümüzde, bugün onun gözünde ordu yine temel bir önem taşır mıydı? Ordu-sivil ilişkilerine bugün nasıl bakardı? Sizce, alternatif bir çıkış arayacak sol, bugün ordu-siyaset ilişkisine nasıl yaklaşabilir?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Vedat Türkali:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs’ı, o günkü bütün sol gibi coşkuyla karşıladı Doktor Hikmet... Daha ilericisini de bekler oldu. ’58 Yılında, ben Sultanahmet Cezaevi’nden, o günkü infaz yasası gereği, Ankara Yarı Açık Matbaa Cezaevi'ne gönderileceğim sırada yaptığımız uzun konuşmada, ülke için beklentileri konusunda, “Bu heriflerin (Ankara’daki yöneticileri diyor) iki temel sorun var başlarında; biri ordu, öteki Kürt sorunu... Türkiye’de bir şey patlak verecekse, bu iki yerden verecektir.” demişti. Ordudan gelmiş biri olarak benim olası görmediğim 27 Mayıs, onun beklediği bir olaydı yani. Bu bekleyiş, onun tarih araştırmalarından, özellikle de Osmanlı toplum yapısına bakış açısından kaynaklanıyordu. Sonraki ilerici bekleyişi de, salt 27 Mayıs coşkusundan doğan umma, bekleme olgusu değildi. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir anımı daha anlatacağım: Yeni Anayasa hazırlıklarının yapıldığı günlerde, birgün heyecanla Nişantaşı, Şair Nigâr Sokak’ta oturduğumuz eve geldi. Ona göre, askerleri gene kandırıyorlardı! Yaptırılmak istenen Anayasa, finans kapitale bağımlı, tefeci-bezirgân düzeni emperyalist Batı’ya entegre etme çabasındaki bir NATO oyunuydu. Ankara’daki Milli Birlik Komitesi’nin başındaki Cemal Gürsel’e gidip tutulan yolun yanlış olduğunu anlatacak, Vatan Partisi çizgisindeki “doğru yol”u gösterecektik onlara! Teorik açıdan nice doğru olursa olsun, böyle bir girişimin boşuna olacağını ne kadar söylediysem de dinletemedim. Ankara’ya bir başkasıyla gidip, orada benim en eski arkadaşım, Doktor’a da çok saygılı olan Sefer Aytekin’i alıp birlikte Cemal Gürsel’e çıkmışlar. Kapısında saatlerce bekletilmişler. İzzet Cebe, ‘51 TKP davasının baş yargıcı ve MİT sorumlusuydu, gelip girmiş Gürsel’in odasına... Bunlara da yol görünmüş; eli boş dönmüşler sonunda. Yazılarını okuduysanız, finans kapital-tefeci-bezirgân egemenliğine karşı zaman zaman ilerici adımların, bir yanıyla halk kökenli silahlı örgüt olarak “ordu”ca atıldığının vurgulandığını görürsünüz. Ancak onun da çok iyi bildiği gibi, o “ilericilik” Kemalizmce yıllar yılı çarpıtılarak sömürülmüştü. Böylece Kemalist ideolojinin, ülkenin temel sorununu, “laik-şeriatçı” kavgası biçimindeki uyutma kalıbına indirgeyen beyin yıkamalarından geçirilmiş bir ordu vardı karşımızda. Bu ordu, daha sonra bir de, Soğuk Savaş dönemindeki Amerikan (NATO) damgalı anti-komünist eğitimin ağır baskısı altında ne duruma gelmişti; bunu da özellikle göz önünde tutmak gerekiyordu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bunlara karşın, çeşitli renkleriyle Türk Solu genel olarak yeni bir ilerici girişimi (Bu herhalde sosyalizm olacaktı!), 27 Mayıs’ın getirdiği coşkuyla ordudan bekliyordu. Bu olgu yadsınamaz. Doğan Avcıoğlu’sundan en keskin goşist atılımcıya kadar hemen herkesin ilk günlerde en azından bilinçaltı’nda bu vardı. Aslında, ordunun hiç değilse “tarafsız hayırhahlığını” sağlayamamış (yani, en azından orduyu nötralize edememiş) hiçbir devrimci devinimin başarı şansının olmadığı bilinir. Bugün Güney Amerika'da bile, seçimle iktidar olmuş Şavez’i (Chavez), sarayı basıp istifaya çağıran “karşı-devrim” yıkamamışsa, bunu ordunun desteği sağladı. Ancak, 27 Mayıs'ta -bir anlamda- gafil avlanmış bizdeki karanlık güçler, ordudaki çatlağı kapatma yollarını düşünmeye başlamışlardı. 12 Mart, öyle anlaşılıyor ki, ordudaki Kemalist “sol!” güçlerle birlikte “ilerici darbe” düşüne kapılanların başarısızlıklarının doğurduğu bir “karşı-darbe”dir. Böylece, emekçi sınıfların, katmanların yeterince bilinçli, örgütlü olmaması, sol ideoloji, teori alanındaki terslikler, yanlışlar, dağınıklıklar, (Dahi bolluğu!!!) “12 Mart”, onun peşinden gelen “12 Eylül” rövanşlarına da ortam hazırladı. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devrimi vuruştukları dağlardan kentlere indirecekleri inancıyla yiğitlikle ortaya atılan gençlerimiz, tarihsel-sosyal yapımızın ordu-köylü kayasına çarptılar. Bir yanıyla kazanım sayılabilecek ’61 Anayasası kaldırıldı. Daha geri bir anayasa getirildi. Soygun, sömürü düzeni, orduda temellenmiş Kemalist gelenekle tam aldatıcı bir “dinli-dinsiz” çatışması biçimine sokularak bereketli biçimde sürdürüldü, sürdürülüyor... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğudan: &lt;br /&gt;Kıvılcımlı bugün yaşasaydı, ordunun genel eğilimlerine baktığında, devrim stratejisinde “vurucu güç” rolü atfettiği bu kurumu nasıl değerlendirirdi?&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Vedat Türkali:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;“Dr. Hikmet yaşasaydı bugün nasıl düşünürdü?” sorusu formel mantıklı spekülasyonlara yol açar. O günlerden bu yana ülkede, dünyada, baş döndürücü bir hızla o kadar çok şey değişti, öyle altüstlükler, zıddına dönüşler oldu ki, bu konuda yargıya varmak kolay değil, doğru da değil. Ancak, Kıvılcımlı'nın temel tanı’larındaki saptamalar; din “İslam” olgusuna, Kürt Sorunu’na bilimsel yaklaşımlarındaki doğruluk bugün her günden daha açık seçik ortaya çıkmış durumda. Hele Kürt Sorunu'nda, bırakın benim sözünü ettiğim cezaevi konuşmasını, 70 yıl önce yazdığı, “Yedek Güç Milliyet (Doğu)” bugünleri nasıl da bildirir nitelikte!1 Ülkemizin yapısı konusunda benim düşüncelerim, “Yalancı Tanıklar Kahvesi”2 adlı son romanımda belirlenmiş gibidir. “Sol-sağ”, “ileri-geri” kavramları, dinsel inançlara göre değil, bu karmaşık sömürü düzeninde halkları soyanlarla, soyulan sınıflar, katmanlar arasındaki temel çelişkiye göre belirlenip kullanılmalıdır. Tarihin bugünkü “globalist” aşamasında (ki finans-kapital emperyalizminin vardığı son duraktır bu), Türkiye’nin bu sisteme “entegre” olmaya elverişli “tefeci-bezirgân-finans kapital saltanat’lı” yapısı ülkemizin emekçi sınıflarının acılarını olduğu kadar aldatılma grafiğini de yükseltiyor. Soyulan, sömürülen, acılar içinde kıvranan insanları dinsel ya da din karşıtı masallarla kandırmaya kalkışanlar, bu Müslüman halka önerecek “derde deva” bir şey bulamazlar, gerçek kurtuluş yolunu gösteremezler. Başını örtenle örtmeyen, namaz kılanla kılmayan, birbirlerine saygılı biçimde soyguna, sömürüye karşı yan yana savaşmanın bilicine vardığı gün, kurtuluş yolumuz açılmış olacaktır. Bizlere Türkiye’de bu tarihsel doğruyu, Marksizm’in Leninist bilimsel çizgisinde yürüyen Dr. Kıvılcımlı öğretti. Bugünkü basında vardı; “refah ülkesi!” Amerika’da tam 50 milyon insanın aç olduğunu resmen açıkladılar. Bu sayılar, emperyalizmin yağma, soygun alanındaki İslam dünyasında daha da korkunçtur. Türkiye’mizde kimileri “….doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya …kadar” yerken, kaç milyon aç insanımız var, düşündünüz mü? Yazgı mı bu..? İnsan onuruna yakışmayan bu yazgıyı kim yazıyor? “Tanrı” diyorsanız, sizin kutsal Tanrı inancınıza da kuşkuyla bakarım, insanlığınıza da! Tanrı'ya nasıl yakıştırabilirsiniz bunu! “Dinli-dinsiz”, “gâvur-Müslüman” sorunu değil, “soyan-soyulan” sınıflar sorunudur bu. Dinsel inanç dedikleriniz bu soygunun sürüp gitmesine mi yardımcı oluyor, yoksa insan onuruna yakışır bir dünyayı mı savunuyor? Ölçü, odur. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğudan: &lt;br /&gt;Kıvılcımlı, İslam düşüncesi ve İslam tarihi kaynaklarıyla yakından ilgileniyor. 15 Ekim 1957 tarihinde Eyüp Meydanı’nda yaptığı, İslami motifler taşıyan seçim konuşmasında dine sosyalist bir yorum getiriyor. Örneğin bu konuşmada Kıvılcımlı, "kıyamete kadar yaşayacakmış gibi çalış, yarın ölecekmiş gibi ibadet et"; “insan için, çalışmaktan, emekten başka her şey yalandır” gibi sözlerden hareketle Vatan Partisi’nin kendini hak ve çalışmak gibi iki prensip üzerine kurduğundan bahseder. Ayrıca Hz. Muhammed’in sonuncu peygamber oluşunun, artık kanunları insanların yapacağı anlamına geldiğini; camilerin siyasi meselelerin konuşulduğu toplantı ve hesaplaşma yerleri olduğunu hatırlatarak bunlardan dersler çıkarılması gerektiğini belirtir. Bir yandan yaşamının sonuna kadar kendisini bir Kuvay-ı Milliyeci olarak gören, diğer yandan sosyalist düşünceye yakın duran Kıvılcımlı’nın İslami düşünce ile ilişkilenme tarzını siz nasıl değerlendirirsiniz? Eyüp Konuşması’ndan yola çıkarak, sol-İslam bağlantısını bugünkü sol açısından nasıl değerlendirirsiniz? Kıvılcımlı bugün Eyüp'te konuşsa, neler diyebilirdi?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Vedat Türkali:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Eyüp Konuşması'na dayanarak sözünü ettiğiniz dinsel alıntılar üstünde durmak, âyetleri yorumlayarak çıkarsamalara kalkışmak uzun, ayrıntılı çalışma gerektirir. Dr. Hikmet’in Eyüp Konuşması'nda, âyetlerden, hadislerden alıntılarla vurguladığı noktalar, onun Marksist yöntemle İslam’a bakışının özeti gibidir. Sözünü ettiğim omanım Yalancı Tanıklar Kahvesi”nde benim İslam’a, bir İslam ülkesi olarak toplumumuza yaklaşımım da bu çizgidedir. Doktor yaşıyor olsaydı ne derdi? Ne diyecek; “dediklerimi hâlâ mı anlamadınız? Hırsızın, sömürücünün dinlisine- dinsizine değil, sınıflarına bakın; sizi Allah Peygamber değil, mala, mülke tapan Ebu Süfyan tayfası soyguncular ayırıyor”derdi herhalde! Biz de onu diyoruz bugün... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğudan: &lt;br /&gt;Kıvılcımlı sağ ve sol cenahlarda bugüne kadar farklı şekillerde algılandı. Örneğin onu, Marksizme “büyük katkı sağlayan düşünür” olarak görenler; “burjuva teorileri” ürettiğini söyleyerek eleştirenler; milliyetçilik, etnik ve cinsel ayrımcılık, muhafazakârlık, korporatizm, darbecilik vb.’nin şekillendirdiği Türk solu geleneği ile bu gelenekten kopuşun tam arasına konumlandıranlar; tezini değil de “mücadele azmi”ni önemseyenler, aynı şekilde, “Türkiye’nin orijinalitesi” diye sunduğu şeyi değil de Türkiye’nin özgül koşullarını değerlendirmeye dönük çabasını övenler; dini siyasete alet ettiği gerekçesiyle suçlayanlar ya da düşüncelerini hiç dikkate almayanlar oldu. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu algılamaların sizce sorunlu yanları nelerdi, Kıvılcımlı'nın sol ile Müslümanlık arasında kurmaya çalıştığı bağlantılar, dönemi açısından nasıl değerlendirilebilir? Sağda ve solda Kıvılcımlı'nın anlaşılamamasının arkasındaki etkenler neler olabilir?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Vedat Türkali:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Sergilediğiniz, Dr. Hikmet’e yönelik eleştirel düşünce akımları toplumumuzdaki kara sataşmalar, saldırılardır. Yeri geldikçe açıklamalar yaptığımız için, bunların üzerinde tek tek durup yanıtlamaya kalkmak zaman kaybı olur. Özetle şu denebilir: SOL, -Marksist Sol da içinde- Sosyalist dünyanın sol böğründeki Türkiye’nin politik durumuna ister istemez koşullu kaldı. O dar çizgi içinde ürettiği özgün düşüncelerini, hiç ödünsüz savunan, Kemalist devlet soluna yiğitçe cephe alan Dr. Hikmet, dinsel sağın da kolay anlayıp sindirebileceği bir kişilik değildi. İslam dünyasının Emekçi dünya Sosyalizmine, yarım buçuk da olsa soğuk bakmayan aşaması ancak İkinci Emperyalist Savaş sonrası, nice acı denemelerin getirdiği bir ayma ile başlamıştır. Ülkemize gelişi ise, her iyi, doğru şey gibi çok sonraları olmuştur. Bugün de kendini tam bulmuş değildir. İçine düştüğü çöküntünün ürküsünde kıvranan finans-kapital dünyasına bağımlı, bin bir mafyacı, gizli servis’çi, cuntacı oyunun sürdürüldüğü bir ülkede, bu iş kolay da değildir. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğudan: &lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın tezlerinin, solun günümüz dünyasında yürüttüğü tartışmalar ışığında yeniden ele alınması sizce anlamlı mıdır? Özellikle “sol-Müslümanlık” bahsinde Kıvılcımlı bugün, sol tarafından nasıl örnek alınabilir? Kıvılcımlı'nın dertlerinden yola çıkarak (yukarıda bahsettiğimiz “vurucu güç” olarak ordu, sol-Müslümanlık ilişkileri ve tarih tezinde ısrarla üzerinde durduğu sol düşünceye antropoloji metodolojisi katma gayreti), bugün Türkiye'de Müslüman-sol bir ittifakın varlık şansı nedir? Bu oluşum, ülkenin siyasal hayatına ne katabilir? &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Örneğin, 10 Aralık Hareketi'nin vizyonuna ve benzer bir yapılanmanın geleceğine nasıl bakıyorsunuz? Bu hareketlerde sizce eksik olan yanlar nelerdi? Bu gibi hareketler, Kıvılcımlı örneğinden neler öğrenebilir? Kıvılcımlı üzerine Ekim ayında düzenlenen etkinliklerde bu konuya nasıl yaklaşıldı?&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Vedat Türkali:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Burada önemli bir noktayı açıklığa kavuşturmakta yarar var: Dr. Hikmet’in görüşleri için kullandığınız “…Sol düşünceye Antropoloji metodolojisi katma gayreti…!” yargınız doğru bir yaklaşım sayılmaz; sakıncalıdır, yanılgılara götürebilir. Dr. Hikmet, Marksist’tir. İnsana, topluma, doğaya “Tarihsel Maddeci” kimliğiyle, Marksist metodoloji ile, yani “Diyalektik Materyalist” yöntemle bakar. Antropoloji; 17.-18. yüzyıllardaki, Marks’tan önceki dönemde, insanın dinle, feodal sistemle uyumsuzluğunu doğasının özünde bulunan öğeye bağlayan, kaba materyalist bir akımdır. İnsanı, toplumdaki sosyo-ekonomik konumunda değil, biyolojik bir olgu olarak alır. Dr. Hikmet’in çalışmalarını Antropolojizm’le karıştırmamaya özen göstermek gerekir. Tarih üstüne yaptığı çalışmalarda Antropoloji’nin buluşlarını da göz önünde tutmuştur. Daha eskilerde Engels, ünlü “Toplumun Kökenleri” yapıtını, Amerikalı Antropolog Lewis Morgan’ın Amerikan Kızılderili topluluklarındaki antropolojik araştırmalarına, bulgularına dayandırmıştı. Bu bilimsel bulgular ışığında “Yabanıllık, Barbarlık, Uygarlık” aşamalarını anlatırken Barbarlık'tan Uygarlık'a geçişte, toprağın daha bol üretim için derin kazılmasını sağlayan “demir”in kullanılması koşulunu o da önemle belirtir. Ancak, daha sonraki yıllarda, Gordon Childe’ın Mezopotamya’daki araştırmaları gösterdi ki, Dicle-Fırat’ın suladığı bu bitek topraklarda üretim bolluğu ile Barbarlık'tan Uygarlık aşamasına “demir” döneminden önce geçilmiştir. Üç “semavi” din bu topraklarda çıktı. Gelişen bezirgân-tefeci ilişkilerle birlikte sınıflar, devlet, para, aile, kadının köleleşmesi bu bölgede odaklandı. Dr Hikmet’in çalışması, Engels’in Morgan’a dayalı görüşlerini yeni bulgularla geliştirip varsıllaştırmaktır. Marks, Darvin’in buluşlarından da güç kazanmıştı, Ekonomist Adam Smith’in emeğe dayalı değer teorisinden de yararlandı. Marks ne Darvin’cidir, ne de Adam Smith’çi. Kaldı ki, Marksizm, temel felsefe yanıyla Hegel’in idealist diyalektiğine, Feuerbach’ın mekanik materyalizmine dayanır. Gerçek Marksistler bilimsel alandaki tüm gelişmeleri izlerler; yeni bilimsel yaratışları, buluşları bilim ölçülerine göre değerlendirip gerekirse yeni açılımlara giderler. Bilimsel dünya görüşü bunu gerektirir. Bilimin yeni verilerine, buluşlarına sırtını dönüp kafasına yerleşmiş hazır yargılarla her şeyi açıklayabileceğini sanmak, dogmatik tavırdır. Öyleleri kafalarına yerleştirdikleri “doğru”ları yinelerler; yaşamın canlı, sıcak gerçeklerine kapalı kalmaya yazgılı olurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sorunuzun diğer bölümleriyle ilgili olarak şunları söyleyebilirim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm çabamız, bugünün dünyasında Türkiye için, halk yığınlarına ters düşmeyen, doğru siyasal yolu saptamaya yöneliktir. 10 Aralık Atılımı, Kemalist kökenli solun (Laikçi “sol”un!) toparlanmasına, halka yaklaşan bir yolun bulunmasına yönelikti. Asıl gövde, iktidarı yakalama yolundaki CHP’de olduğu için çamura battı. Bugün de açıkça görünen gerçek, CHP'nin sol-sosyal demokrat değil, halk yığınlarına ters düşmüş “sosyal şoven” bir parti olduğudur. Toplum yapısını teorik olarak doğru saptamadan doğru “praxis” sağlanamaz. Uzatmadan altını özenle çizerek belirtelim ki, bugün bizim üzerinde birleşmeye çalıştığımız politika yolu, ülkede alışılmış “ilerici”- “gerici”, “sol”-“sağ” kavramlarının doğru değerlendirilip doğru yorumlanmasına dayanan, emekçi sınıflardan, katmanlardan oluşmuş halk yığınlarını sömürüden, soygundan kurtarmak için bilinç kazandırma yoludur. Evet, bin bir engelli güç bir yoldur, ama tek doğru yoldur bu... &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğudan: &lt;br /&gt;Türkiye'de Müslümanlık'la-sol arasındaki mesafeyi bugün nasıl görüyorsunuz? Devletin bu mesafenin oluşmasındaki sorumluluğu/kabahati nedir? Solcuların ve Müslümanların getirebilecekleri özeleştiriler neler olabilir? Bunlarla bağlantılı olarak, son romanınız Yalancı Tanıklar Kahvesi'nde 70'lerin bazı solcularının "toplumsal güç olarak din" ile ilgilendiklerini görüyoruz. Romanınızdaki karakterlerden Kıvılcımlı'nın etkisinde kalan ve onun mücadelesini 70'lerin sonunda devam ettirmek isteyenler var mıdır? Romanda Kıvılcımlı nerede duruyor acaba? 2000'lerin solcularının dine ve özelde Müslümanlık'a bakışlarını Yalancı Tanıklar Kahvesi'nin idealist solcularıyla karşılaştırabilir miyiz?&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Vedat Türkali:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;Bu sorularınızın büyük bölümünün yanıtlarını yer yer konuştuğumuzu sanıyorum. Kıvılcımlı'yla ilgili yeterince açıklama var romanda. Romancının kendi romanını tanıtmaya kalkışması bana pek uygun gelmiyor. Roman kahramanları konuyu tartışırken din-devrim ilişkileri sorunsalımız da çok yönüyle tartışılıyor. Bu tartışmalar gündemdeki canlı yerini bugün de koruyor. Denebilir ki din-devrim ve sol ilişkileri, hem de bugün, her günden daha açık, daha ağırlıklı biçimde tartışılıyor. Yukarıda da üsteleyerek belirttiğimiz gibi, halklarımızı doğru bilinç yolunda birleştirmemizin baş yoludur bu ilişki. Bu sorunu çözemezsek daha uzun süre boşuna acılar çekeriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Doğudan: &lt;br /&gt;Kıvılcımlı'nın yukarıda üç başlık etrafında toparlamaya çalıştığımız Kıvılcımlı'nın dertlerini birlikte düşündüğümüzde (1. Sol-Müslümanlık bahsi / 2. İnsan üretici güç ve 12 Mart'ta devrim stratejisinin bileşeni olarak “vurucu güç” ordu / 3. Tarih Tezi ile solculara bir antropoloji metodolojisi katma fikri), sonuç olarak, Kıvılcımlı Anadolu’da yerlici bir direniş kültürünün öznesi olarak görülebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Vedat Türkali:&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;“Yerlici” sözcüğünü, “ülkemize özgü” anlamında kullanıyorsanız, bir yanıyla “Evet”. Ama bizim bakışımız, finans-kapital pençesinde kıvranan bu emperyalist dünyada enternasyonaldir. Unutmayalım ki, “Yalancı Tanıklar Kahvesi”nde anlatılan Endonezya’daki Tan Malaka, İran’daki Musaddık, tüm İslam dünyasında yaşanan benzer olaylar, içinde yaşadığımız dünyanın temel karakteristiğini oluşturuyor. Çağa bilimsel bakış ülkemizde de bizi böyle bilince çağırıyor.&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-1096757068329097052?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/1096757068329097052/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/vedat-turkalinin-gozunden-kvlcml.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1096757068329097052'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1096757068329097052'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/vedat-turkalinin-gozunden-kvlcml.html' title='Vedat Türkali&apos;nin gözünden Kıvılcımlı'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-B03eBAxNm8M/TwtviZa-W8I/AAAAAAAAB30/8oyiJbWFliE/s72-c/download%2B%25283%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-1506653669941738959</id><published>2012-01-09T23:51:00.002+02:00</published><updated>2012-01-14T07:01:23.757+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Hikmet Kıvılcımlı ve maddecilik</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-VLopohkNreU/TwtcTDk-rkI/AAAAAAAAB3o/QkVOgAX5e3Y/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="192" width="121" src="http://4.bp.blogspot.com/-VLopohkNreU/TwtcTDk-rkI/AAAAAAAAB3o/QkVOgAX5e3Y/s200/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Hikmet Kıvılcım[lı] (Priştine. 1902-1971), Edebiyatı Cedide’yi maddeci bir gözle eleştirdiği, alt başlığına bakılırsa da tarihsel maddeciliği “bir çağ psikolojisi” kabul ederek kullandığı &lt;i&gt;Edebiyatı Cediydenin Otopsisi&lt;/i&gt; adlı kitabına yazdığı önsözde, Osmanlı Devleti'nin son günlerini, oldukça da eğlenceli bir dille çözümleme denemesine girişir. Bu çözümleme girişimi, önce durumu saptayıp, sonra bu çözümlemelere dayanarak bu olumsuzlukları giderecek çözüm önerileri sunacaktır. Yine aynı kitapta, ozanın “neyi sezdiğini” soruştururken toplum konusuna değinir. Ozan her şeyden önce bir insan, “yani sosyal bir hayvan” olduğuna göre, içinde yaşadığı toplumun sevinç ya da üzüntüsü gibi şeyleri sezecektir. Toplum “klasik, resmî ve sosyalman üniformalı" tarihin söylediği gibi “üstü altına, eni boyuna” uygun bir nesne değildir. Hikmet Kıvılcım[lı], toplumda, özellikle çıkarları, gördükleri işteki durumları başka başka, bu yüzden de duyuşları, kavrayışları birbirinden başka birtakım “gruplarla kümelerin” olduğunu, bunlardan da en sürekli olanının sınıflar olduğunu, bu sınıflardan bazılarının yukarda, bazılarının da aşağıda oluşunun toplumun özünü oluşturduğunu belirtir. Yukarı sınıflara “üstün-işleten", aşağıdakilere “alt-işleyen” adı da verilir. Kıvılcım[lı] burada asıl olarak şiiri tarihsel maddecilik bakımından ele almış, ozan ile şiirinin, içinde bulundukları sınıf tarafından belirlendiğini savunmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı asıl &lt;i&gt;Tarih, Devrim, Sosyalizm&lt;/i&gt; adlı kitabında Marx'ın “yarım bıraktığı" bir işi tamamlamaya girişir. Ona göre tarihsel maddecilik, bir “devrim olayını” bir "doğa olayı" gibi inceler. Devrimin niçin, nasıl olduğunu açıklar; bütün sorunları “bilimsel neden-sonuç bağlarıyla çözer”. Ne ki, bir noktaya gelinir: Marx tarihsel maddeciliği çağcıl toplum sınırı içerisinde derinleştirmiş, tarihöncesini bu bakımdan işleyememiştir. Kendisi bir yöntem olarak kullandığı tarihsel maddecilikle tarihöncesini "bu bakımdan” ele alacakıır. Bu tarihöncesinde, kendi deyişiyle “Antika tarih"te sosyalizmin yerinin ne olduğunu soran Kıvılcımlı, bu soruyu "her yerinde ve hiçbir yerinde” diye yanıtlayacaktır. Tarihin hiçbir yerinde sosyalizm yoktur. Çünkü uygarlık “ilkel sosyalizm"in bittiği, “sınıflı toplum”un başladığı yerde gelişmiştir. Bu bakımdan tarih, insanlığın, "ilkel sosyalizm”i, bulduğu yerde yok edişidir. Tarihin her yerindedir. Çünkü bütün bu yok ediş çabalarına rağmen “ilkel sosyalizm"in gelenekleri tarihin gidişinden silinmemiştir. Uygarlık tarihi boyunca, ilkel de olsa bir sosyalizm insanlığın “gözenekler"inde yaşamış, bilimsel sosyalizm için “ana-maya" olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, kendi tarih tezine uygarlıkların kuruluş ile yıkılış yasalarını inceleyeceğini belirterek başlar (bkz. &lt;i&gt;Tarih, Devrim, Sosyalizm&lt;/i&gt;). Bu iki bakımdan, hem kuramsal hem de kılgısal bakımdan önemlidir. Kuramsal bakımdan önemlidir, çünkü uygarlıklar doğup büyüdükten sonra mutlak yıkılıyorlarsa, bu kaçınılmazsa, içinde bulunduğumuz çağdaş uygarlığın da yıkılıp yıkılmayacağı sorusunun yanıtlanması gerekiyor, Dolayısıyla araştırma, geçmişi olduğu kadar bugün ile geleceği aydınlatmak için de önemlidir. Kılgısal bakımdan da önemlidir, çünkü 19. yüzyılın ortasına gelesiye kadar, uygarlıkların yıkılışları hep insanüstü bir güce bağlanmıştır. Bugün uygarlık tarihindeki yıkılış ile kuruluş yorumlarının ardında insan ilişkileri ile toplum olayları içerisinde her türden insanüstü inanç vardır. Bundan ötürü Kıvılcımlı’ya göre, insan kültürünü “tepesi taklak” dolaşma durumundan kurtarmanın, batıl inanışlar “boyunduruğunu” kırmanın yolu böylesi bir araştırmadan geçmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı'nın tarih konusundaki tezinde iki vurgu vardır: Birincileyin, 18. yüzyıla gelesiye kadar insanlık tarihinde söz konusu olan, tarihsel devrimlerdir (insanlığın alınyazısı olan tarihsel devrim, bir uygarlığın toptan yıkılmasıdır). İkincileyin, çağcıl İngiliz devrimiyle birlikte tarihsel devrimler çağının bittiği, sosyal devrimler çağının başladığıdır (bir uygarlığın toptan yıkılması değil, bir toplum sınıfının egemenliğinin yıkılıp gitmesidir). Kıvılcımlı, 20. yüzyılda olan iki dünya savaşı sonunda olup bitenlerin, bu tezini kanıtladığını da öne sürecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, kendi tarih araştırmasını hangi yöntemle yapacağını, bu konudaki yöntem tartışmalarını ele alarak belirler. Yöntem, diyalektik yöntemli klasik tarihsel maddeciliktir. Ona kalırsa, böylesi bir bakış, insan toplumunun her çağda üretici güçlerle hareket ettiğini göstermiştir. Bir çağdan ötekine geçişte hangi üretici güçlerin nasıl bir yeri olduğunu artık felsefe değil, “yalnız ve ancak olaylara dayanan" bilim araştıracaktır. (Kıvılcımlı’da da, diğer Marxçı düşünürler gibi, metafizik karşıtlığı olarak düşünülen bilim yandaşlığı temel bir vurgu olarak dile getirilmektedir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı'ya göre, insan toplumunu hareket ettiren dört üretici güç vardır: i) teknik (toplumun doğayla "güreşinde" kullandığı alet edavat ile yöntemler); ii) coğrafya (toplumu mekân içerisinde çevreleyen maddi ortam, iklim); iii) tarih (toplumu zaman içerisinde çevreleyen manevi ortam; gelenek görenek); iv) insan (toplumun gerek dış -maddi- ortamını, gerek iç -manevi- ortamını teknik araçla işleyen toplu eylem (kolektif aksiyon), zor ile şiddet anlamına gelen güç).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu güçlerden teknik ile coğrafya maddeye, tarih ile toplu eylemse insana dayanır. “Eskimiş uygarlığın” insan üstündeki baskısı, onu üretici güçlerin ikisinden, tarih ile toplu eylemden yoksun bırakır. Böylelikle uygarlık, taze insan gücünü dışardan, barbarlardan sağlamaya kalkışır. Paralı barbar askerler uygarlık kalesini içerden yıkmaya başlarlar. Bu vakit, teknik üretici güçler dolaylı olarak dışardan işe karışmış olurlar. Çünkü daha önce uygarlık, hammadde kaynaklarını işletir, ticaret yaparken teknik üretici gücünü barbarların içine atmıştır. Böylelikle, bütün bu üretici güçler, düzelmesi artık olanaksız olan eski uygarlığı yıkıp yeni bir uygarlığın kuruluşunu sağlarlar. Onun için de tarihsel devrim uygarlığın değil, “çökkün” bir uygarlığın sonudur. Doğacak bir uygarlığın da başlangıcıdır. Böylelikle en son kararı maddi üretici güçler vermiş olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çağcıl dönemde tarihsel devrim olanaksız hâle gelir. Çünkü ne insanlığın ele geçirmediği belli başlı bir ülke, yani yeni üretici güçler sağlayacak coğrafya bölgesi kalmıştır, ne de yeni maddi üretici güçleri kendi manevi üretici güçleriyle geliştirebilecek barbar yığınları kalmıştır. Bunun yerine, teknik üretici güçlerin gelişimi (coğrafya keşiflerinin sömürgeci çapulları ile uzak dış ticaretin büyük sermaye birikimi) önemli sıçrayışlar yapar. Öyle ki, tek başına teknik güçlerin gelişimi, toplum içerisinde hem üretici güçlerin yerini alabilecek maddi gelişimi sağlamış, hem de uygarlık ile insanlığı tarihsel devrim “uçurumuna yuvarlanmanın" kaçınılmazlığından kurtaracak “sosyal devrimci modern sosyal sınıflar” yetiştirebilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni toplu eylem üretici güçlerinin “güreşi” sayesinde, soysuzlaşan üretim ilişkileri ortadan kaldırılabilmiştir. Dışardan gelecek “barbar” toplu eylemi ile tarihöncesi toplumsal gelenek göreneklere gerek duymayan yeni sınıfların toplumsal toplu eylem üretici güçleri, teknik gelişme ile insanlığın ilerleyişine engel olabilecek eski egemen gerici toplumsal sınıfların “çökkün istibdatını" giderebilmiştir. İnsanlığın çağcıl uygarlıkla edindiği bilinç ile teknik kazançları hiçbir savaş ya da bunalım "hoyratlığıyla”, bilinçsizliğiyle yok edilemeyecek güce erdiğinde, her anlaşmazlık durumunda var olan uygarlık yıkılmaksızın, yeni, daha ileri üretim ilişkileri sağlayan bir toplumsal düzen, daha insancıl yollardan kurulabilmiştir. 17. ile 18. yüzyıllardaki kapitalizm devrimleri ile 19. ile 20. yüzyıllardaki sosyalizm devrimleri çağcıl dönemin “sosyal” devrimleridir.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Cemal Güzel, "Türkiye'de Maddecilik ile Maddecilik Karşıtı Görüşler", &lt;i&gt;Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 8: Sol&lt;/i&gt;, s. 49-67.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-1506653669941738959?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/1506653669941738959/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/hikmet-kvlcml-ve-maddecilik.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1506653669941738959'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1506653669941738959'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/hikmet-kvlcml-ve-maddecilik.html' title='Hikmet Kıvılcımlı ve maddecilik'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-VLopohkNreU/TwtcTDk-rkI/AAAAAAAAB3o/QkVOgAX5e3Y/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-4966225674955015499</id><published>2012-01-09T22:20:00.000+02:00</published><updated>2012-01-14T07:01:37.395+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Doktor Hikmet Kıvılcımlı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-c-afMCextr0/Twq6XhJOnkI/AAAAAAAAB3c/OabidEnPAw0/s1600/images%2B%252810%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-c-afMCextr0/Twq6XhJOnkI/AAAAAAAAB3c/OabidEnPAw0/s200/images%2B%252810%2529.jpg" width="136" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Türkiye sol hareketi içinde özel yeri olan biridir Kıvılcımlı. Türkiye Komünist Partisi’nin en üst noktalarına kadar tırmanmış, ardından partinin çeperlerine kaydırılmış ve daha sonra da TKP ile ilişiği kesilmiştir. Mücadeleci yaşamın yanı sıra son derece velut bir yazar olan Kıvılcımlı’nın çok çeşitli konularda yazdığı binlerce sayfa vardır. Tüm bunların ötesinde, orijinal ve evrensel bir tarih tezi geliştirdiği iddiasıyla 1951’de Kırşehir Hapishanesinden çıkmıştır. Kıvılcımlı’nın düşünsel ve siyasal eylemleri de, geliştirdiği bu tarih tezinden sonra farklılaşmıştır. Kıvılcımlı'daki bu değişikliği sadece geliştirdiği tarih tezine bağlamak mümkün değildir. O yıllarda dünyada gelişen sol hareketler ve Kıvılcımlı’nın yetiştiği dönemde hâkim olan siyasal akımlar da (milliyetçilik, İslamcılık) bu değişikliğin nedenleri arasındadır. Dolayısıyla bu yazıda, Kıvılcımlı’nın siyasal görüşleri, biyografisiyle beraber götürülerek anlatılmaya çalışılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Hikmet (Kıvılcımlı), 1902 yılında Kosova Özerk Bölgesi’ndeki Priştine'de doğmuştur.[1] Doğum yeri ve zamanına ilişkin farklı görüşler varsa da literatürde kabul gören yer ve yıl budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ailesinin yapısı hakkında çok fazla bilgi yoktur. Dedesi eski telgraf müdürü ve çiftlik sahibi, Anadolu’ya geldikten sonra yanında kalacağı dayısı ise jandarma subayıdır. Ailenin dindar bir yapısı olduğu düşünülebilir, çünkü kendisinin yazdıklarından anlaşıldığına göre, Tıbbiye’nin ilk yıllarında, gece boyunca namaz kılan ve hiçbir namazı kaçırmayan genç bir Sünni mümine benzemektedir.[2]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada küçük bir parantez açıp, Hikmet Kıvıicımlı’nın doğup büyüdüğü döneme bakmak, Kıvılcımlı’nın, geliştirdiği tarih tezinden sonra değişen politik söylem ve eylemlerinin anlaşılmasında yardımcı olabilir. 20. yüzyıl başında Balkanlar, kanlı milliyetçilik savaşlarına sahne olmaktadır. Özellikle birçok farklı etnisitenin bir arada bulunduğu Makedonya’da komitacılar arası çatışmalar yaşanmaktadır. Bütün bunların üstüne patlak veren Balkan Savaşları ve Osmanlı devletinin ağır yenilgisi Batı Trakya’da yaşayan Türklerin göç etmesine yol açmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Göç edenler arasında Hüseyin Hikmet’in ailesi de vardır. Dayısıyla geldiği Kuşadası'nda iptidaiyi bitirip idadiye başlar. Bu yıllar, milliyetçilik akımının yükseldiği yıllardır. İktidarı fiilî olarak ele geçiren İttihat ve Terakki Fırkası[3] açık bir Türkçülük politikası izlemeye başlamıştır, Milliyetçiliklerin çarpıştığı bu ortam içinde en önemli propaganda alanlarından biri de Ege Bölgesi’dir.[4] Bu yoğun propaganda savaşları içinde yaşayan Hüseyin Hıkmet’in bu ortamdan etkilenmemesi olanaksızdır. Türkiye Komünist Partisi’ne üye olduğu ilk dönem dışında, diğer bazı faktörlerle birlikte, ileri sürmüş olduğu milliyetçilik kokan fikirlerin kökeni gençliğinin ilk yıllarında aranabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birinci Dünya Savaşı'nın Osmanlı İmparatorluğu’nun da içinde bulunduğu İttifak kuvvetlerinin yenilgisiyle sonuçlanması Anadolu’nun işgali sürecini başlatmıştır. Milliyetçi bir genç olan Hüseyin Hikmet de, gönüllü olarak, Aydın cephesinde yer alan Yörük Ali Efe Çetesi’ne katılmıştır.[5]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Muğla'nın işgalinden sonra Hüseyin Hikmet Muğla'dan ayrılmış ve İstanbul’a gitmiştir. 1920 yılı başında milliyetçi-mukaddesatçı bir genç olarak Askerî Tıbbiye’ye başlamıştır. Yaşamının değiştiği yer burası olacaktır.[6]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;SOSYALİZM VE TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ ÜYELİĞİ 1920-1938&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Hikmet'in sol düşüncelerle tanışması, Tıp Fakültesi kütüphanesinde okuduğu &lt;i&gt;L’Humanite&lt;/i&gt; gazetesi vasıtasıyladır.[7] Hüseyin Hikmet’le aynı dönemde öğrenci olan Hasan Ali, Vasıf Onat ve TKP’nin yöneticilerinden Baytar Cevdet’in,[8] Hüseyin Hikmet'in sol düşüncelerinin oluşmasında ve gelişmesinde etkili olduğu ileri sürülebilir.[9] Bu çevre Aydınlık grubu içindedir ve TKP’nin yönetici birimleri bu kadrolardan oluşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aydınlık çevresi hakkında kısa bir bilgi vermek gerekirse, grup ilk olarak Berlin’de kurulmuştur. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik ayrılan Almanya’nın, içinde bulunduğu karışık siyasal ortamdan etkilenen Türk işçiler ve öğrencilerden oluşan bu grup 1 Mayıs 1919 tarihinde Türkiye İşçi ve Çiftçi Partisi'ni kurmuş ve &lt;i&gt;Kurtuluş&lt;/i&gt; dergisini yayımlamıştır.[10] Temel amaç “vatanın kurtuluşunun saglanması"dır. “...Burada Marksist ve enternasyonalist terimlerle Türk milliyetçiliği ve vatanseverliği duyguları dile getirilmiştir."[11] &lt;i&gt;Kurtuluş&lt;/i&gt; çevresi bir süre sonra İstanbul’a dönmüş ve çalışmalarına, ara vermeden başlamıştır. Almanya'daki partinin adına Sosyalist eklenmiş; daha sonraları TKP’nin tartışılmaz önderi olacak Dr. Şefik Hüsnü (Değmer) de bu çevreye dahil olmuştur.[12] Bu grup, &lt;i&gt;Kurtuluş&lt;/i&gt; dergisini aylık olarak yayımlamaya başlamış, ancak, 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgalinden sonra yayını yasaklanmıştır. Bu kapatılmadan 15 ay sonra grup tekrar faaliyete geçmiş, &lt;i&gt;Aydınlık&lt;/i&gt; dergisini yayımlamaya başlamıştır. Belirtmek gerekiyor ki, Kurtuluş çevresi Milli Mücadele’yi desteklemektedir; örneğin Dr. Şefik Hüsnü, 1919 sonlarında “Türk Amelesinin savaşa hazır olduğunu ileri sürmüş”tür.[13] O dönemin hâkim havası olan vatanı kurtarma fikrinden bağımsız bir tavır bulunmamaktadır; hatta partinin bazı ileri gelenleri Anadolu’ya geçerek mücadeleye katılmışlardır.[14]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Hikmet, bu grupla 1922 yılının ilk yarısında ilişkiye geçmiştir.[15] Bu yıllarda Hüseyin Hikmet'in işçiler arasında çalıştığı söylenmektedir.[16] Bu, Aydınlık grubunun yönettiği Türkiye İşçi Derneği içinde olmasını gerektirir, ki kendi otobiyografisi içinde bu çevrenin yayımladığı &lt;i&gt;Vazife&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Orak-Çekiç&lt;/i&gt; dergilerinden söz etmektedir.[17]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Hikmet’in bu grup içinde üst düzey görevler alması Cumburiyet’in ilanından sonraya rastlamaktadır. Aydınlık grubunun 1924 yılının yaz aylarında çıkarmaya başladığı &lt;i&gt;Fevkalade Amele Nüshaları&lt;/i&gt;'nın son sayısı olarak çıkan &lt;i&gt;Fevkalade Gençlik Nüshası&lt;/i&gt;’nı Hüseyin Hikmet’in hazırladığına dair sol literatürde fikir birliği vardır.[18]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1 Ocak 1925 günü Dr. Şefik Hüsnü’nün Akaretler'deki evinde yapılan toplantı sonucu Türkiye Komünist Partisi tekrar faaliyete başlamıştır. Dr. Şefik Hüsnü’nûn merkez komitesi genel sekreteri seçildiği bu kongrede Hüseyin Hikmet de gençlik bölümünden sorumlu olarak icra komitesine girmiştir.[19]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, ilk tutukluluğunu 1923 yılında, askerî öğrenciler arasında komünist faaliyet yürütmek suçlamasından dolayı yaşamış, ancak, kısa bir sure sonra serbest kalmıştır. Ancak, 11 Şubat 1923 günü başlayan Şeyh Sait ayaklanması ilk ciddi tutukluluğu ve mahkûmiyeti beraberinde getirmiştir İlginç olansa, TKP’nin ayaklanmanın ilk günlerinde Halk Fırkası'na verdiği destektir. Cumhuriyet yönetimi bu ayaklanmayı bahane ederek bütün muhalefeti bastırmış ve TKP de bu baskılanmadan payına düşeni almıştır.[20] Hüseyin Hikmet’ın bu ilk tutukluluğu kısa sürmüş ve 1926 yılında ilan edilen afla salıverilmiştir. Tıbbiye'ye dönerek eğilimini tamamlamıştır.[21]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1929 yılına gelindiğinde yeniden tutuklanmıştır. Bu, Hüseyin Hikmet'in en çok suçlandığı davadır. Davaya konu olan faaliyetler 1928 yılı içinde gerçekleşmiştir. Bu donemde TKP içinde Dr. Şefik Hüsnü önderliğindeki yönetici kanada karşı ciddi bir muhalefet başlamıştır. Muhalif kanadın önderliğini Laz İsmail ile Hüsamettin yapmaktadır.[22] İstanbul'da güçlü olan muhalefete karşı İzmir'de bir hareket örgütlemeye çalışan Hüseyin Hikmet, Dr. Şefik Hüsnü tarafından "ihtiyatsız direktifsiz" davranmakla suçlanmıştır.[23] Kıvılcımlı, açılan dava neticesinde 4 yıl 6 ay hapse mahkûm edilmiş, önce Diyarbakır Cezaevi'ne, oradan da Elazığ Cezaevi'ne aktarılmıştır.[24] Cezaevinde kaldığı yıllarda &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;[25] adlı çalışmasını kaleme almıştır. Yol tamamen kendi inisiyatifi ile yaptığı bir çalışma değildir: merkez komitesi kararı ile hareket etmektedir.[26] Ancak bu, Yol'un TKP’nin resmî görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemekledir. Kıvılcımlı, bu çalışmasında kendi yargılarına yer verse de Komintern’in genel görüşlerinin dışına çıkmamıştır.[27]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu çalışma, oldukça erken bir dönemde parti içi tartışmalara ışık tutan önemli bir belgedir: bir anlamda parti tarihi olarak da nitelendirilebilir. Oldukça geniş kapsamlı bir çalışmadır: Türkiye’nin sosyoekonomik tahlilinden strateji arayışlarına kadar uzanır. Denebilir ki, Kürt sorunu ile ilgili yazılmış en erken kitaplardan biridir. Yukarıda vurguladığım gibi, Hüseyin Hikmet bu dönemde Komintern çizgisine bağlıdır ve Kemalist yönetime çok ağır eleştirilerde bulunmaktadır.[78] Kemalist hareketi "saf bonapartizm" olarak niteleyen Kıvılcımlı'nın şu Kemalizm tanımı, kendisinin o donemde Kemalizme yaklaşımı hakkında bir fikir verecektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“...Kemalizm (deyince), derebeyi artıkları + tefeci sermaye + finans kapital + finans kapital devleti bloku akla gelir Bu dört öğe birbirini tamamlayarak, birbirinden ayırt edilmez bir bütün hâlinde kaynaşarak, biricik Kemalizm sistemini yaratır. Türkiye’de Kemalizm yaşadıkça, bu dört başlı biricik soygun ve çapul canavarı köylülüğün canını ve kanını emecektir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı'nın bu tutumunu bir daha görmek mümkün olmayacaktır; 1951 yılında hapisten çıktığında başka saiklerle davranan, strateji çizen, hatta Kemalizmle barışık bir Kıvılcımlı karşımıza çıkacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan, milliyetçi yaklaşımlar Türkiye sol hareketinin, dolayısıyla Hüseyin Hikmet’in çalışmalarında da izlenebilir. "Parti Konaklar ve Konuklar” ile “Fırka ve Fraksiyon” bölümleri hem parti içindeki hizipler hakkında bilgiler verirken, hem de parti içinde yer alan azınlıkların partide Türk egemenliği konusunda ciddi tartışmalar yarattığının örtülü örneklerini sergiler. &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;’da azınlıkların partinin merkez komitesine girme taleplerinin olduğunu belirten Hüseyin Hikmet, bu talepleri “kariyerizm” ve “dar azınlıkçılık" olarak nitelendirmiştir.[29]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Hikmet, 1933 yılında Cumhuriyet'in 10. yılı dolayısıyla çıkarılan afla, cezasını tamamlamadan salıverilmiştir.[30] Hapisten çıkan Dr. Hikmet, İstanbul’a dönerek parti faaliyetlerine başlamış; arada da, 1934 yılında çıkan Soyadı Kanunu gereği ilk önce “Kıvılcım" soyadını almış, 1936'da “Kıvılcımlı" olarak değiştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıllarda Kıvılcımlı partiyle olan ilişkisini sürdürmüş ve kendisi için legal yayınlar dönemi olarak adlandırılabilecek bir dönemi başlatmıştır. 1935 yılı başında kurduğu Kıvılcım Kütüphanesi ve Marksizm Bibliyoteği ile telif ve tercüme eserler yayımlamaya başlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1936 yılı TKP için şok edici bir yıl olmuş; Komintern’in desantralizasyon kararı uygulamaya konulmuştur. Bu TKP'nin Kemalist yönetime karşı muhalefetini oldukça şiddetlendirdiği bir dönemde partinin legal koşullara ve cephe politikalarıyla şekillenen yumuşak bir çizgiye çekilmesi demektir.[31]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1938 yılında başlayan Donanma Davası, Dr. Hikmet Kıvılcımlı için bir dönemin sonunu getirmiştir. Dava sonucu aldığı ağır mahkûmiyet (15 yıl) kendisine çalışmalarını derinleştirme ve hapisten yepyeni bir tarih teziyle çıkma fırsatı da sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;TARlH TEZİNİN TEMEL KAVRAMLARI&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı'nın tarih tezinin temel kavramları; tarihsel devrim-sosyal devrim ayrımı, barbarlara antika tarihte atfedilen rol, ilkel sosyalist düzen ve yapılan üretici güçler tanımıdır. Vurgulanan bu dört unsur da birbirleriyle yakından bağlantılı görülmekte, her bir eleman diğerinin hem nedeni hem de sonucu olmaktadır. Kıvılcımlı'nın tarih tezi, yaptığı değişik üretici güçler tanımlaması sonucu barbarlığa övgu niteliği taşır. Ünlü tarihçi Toynbee ile farklılaştığı en temel nokta da burasıdır, çünkü Toynbee de antik tarihi medeniyetlerin barbarlar tarafından yıkılması olarak anlatmış ve barbarlığa negatif bakmıştır. Kıvılcımlı ise antik(a) tarihi, yozlaşmış medeniyetlerin gürbüz, yiğit ve saf ilkel komünal düzenin insanları olan barbarlar tarafından reforme edilmesi ya da bir üst düzeye yükseltilmesi olarak değerlendirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı tarihi ikiye ayırmıştır: 1) Tarihöncesi (yazısız tarih de denilebilir); 2) Tarih "medeniyetten önceki çağlar." Doktor, "tarih"i de ikiye bölmüştür: Antika tarih ve modern tarih. Ancak, Kıvılcımlı'nın asıl ilgilendiği alan "antika" tarih alanıdır ve tezinin özgünlüğünü oluşturan kısım da burasıdır. "Antika" tarihin anlaşılabilmesi için “Diyalektik metotlu klasik tarihsel maddecilik”ten[32] yararlanmak gerekmektedir. Tarihsel maddeciliğe göre, insan toplumu genel olarak ve son duruşmada "üretici güçler"le hareket eder. Doktor, bu üretici güçlerin içini dört maddeyle doldurmuştur: teknik, coğrafya, tarih ve insan üretici güçleri. Üretici güçlerden en etkin rol oynayanı teknik olmakla birlikte, bu yargı daha çok modern çağ için geçerlidir. "Antika" tarihte teknik oldukça yavaş gelişmiş ve tarihin bu döneminde toplumun gidiş yasalarının belirlenmesinde “kollektif aksiyon gücü” (insan ve tarih üretici güçleri) başrolü oynamıştır. Kolektif aksiyon gücüne bu kadar merkezde bir rol verilmesinin nedeni, tarihin ilerletici gücü olarak “Barbarlık"ın görülmesidir. Barbarlık, "antika" tarihte vuku bulan tarihsel devrimlerin motor gücünü, bir diğer deyişle “vurucu gücü"nü oluşturmaktadır Sadece "antika" tarih içinde gerçekleşebilen tarihsel devrimin özelliği, üretici güçlere ket vuran gerici sınıfı yıkacak bir diğer sosyal sınıfın olmamasıdır; yani kısaca sosyal devrim olanaklı değildir.[33] Bu durumda, gerici sınıfı yıkma ve üretici güçleri serbest bırakma işlevini yüklenen, barbarlardır; çünkü kolektif aksiyon güçlerini harekete geçirebilmektedirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doktor, "barbar" kelimesini "ilkel sosyalist kamu düzenin çocuğu" olarak tanımlamıştır. "İlkel kamu düzenin katışıksız; eşitlik-dogruluk-yiğitlik gelenekleri ve kankardeşliğinden doğma yaman kollektif aksiyon güçleri"ne[34] sahip barbar insanı, bu özelliklerin tamamen tersine sahip medeniyet insanını yenilgiye uğratabilmiştir. İdealize edilmiş bir ilkel sosyalist toplum tanımlaması yapılmıştır. Bu toplumsal formasyon, sınıflaşmanın nüvelerini barındırsa da sınıfsız bir toplumdur. Dolayısıyla Kıvılcımlı'nın bu formasyonda yetişen insana atfettiği ahlaki özellikler sınıfsızlıktan kaynaklanmaktadır. Medeniyet ise sınıflı toplumları, dolayısıyla yozlaşmayı temsil etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“İlkel sosyalist düzen"in eseri olan barbarlar, sınıflara bölünmemiş, özel mülkiyetin, dolayısıyla "menfaat" çatışmalarının yer almadığı, herkesin eşit olduğu, "yalanın bilinmediği" bir ortamda hayatlarını sürdürmektedirler. "İnsan olarak barbar medeniden çok üstündür; çünkü yalan, korku ve eşitsizlik nedir bilmez."[35] Barbarların kendilerinden "teknik" ve üretim düzeyi bakımından ileri bir toplumu yıkabilmesinin temel nedeni, “manevi (insan) üretici güçlerinin” medeniyetten ileri olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada Kıvılcımlı, "ilkel sosyalist düzen" diye adlandırdığı toplumsal yapıyı idealleştirmiş ve süreklileştirmiştir. &lt;i&gt;Osmanlı Tarihinin Maddesi&lt;/i&gt; adlı kitabında Osmanlı toplumunu inceleyen Kıvılcımlı'ya göre, Osmanlılar Bizans’ın insanları köleleştiren toprak düzenini ilga edip, yerine toprak reformu sayılacak "Dirlik Düzenini” getirmişlerdir. Bu düzende toprak devletin malı sayılmış, Kıvılcımlı da bunu Osmanlıların ilkel komüna düzenini unutamamasına bağlamıştır.[36]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu devletçi yapı, Kıvılcımlının "Sünuf'u Devlet" dediği dört sınıfı (Kalemiyye, İlmiyye, Seyfiyye ve Maliye) yaratmış ve bu sınıflar Osmanlı İmparatorluğu'nu 400 sene boyunca yönetmiş, memleket her tehlikeye girdiğinde devleti kurtarmak güdüsüyle sorumluluk almışlardır. Ancak, bu sınıflar modern sınıf olmadıkları için muhakkak bir modern sınıfın güdümüne girmeye meylederler. "Birinci Kuvayı Milliye” savaşında da böyle olmuştur, "27 Mayıs Devrimi'nde de."[37]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;VATAN PARTİSİ 1950-1960&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950 yılında hapisten çıkan Kıvılcımlı, TKP çevreleriyle haberleşmiş, hatta Dr. Şefik Hüsnü ile de görüşmüştür.[38] 1951 Tevkifatı’ndan önceki merkez komitesi toplantısına, davetli olduğu hâlde gitmediği ileri sürülmektedir.[35] 1940 yılında yumuşayan siyasal ortama güvenerek legal çalışma yapmaya başlayan komünistler, çok geçmeden kovuşturmalara uğramış ve yeraltına çekilmişlerdir. Demokrat Parti'nin komünistlere karşı tavrı da CHP’ninkinden farklı olmamış, parti evrakıyla yurt dışına çıkan Dr. Sevim Tarı’nın (Belli) yakalanmasıyla TKP kadrolarının büyük kısmı yakalanmış ve hapse atılmıştır.[40]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı, 29 Ekim 1934 tarihinde çevresine toplayabildiği az sayıda komünistle birlikle Vatan Partisi'ni kurmuştur. Dönemi asıl belirleyen, önemli TKP kadrolarının büyük kısmının 1951 Tevkifatı’nda tutuklanmış oluşlarıdır. Partinin adı ve kuruluş tarihi oldukça dikkat çekicidir. Kırşehir Hapishanesi'nden tarih tezi sahibi olarak çıkan Doktor'un siyasal söyleminde müthiş değişiklikler başgöstermiştir. Kıyasıya eleştirdiği Kemalizm, uzlaşılacak bir ideoloji hâline gelmiştir. Vurgulanması gereken bir diğer nokta da, Dr. Şefik Hüsnü Değmer'in Kıvılcımlı’nın tarih çalışmalarını "Nazi teorisine kayan” diye değerlendirmesidir.[41] Dr. Hikmet bu eleştirileri dikkate almamış ve politik çalışmalarını, tamamen geliştirdiği tez üzerine inşa etmiştir.[42] Vatan Partisi, tüzüğünün ve programının ışığında, milliyetçi sol, hattâ zaman zaman korporatist bir parti olarak nitelenebilir.[43] Özellikle 1956 yılında yayımlanan anayasa teklifi faşizan-korporatist düşüncenin yoğun izlerini taşır. Cumhuriyetin getirdiği ilkeleri de (altı ok) tekrarlar ve bazı ilginç önerilerde bulunur: “Alkollü içki satılan yerlerin açılmasının yasaklanmasını, dilencilere, sarhoşlara ve işsizlik sigortası dışında kalan sürekli muhtaçlara seçme hakkı tanınmaması vb."[44]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1957 seçimlerine katılan Vatan Partisi, grev hakkı, haftada 40 saat iş, işsizlik sigortası, Anayasa Mahkemesi'nin kurulması, ırz suçları hariç idam cezasının kaldırılması, mahkemelerde jüri sistemi vb. içeren talepler ileri sürmüştür.[45] Vatan Partisi ile ilgili bir diğer nokta da, Dr. Kıvılcımlı'nın çıkardığı &lt;i&gt;Vatandaş Gazetesi&lt;/i&gt;'dir.[46] Doktor bu gazeteyi neredeyse tek başına çıkarmış, gazetedeki yazıların çoğunu takma adlar kullanarak kendisi yazmıştır. Seçim propagandası için Eyüp’te yaptığı konuşma yüzünden Dr. Hikmet hakkında soruşturma başlatılmış, genişletilen soruşturma sonucu Vatan Partisi’nin faaliyetini durdurma kararı alınmıştır. Dr. Hikmet Kıvılcımlı 5 Kasım 1957'de tutuklamnış ve 2 Aralık 1959’da tahliye edilmiştir.[47] İlginçtir, araya giren 27 Mayıs ihtilali ve onun da öncesinde baskılar dolayısıyla Vatan Partisi bir süre kendi hâline bırakılmıştır. İhtilalden sonra parti 2 Şubat 1961 tarihinde beraat kararı almış, ama Kıvılcımlı partiyi yeniden yaşama döndürme çalışmalarında bulunmamıştır. Vatan Partisi’nin hukuksal varlığı 1967 yılında sona ermiştir.[48]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;İKİ DARBE ARASI DÖNEM 1960-1970&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın tarihsel devrim sürecinde barbarlara atfettiği vurucu güç tanımlaması, 1960’lar düşünüldüğünde oldukça açıklayıcı olmakladır. 27 Mayıs ihtilalinin başarılı olması verili düzenden rahatsız olanları devrimi hemen gerçekleştirecek yollar aramaya itmiş ve döneme damgasını vuran Millî Demokratik Devrim hareketine yol açmıştır. Doğan Avcıoğlu’nun önderliğinde çıkarılan &lt;i&gt;Yön&lt;/i&gt; dergisi Türkiye solunun ortak platformu olmuş, "zinde güçlere” dayanan bir devrim beklentisi yaratılmıştır. Kıvılcımlı bu dönemde bir yandan &lt;i&gt;Yön&lt;/i&gt; hareketini 1930'lu yılların "Kadro" hareketine benzeterek ağır biçimde eleştirmiş, ancak, kendisi de Türk ordusuna ilericilik atfederek, gerçekleştirilecek devrimde aktif rol biçmiştir. Kıvılcımlı’ya göre Türkiye'nin “pratik devrim orijinalliği” 'gençlik' ve 'Ordu’dur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı'nın orduya tanıdığı bu ilerici rolün kökenleri, geliştirdiği tarih tezinden de takip edilebilir. Birinci Kuvayı Milliye savaşı sırasında verili duruma müdahale eden devlet sınıfları proletaryanın önderliğini kabul etmemiş ya da edememiş ve başlatılan hareket yarım kalmıştır. Çünkü burjuvazinin içinde hâkim durumda bulunan finans-kapital zümresi antika tarihten beri varlığını sürdüren tefeci-bezirgân sermayeyle işbirliği içine girmiştir. Bir çeşit ticari sermaye olan bu tefeci-bezirgân sınıfı içine taşra eşraf, âyan ve hacıağaları girmektedir.[49] Bu antika kapitalist sınıf, kökleri eski devlet sınıflarından seyfiye'den gelen askerî aydın zümreyi etkisi altına alarak, Kuvayı Milliye savaşının sonuçlanmasına engel olmuştur. Yapılan bazı devrimlere rağmen dönemin en önemli sorunu toprak reformu yapılamamış ve binlerce yıldır varlığını sürdüren bu antika sınıf yok edilememiştir. Yok edilmemekle kalmayan bu antika sınıf finans kapital zümresiyle birleşerek Türkiye'yi hızla yarı sömürgeleştirmiştir. Ancak, bu gidişata yine ilk tepki bu sınıfların en önemli ve vurucu gücünü oluşturan seyfiye sınıfından yani ordudan gelmiştir. Zaten ordu her dönemde devletin ve milletin kurtuluşu sorumluluğuyla harekete geçen ve kökleri barbar dönemdeki silahlı birliklere uzanan bir mirasın temsilcisidir. Kıvılcımlı’nın kendisinin de belirttiği gibi, Kurtuluş Savaşı da bu barbarlık geleneklerini, değerlerini unutamamış zümre tarafından yapılmış ve başarıya ulaştırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu teorik arka plan sayesinde Kıvılcımlı, 1960 darbesini en erken ve olumlu karşılayan kişi olmuştur. 27 Mayıs'ın ertesi günü, ihtilalin lideri Cemal Gürsel'e kutlama telgrafı çeker.[50] Bu telgrafın arkasından, Millî Birlik Komitesi'ni etkileme çalışmaları başlar ve "M.B.K.’ne Açık Mektup" 1 Haziran 1960 günü elden verilir.[51] Birinci mektubu, 24 Ağustos 1960 günü, yine elden teslim edilen ve birinci mektuptaki tezlerin geliştirildiği ikinci mektup izler. Kullanılan dil ve terminoloji, geliştirilen tarih tezinin yönlendirmesi altındadır. Kıvılcımlı, “İkinci Kuvayı Milliye Seferberliğini” ileri sürmüş ve "gerçek halkçılık programı"nın uygulamaya konmasını istemiştir.[52]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu on yıl boyunca Doktor Kıvılcımlı'nın siyasal eylemleri ve yazıları çeşitli zigzaglara sahne olmuştur. Bir yanda MBK'ye övgüler düzerken, iki sene sonra aynı MBK’yi büyük sermayenin emrine girmekle suçlamış ve "ölülüğünü" ilan etmiştir.[53] &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;’un yazarı, Kemalizmi "saf Bonapartizm”[54] olarak nitelerken, "1969 sonunda düzenlenen Halkçılık kurultayında"[55] "En Büyük Atatürkçü” olmak Kıvılcımlı için bir iltifat niteliği taşımaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemalizmle tarih tezi arasındaki bağ da burada iyice açığa çıkmaktadır. Kemalizm de Türkiye’nin orijinalliğine vurgu yapar: Türkiye Batı toplumlarından farklıdır, sınıflar gelişmemiştir ve sınıf kavgaları olmaksızın da kalkınmak, daha doğrusu muasır medeniyet seviyesine ulaşmak mümkündür. Kıvılcımlı ile Kemalizm arasındaki mesafe ilk olarak bu orijinallik vurgusu üzerinden kapanmıştır. Kıvılcımlı'ya göre, Türkiye'ye özgünlüğünü kazandıran, devlet sınıfları, antika-tefeci bezirgân sermayenin varlığı, barbarlık gelenekleri yani ilkel sosyalist düzenin unutulamayan ahlaki değerleridir. Halbuki bu özgücü yaklaşım Kıvılcımlı'nın tarih tezi öncesi döneminde bulunmaz. Bunun da ötesinde, daha önce de belirtildiği gibi, Kıvılcımlı Kemalizmi burjuva düzeni olarak değerlendirmiş ve çok ağır biçimde mahkûm etmiştir. &lt;i&gt;Yol&lt;/i&gt;’da, Kurtuluş Savaşı'nı yürüten burjuva kadroları örgütsel olarak inceleyen Kıvılcımlı, bu örgütlerin iki araca sahip olduğunu ileri sürmüştür: Sınıf örgütü, ki savaş döneminde Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri olarak görülür ve uygulama örgütü, ki o da ordudur. “Türk burjuvazisinin gerçek özelliği budur: Orduyu elinde tutan, ülkeyi de elinde tutar."[56] Burada “ordu"ya devrim için herhangi ilerici bir rol atfetmemiş; burjuva ordu kadrosunu ait olduğu sınıfın eğilim ve çıkarlarının temsilcisi olarak tanımlamıştır, ancak, 1960 sonrası ordu artık olumlanmaktadır, çünkü komprador burjuvazinin yardakçılığını yaptığı emperyalist devletlere karşı bağımsızlık mücadelesi yürütülmüş ve bu mücadele başarıyla neticelendirilmiştir. Daha sonra toprak reformu gibi atılması gereken adımlar atılamamıştır, çünkü bu devlet sınıfları, modern sınıf ol(a)madıkları için modern sınıfların etkisi altına girmeye mecburdurlar. Türkiye'de de bu iyi niyetli devlet sınıflarını etkilemeyi ve yönlendirmeyi başaran, antik(a) tarihten bu yana varlığını sürdüren tefeci bezirgân sermaye ile bütünleşen finans kapital zümresi olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kıvılcımlı’nın Kemalizmi olumlaması sadece tarih tezinden kaynaklanmaz, konjonktürün getirdiği hava da çok önemlidir. Üçüncü dünya ülkelerinde milliyetçi ve bağımsızlıkçı hareketlerin iktidarı ele geçirmeleri ve emperyalizme karşı bazı uygulamalarında başarılı olmaları da izlenmek istenen bu politikayı destekler yöndedir. Kemalizmin dünyada gerçekleşen ilk ulusal ve anti-emperyalist mücadele olarak tanımlanması ve Kemalist kadroların ordu mensuplarından oluşması, Kıvılcımlı da dâhil, o dönemde faaliyet gösteren bütün sol grupları etkilemiştir. Nâsır'ın Mısır’da gerçekleştirdikleri ve Türkiye’de 27 Mayıs'ın başarıya ulaşması ve ihtilalin Türkiye’ye daha önce hiç yaşanmamış bir özgürlük ve tartışma ortamı getirmesi de Türkiye sol hareketi içinde ve Kıvılcımlı üzerinde etkili olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;27 Mayıs sonrası başlayan dönem, TKP’nin “eski tüfek” sosyalistleri tamamen dışlama tutumu yüzünden 1965’ten itibaren değişmeye başlar. Kıvılcımlı 1963’te Tarihsel Maddecilik Yayınları'nı kurar ve &lt;i&gt;Yön&lt;/i&gt; ve TİP’e eleştirilerini yöneltmeye başlar. Aynı zamanda da kendi tarih tezini basmaktadır. 1967 yılı &lt;i&gt;Sosyalist&lt;/i&gt; gazetesinin yayınına başlar ve gençlik içinde daha geniş bir okuyucu kitlesine kavuşur. Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Vatandaş&lt;/i&gt; gazetesindeki tavrını sürdürmekte ve gazeteyi neredeyse tek başına çıkarmaktadır. O yıllarda gelişen Sovyetler-Çin ayrışmasında Çin’i savunmaktadır.[57] Bu dönemde Dr. Hikmet'in öne çıkardığı diğer bir konu da, soldaki dağınıklığa bir son vermek ve birleşmeyi sağlayabilmektir. Bu amaçla bir “Derleniş Toplantısı” önerse de, muhatap kabul ettiği gruplardan kimse çağrısına uymamıştır.[58]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci Kuvayı Milliye Partisi görünümünde olmak üzere İşsizlik ve Pahalılıkla Savaş Derneği'ni (İPSD) 19 Mayıs 1968’de kurmuştur.[59] Derneğin ana tüzüğünde derneğin kapısının tüm halka, siyasal inanç ve parti farkı gözetmeksizin açık olduğu belirtilmektedir.[60]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemde Kıvılcımlı’nın polemiğe girmediği, eleştirmediği bir grup yoktuı. Öncelikle &lt;i&gt;Yön&lt;/i&gt;'ü gayet ağır eleştirmiş ve Kadro’culuğun bir devamı olarak görmüştür.[61]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İPSD dışında Yapı İşleri Sendikası (YİS) kurulmuş ve gittikçe radikalleşen öğrenci ve ordu “gençliği” ile iletişim kanalı olarak kullanmak istenmiştir. Hatta YİS'in THKP-C'ye parasal kaynak aktardığı ileri sürülmektedir.[62] Kıvılcımlı, ayrıca asker içinde de bağlantılar kurmaya çalışmış ve deniz subayları ve öğrencileri ile görüşmeler düzenleyebilmiştir.[63]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddetlenen bu siyasal ortamda, 1970 yılı sonunda, &lt;i&gt;Sosyalist&lt;/i&gt; gazetesinin yayımına ikinci kez başlanır; Tarihsel Maddecilik de yayınlarına devam etmektedir. Bu ortamda hızlanan parti tartışmaları içinde Kıvılcımlı Vatan Partisi’nin programını önermekte ve en gelişkin program olarak nitelemektedir.[64] Bu yıllar Kıvılcımlı'nın bir sekt'in önderi konumuna geldiği yıllardır; dolayısıyla tutumu da ona göre değişmekte, kendisi dışındaki gruplara, giderek daha sekter yaklaşmaktadır.[65]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada bir parantez açıp, Kıvılcımlı’nın bir sekt önderi konumuna gelişinin asıl 1971’den sonra gerçekleştiğini belirtmek gerekmektedir. Özellikle teorik bilgi noksanlığının ve açlığının bulunduğu bir ortamda Kıvılcımlı’nın 1930’lardan beri yürüttüğü yayıncılık faaliyetleri ve çevirdiği teorik metinler gençlikle ilişki kurmasını kolaylaştırmıştır. Kıvılcımlı, teoriye en fazla vurgu yapan kişilerin başında yer almaktadır. Bunun da dışında, Kıvılcımlı’nın geliştirdiği, neredeyse terminolojik denebilecek, kendine has bir dili mevcuttur. Bu dil anlaşılmasını zorlaştırmışsa da, kendine ait bir alan açmasına yardımcı da olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun yanı sıra 1960'ların sonlarına doğru sol hareket içinde bölünmeler başlamıştır. Başta bir blok olarak görülen hareket birçok parçaya bölünmüş ve bu parçalanma 1971 sonrasında artarak devam etmiştir. İlk ayrım, millî demokratik devrim-sosyalist devrim merkezinde oluşmuş, buna daha sonra Çin-Sovyetler Birliği karşıtlığı eklenmiştir. Bu iki ana kampta konumlanan gruplar, kendi içlerinde de bin bir parçaya bölünmüş, dünyadaki bölünmelerden kaynaklanan akımlara yerel fraksiyonlar da eşlik etmeye başlamıştır. Bu ortamda, bölünmeden, parçalanmadan neredeyse varolunamamaktadır. Kıvılcımlı’nın polemikçiliği ve sekter tavırları da bu ortamda kendi takipçilerini bulmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu tutum ve bir dönem 12 Mart darbesiyle kapanmıştır. Darbenin hemen ardından “Ordu Kılıcını Attı" adlı makalesi yayımlanan Kıvılcımlı, belki de en çok, biraz da haksız olarak, bu makale yüzünden eleştirilmiştir.[66] Bu makalesinde, gerçekleşen darbeyi beklenen 9 Mart darbesi sanan Kıvılcımlı, tıpkı 27 Mayıs ihtilalinde yaptığı gibi, darbeyi yapanları desteklemiş ve yazısını “hadi hayırlısı"[67] diyerek bitirmiştir, Ancak, bilindiği üzere 12 Mart darbesi sol değil sağ bir darbedir ve darbe sonrası birçok solcu gibi Kıvılcımlı da arananlar listesindeki yerini alacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;YURT DIŞINA KAÇIŞI VE ÖLÜMÜ&lt;/b&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Darbeden bir ay sonra hakkında tutuklama kararı çıkarılan Dr. Hikmet Kıvılcımlı gizlenmeye başlar; ancak, bu dönemde çok hastadır. 24 Mayıs 1971’de Akdeniz’e açılıp Kıbrıs’a gitmekle başlayan yolculuk, sayısız ülkeden ret cevabı ala ala Belgrad'da son bulur. İlginç olan, İsmail Bilen liderliğindeki dış TKP kadrolarının Kıvılcımlı'nın sosyalist ülkelere kabul edilmesini engellemesidir; muhtemeldir ki Bilen, Kıvılcımlı ile TKP içinde yer aldıkları dönemde yaşadıkları politik kavgayı unutamamış ve onun ölümünü hızlandırmayı tercih etmiştir. Prostat kanseri olan Kıvılcımlı, bu engellemeler yüzünden gerekli tedaviyi alamamış, zaten son safhasına gelmiş hastalık nedeniyle 11 Ekim 1971'de Belgrad'da hayata gözlerini kapamıştır. Cenazesi Türkiye’ye getirilmiş ve Topkapı mezarlığına gömülmüştür. Sadece solun değil Türkiye’nin bu sıra dışı aydınının mezar taşında “İnsanım, insana ait hiçbir şey yabancım değildir" yazmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Süha Ünsal, &lt;i&gt;Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve Vatan Partisi&lt;/i&gt;, Antalya, 1996, s. 5.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Yol Anıları&lt;/i&gt;, Derleniş Yayınları, İstanbul, Ekim 1998, s. 34.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] Feroz Ahmad, &lt;i&gt;İttihat ve Terakki 1908-1914&lt;/i&gt;, Kaynak Yayınları, İstanbul, Ekim 1995.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] Ünsal, s. 10.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, Suriye Makamlarına Sunulan Bildiri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[6] Ünsal, s. 16.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[7] Ünsal, s. 19.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[8] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 19.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[9] &lt;i&gt;A.g.y.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[10] Mete Tunçay, &lt;i&gt;Türkiye'de Sol Akımlar 1908-1925&lt;/i&gt;, BDS Yayınları, İstanbul. Ağustos 2000, s. 167.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[11] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 167.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[12] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 169.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[13] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 171.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[14] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 171.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[15] Ünsal, s. 18.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[16] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 20, Yazarın belirttiğine göre bu konuda kesin bilgiler yoktur; ancak tahminler yapılabilmektedir. Sol tarihyazımı içinde başvurulan temel kaynaklar arasında da (Sayılgan, Tevetoğlu, Harris vb.) farklı bilgiler mevcuttur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[17] Kıvılcımlı, &lt;i&gt;a.g.y.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[18] Ünsal, s. 21 ve Tunçay, s. 200.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[19] Tunçay, s. 362.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[20] Yalçın Küçük, &lt;i&gt;Aydın Üzerine Tezler V&lt;/i&gt;, Tekin Yayınevi, Ankara, 1998.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[21] Ünsal. s. 37-39.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[22] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 44. Laz İsmail (Bilen) ile aralarındaki düşmanlığın bu dönemde başladığı varsayılabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[23] Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Kim Suçlamış&lt;/i&gt;, s. 46.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[24] Ünsal, s. 45.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[25] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Yol-1-Yol-2&lt;/i&gt;, Bibliotek Yayınları, İstanbul, 1998.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[26] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 13.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[27] Ünsal, s. 47.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[28] Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Yol-1&lt;/i&gt;.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[29] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 280-282.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[30] Ünsal, s. 48.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[31] Ünsal, s. 55-57.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[32] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 171.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[33] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 173. Antika tarihte medeniyetin niye kendi içinden gerici sosyal sınıfı yıkacak bir sosyal sınıf çıkaramadığı önemli bir soru olarak ortada duruyor. Benim okumalarımda Doktor'un bu konuda yeterli bir açıklama yapmadığı görülüyor. Tek neden ise "teknik'in yeterli düzeyde gelişmemesi olarak açığa çıkıyor. Ancak bu açıklama zaten Doktor'un kendisi tarafından reddedilmiş bir açıklamadır; çünkü antika tarihte tarihin motoru kolektif aksiyon gücüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[34] Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Tarih Tezi&lt;/i&gt;, s. 23.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[35] Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Tarih Tezi&lt;/i&gt;, s. 45.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[36] Dr. Hikmet Kıvıkcılı, &lt;i&gt;Osmanlı Tarihinin Maddesi I&lt;/i&gt;, s. 89.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[37] Hikmet Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Sosyalist Gazetesi Yazıları&lt;/i&gt;, Diyalektik Yayınları, İstanbul, 1995, s. 256.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[38] Ünsal, s. 66. Fethi Tevetoğlu, &lt;i&gt;Türkiye'de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler&lt;/i&gt;, Ankara, 1967, s. 653.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[39] &lt;i&gt;A.g.y.&lt;/i&gt;. Ünsal, Vedat Türkali ile yaptığı röportajdan aktarıyor; ancak Kıvılcımlı'nın görüşmeye niye gitmediği bilinmiyor. Yine Ünsal'ın, Mehmet Bozışık'la yaptığı görüşmeden aktardığına göre, merkez komitenin bu toplantısında Kıvılcımlı'ya Şefik Hüsnü Değmer'in yerine parti genel sekreterliği önerilecekmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[40] &lt;i&gt;A.g.y.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[41] &lt;i&gt;Kim Suçlamış&lt;/i&gt;, s. 27.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[42] Tarih tezinin incelenmesi ikinci bölümde yapılacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[43] Suat Şükrü Kundakçı, &lt;i&gt;Anayasa Teklifi&lt;/i&gt;, V.P. Yayınları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[44] Ünsal, s. 77. Bir ilginç not da Vatan Partisi'nin 1955 yılı gibi erken sayılabilecek bir tarihte nükleer enerji ve silahlanmaya kaynak ayrılmasını talep eden ilk parti olmasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[45] Seçimde kullanılan sloganlardan bazıları şöyledir: "Şahıs nüfusu yerine: mutlak kanun!", "Mebus maaşı: Asker ailesi maaşını geçmeyecek", “Millet: Devletten üstündür", Ünsal, s. 81.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[46] Ünsal, s. 74-75.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[47] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 84-85.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[48] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 83-90.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[49] Hikmet Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Türkiye'de Sınıflar ve Politika&lt;/i&gt;, s. 19.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[50] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 94.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[51] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 94-95.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[52] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 97.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[53] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 96. "M.B.K.'nın Azameti ve İnhitatı". &lt;i&gt;Sosyalist&lt;/i&gt;, 7 Şubat-4 Mart 1967.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[54] Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Yol 1&lt;/i&gt;, s. 64.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[55] Ünsal, s. 96.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[56] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 115.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[57] Dr. Hikmet Kıvılcımlı, &lt;i&gt;Sosyalist Gazetesi Yazıları&lt;/i&gt;, Diyalektik Yayınları, İstanbul, Ocak 1995, s. 119-121.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[58] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 81, 99, 105.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[59] Ünsal, s. 107.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[60] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 109.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[61] Kıvılcımlı’nın Şevket Süreyya ve Vedat Nedim'e olan öfkesi bitmek bilmemiştlr; her fırsatta kendilerini son derece alaycı ve aşağılayıcı bir dille yermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[62] Ünsal, s. 114.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[63] &lt;i&gt;A.g.y.&lt;/i&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[64] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 116.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[65] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 117. Ayrıca &lt;i&gt;Sosyalist Gazetesi Yazıları&lt;/i&gt;, s. 147, 153.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[66] &lt;i&gt;Sosyalist&lt;/i&gt;, s. 253. Doktor gibi, gelen darbenin ilerici bir darbe olacağını uman solun birçok önemli figürü bile bu kadar eleştirilmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[67] &lt;i&gt;A.g.e.&lt;/i&gt;, s. 263.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Akif Ulaş Bilgiç, "Doktor Hikmet Kıvılcımlı", &lt;i&gt;Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 8: Sol&lt;/i&gt;, s. 585-595.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-4966225674955015499?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/4966225674955015499/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/doktor-hikmet-kvlcml.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/4966225674955015499'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/4966225674955015499'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/doktor-hikmet-kvlcml.html' title='Doktor Hikmet Kıvılcımlı'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-c-afMCextr0/Twq6XhJOnkI/AAAAAAAAB3c/OabidEnPAw0/s72-c/images%2B%252810%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-27495477676973384</id><published>2012-01-09T02:31:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:41:51.361+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Ahmed Cevdet Paşa'nın siyasi düşünceleri</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-aoZhSyCc6mo/TwoxMiEQikI/AAAAAAAAB3Q/v_W9kKFN7OQ/s1600/download.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="128" width="160" src="http://3.bp.blogspot.com/-aoZhSyCc6mo/TwoxMiEQikI/AAAAAAAAB3Q/v_W9kKFN7OQ/s200/download.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Ahmet Cevdet sistematik bir siyasî düşünür değildir. Siyasetçi ve idare adamı olarak somut problemlerle uğraşan, âlim olarak bağımsız bir siyasî söylem oluşturmakta zorlanan bir düşünce geleneğinden gelen bir insandan böyle bir şey beklemek de yanlış olurdu. Ancak bu, onun siyasî düşüncelerinin tutarsız veya sığ olduğu anlamına gelmez. Cevdet, olağanüstü zekâsı ve entelektüel birikimi sayesinde Reşit Paşa ekolünün Tanzimat anlayışını belki en yetkin şekilde yansıtan, ortaya koyan, açıklayan ve savunan yazarıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bunu yaparken istifade edebildiği araçlar mahduttur: Ne Osmanlı edebiyatında siyasî janrlar çok gelişmiştir ne de açık bir politik tartışma ve söyleme elverişli olan bir kamu alanı vardır. Böyle bir kamunun yokluğunda 19. yüzyıl Osmanlı Müslümanları arasında sistematik bir biçimde ifadelerini bulabilecek ve birbiriyle çatışabilecek yapıya sahip ideolojiler henüz ortaya çıkmamıştır. Bunun için o dönemde yaşayan bir düşünürü (ve bu meyanda elbette Cevdet'i) "yenilikçi" (Tanpınar), "İslamcı" (Bolay) veya "İbn Haldun'cu" (Fındıkoğlu, Meriç) olarak tavsif, yanıltıcı olmaya mahkûmdur. Bunun için siyasî görüşlerini bazı çözümleme süzgeçlerinden geçirerek Tarih-i Cevdet, Tezakir ve Maruzat ile evrak-ı metrukeden tahlil etmek gerekmektedir. Onun çağdaşı olan okura problemsizce anlaşılır gelen birçok ifadenin bugün yanlış anlaşılma tehlikesi büyüktür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapalı bir düşünce sistemi aramak yerine, polemik kudreti çok yüksek olan Cevdet'in kiminle çatıştığına, nelere itiraz ettiğine bakmak daha iyi sonuçlar verecektir. Cevdet görüşlerini ortaya koyup gerekçelendirirken vasi ve zengin kültür hazinesinden faydalanır. Tarih yazıcılığı için en önemlileri, Osmanlı Müslümanlarına asırlar boyunca üstünlük bilinci vermiş olan İslâmiyetin kültürel öğeleri, Osmanlı tarih ve nasihatname yazarlarının eserleri ve nihayet kendi zamanına ait bir bilim iyimserliğidir. Ancak düşüncesinin ekseninde ne Osmanlı İmparatorluğu'nu "daha çok İslâmi" yapma programını ortaya koymak, ne de Osmanlı tarihini (muhayyel) bir İbn Haldun modeline göre yorumlamak, ne de iyimser bir terakkiperverlik yer alır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevdet'in siyasî düşünceleri devlet ekseninde döner. Burada hemen ortaya çıkan problem, Osmanlı geleneğinde 19. yüzyıl gerçekliklerine uygun bir devlet kavramının mevcut olmamasıdır. Bundan kaynaklanan fikri belirsizlikler Cevdet'e mahsus kalmaz: Örneğin çağdaşı olan Namık Kemal de, "hükümet" ile "devlet" arasında bir fark gözetmez (Mardin).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevdet devlet üzerine konuşurken bu nedenle çok değişik kaynaklardan yararlanarak farklı farklı yaklaşımlar içindedir. İbn Haldun'da "hanedan" anlamına gelen "devle" sözcüğünü serbestçe ve müphem bir şekilde "devlet" olarak ele alır, Osmanlı saltanat kavramını esnek bir şekilde esas alır, sosyal sınıf ayrımına dayanan bir devlet kavramını kullanabilir (hayatının nispeten geç bir devrinde, Baysun), hattâ romantizmden mülhem ifadeler kullanır (Baysun). Başka bir yerde nizamiye mahkemelerinin kurulmasını savunurken aynı rahatlıkla 15. yüzyıl İran âlimi Celâl üd-Din Devvani'nin fikirlerine dayanarak bir görüş bildirir (Baysun). Ancak bu son örnekte bariz bir biçimde görülebildiği gibi, bütün bu kullanımlar aslında daha çok Cevdet'in fikrine destek malzemesi sağlamaktan ibarettir. Çünkü Cevdet'in Devvani'nin sultana bağlı divan-ı mezalim konusunda söylediklerinden çıkardığı sonuç, Devvani'nin söyledikleriyle aslında çok fazla alâkalı değildir ve Cevdet'in ortaya attığı devlet kavramı, dayandığı metinde karşılık bulmaz: Cevdet'e göre devlet, fonksiyonel bir aygıttır, “birinci vazifesi ihkaak-ı hukuuk-ı ibâd kaziyyesi" (Baysun) olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevdet, bu tanımını eserlerinde tutarlı bir biçimde uygulamaz. Ancak yine de önemi var, çünkü buradaki perspektif bir içten bakıştır, yani devlet yönetiminde yer alan bir insanın söylediği bir şeydir. Hakları ("hukuk" sözcüğü burada bir haklar manzumesini kastetmez, sadece "hak" kelimesinin çoğuludur) korunması gerekenler, kullardır; ve her ne kadar "ibad" sözcüğü "Allah'ın kulları" anlamına gelirse de, onlar Cevdet'in kullandığı bağlamlarda hep yönetimden ayrı, yukarıdan bakılan, seslerinin çıkması meşru ve pek de tekin olmayan tebaa olur, yönetimde yer alan Allah, kullarını içermez. "İhkak-ı hukuk" teriminin Osmanlılar'da geçirdiği evrimin sonucunda ayriyeten burada kastedilen şey, tebaanın haklarını talep ve istihsal edebilmesinden ziyade, onlara tanınan hak ve mükellefiyetlerinin yönetenler tarafından ikamesidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimatçıların "devlet i ebedmüd-det"i idame ettirme kaygısını Cevdet de samimiyetle paylaşır, karşılaşılan zorluklar karşısında zaman zaman baş gösteren yeis havasına o da girerdi. Bunlar göz önünde tutulursa devletin işlevleri ("vazifeleri"; devlet erkânlarının çözmesi gereken problemlere dönüşür. Cevdet'in tarih, hukuk veya idare hakkında yazdıkları, bu zorlukların üstesinden nasıl gelineceğine dair fikir yürütmeler olarak okunabilir. Düşüncelerini biçimlendirirken ufkunu belirleyen, siyasî ve toplumsal konumudur. Genel ve kavramsal bir siyaset felsefesi yapmak, asli problemlerini çözmez; Cevdet, tabir caizse "mutfağın içinde" edindiği tecrübeleri de kullanmak ister. Bu bakımdan Cevdet, 19. yüzyıl Osmanlı düşüncesinin Hobbes'i olmaktan ziyade, onun Macchiavelli'sidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yaşı ilerledikçe, zenginleşen birikiminin de etkisiyle Avrupa'daki gelişmelere gitgide daha merak salar, onları daha fazla önemsemeye başlar. Osmanlı tarihini ve hatta Osmanlı İmparatorluğu'nu böylece Avrupa'nın çizdiği bir çerçeveye de oturtmaya çalışır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevdet'in uğraştığı problemler, böylece her ne kadar soyut veya tarihsel görünse de son tahlilde somut ve aslidir. Devlete yüklediği iki ana görev, ki bunlar ihkak-ı hukuk ve ülke savunmasıdır ("hıfz-ı bilâd"), adalet sistemiyle asker teşkilâtını devletin iki ana kurumu yapar, hatta bir topluluk sadece onların var olmasıyla devlet olur (Baysun). Müfettiş olarak birçok askeri operasyona katılmış ise de asker olmayan Cevdet'in gözünde, iki kurum Osmanlı bağlamında aynı sorunla karşı karşıyadır: Doğru insanları doğru görevlere getirmek ve bunu sağlayan bir idare mekanizması kurmak. Cevdet'in yazılarında bu problem, doğru kuralları koymaktan bile önemli gözükür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu arayış pek tutarlı bir çözümle sonuçlanmaz. Önermiş olduğu ödüllendirme ve cezalandırma arasındaki dengeyi gözetmek veya yapılan işleri fayda ve zararına göre değerlendirmek gibi kıstas ve çareler, kurumlara kendilerini ve birbirlerini denetlemek için gereken özerkliği öngörmediği için son tahlilde birer iyi niyetten öteye geçmez. Bu konuda Cevdet hem çok daha eski hakimiyet kavramlarının mirasçısıdır (İnalcık), hem de her şeyi tek elden halletmeye çalışan otoriter ve pragmatik Tanzimat Babıali'sinin mensubudur (Ortaylı).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda Cevdet'in hükümdarın iktidarını, onu meşrulaştırıcı bir unsur olarak görmesi, modern anlamda mutlakıyetçi görüşlere de bir kapı açar. II. Abdülhamit döneminde meydana gelen bir dereceye kadar da budur. Cevdet, yeni yeni kavramlaştırılmaya başlanan devlet yerine yeni bir sistematikle saltanatın korunmasını vurgulayan anlayışa {Deringil karşı ne pratik ne de kuramsal bir yanıt oluşturabılmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bağlamda din konusu bir kez daha önemli bir yer tutmaktadır. Yukarıda söylenenlerden Cevdet'in gözünde Hanefi İslâmın somut uygulamada siyaseti belirleyen bir kurallar manzumesi olmaması gerektiği bellidir. Dinin (bu bakımdan İslâmiyet, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin pek farkı yok) siyasî rolü, herkesin yerini belirleyerek toplumu bir arada tutan bir kültürel dizin olmaktan ibarettir ve başka törelerden, daha kuvvetli ve değiştirilmesi daha zor olmasıyla ayrılır.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Christoph K. Neumann, "Tanzimat Bağlamında Ahmet Cevdet Paşa'nın Siyasi Düşünceleri", &lt;i&gt;Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 1: Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi&lt;/i&gt;, s. 83-87.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-27495477676973384?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/27495477676973384/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/ahmed-cevdet-pasann-siyasi-dusunceleri.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/27495477676973384'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/27495477676973384'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/ahmed-cevdet-pasann-siyasi-dusunceleri.html' title='Ahmed Cevdet Paşa&apos;nın siyasi düşünceleri'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-aoZhSyCc6mo/TwoxMiEQikI/AAAAAAAAB3Q/v_W9kKFN7OQ/s72-c/download.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-4716564384097710842</id><published>2012-01-09T02:00:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:42:02.002+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Eski usullerden vazgeçmek</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-yUTliUTpnyk/TwoqGi1YrZI/AAAAAAAAB3E/48nTstEd6Nw/s1600/1314539041_d4337968e403c54d9b4741e18d51244d_38277753.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="148" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-yUTliUTpnyk/TwoqGi1YrZI/AAAAAAAAB3E/48nTstEd6Nw/s200/1314539041_d4337968e403c54d9b4741e18d51244d_38277753.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Çağdaş Türk siyasî düşünce tarihi çalışmalarının duayeni Şerif Mardin’in vardığı hükme göre, “19. yüzyıl Türk düşünce tarihinden bahsetmek mümkün değildir. Ancak bir 19. yüzyıl ‘düşünce sosyolojisi'nden bahsedebiliriz.” Yine Mardin’in yargısına göre, Batı'daki gibi bir felsefi spekülasyon söz konusu değildir, amaç “devleti kurtarmak" ve bunun için kısa vadeli, pratik, “devlet için geçerli” çözüm yolları aramaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer Mardin’in teklif ettiği şekilde bir ‘düşünce sosyolojisi’ yapılacaksa, bu düşüncelerin ortaya çıktığı, bir çözüm olarak düşünüldüğü, kısaca devletin içinde bulunduğu ortamı iyi anlamak gerekiyor. 19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun karşılaştığı (ikisi de birbıriyle yakından ilişkili) iki temel iç ve dış tehdit mevcuttu: Rusya tehlikesi ve gayrimüslim milliyetçiliği/ayrılıkçılığı. Üstelik devletin zaaf içinde olması, (Mehmet Ali Paşa örneğinde olduğu gibi) Müslüman unsurlar arasında da ayrılıkçı eğilimlere yol açmaktadır. En hayati sorun çok farklı unsurlardan oluşan bir imparatorluğu ayakta tutma gayretidir. Tanzimat dönemi boyunca gösterilen bütün çabalar, toplam nüfus içindeki paylan %40 gibi önemli bir oranda olan gayrimüslimlerin ayrılıkçılığını önlemek içindir. 1840'lardan 1870’lere kadar bütün siyasî fikir tartışmaları ve siyasi elitler arasındaki bütün mücadele, aslında bu meseleye getirilen (bir başka ifadeyle devletin nasıl kurtarılması gerektiği konusunda ileri sürülen) farklı (ve çoğu zaman karşıt) çözümlerden ibarettir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(...) Mustafa Reşit Paşa (1800-1858), Sadık Rıfat Paşa (1807-1858), Mustafa Sami Efendi (ö. 1851), Ali Paşa (1815-1871), Fuat Paşa (1815-1869), Münif Paşa (1828-1910), Safvet Paşa (1814-1883), Sadullah Paşa (1838-1891), Mustafa Fâzıl Paşa (1830-1875), Halil Şerif Paşa (1832-1879), Mahmut Nedim Paşa (1818-1883), Mithat Paşa (1822-1884). Bu isim listesi genellikle 19. yüzyıl başıyla 1830’lar arasında doğmuş yaklaşık üç kuşaktan oluşmaktadır. (...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu kişilerin bıraktıkları metinlere genel olarak baktığımızda, 1700’lerden beri gelen ıslahat hareketlerinin geçirdiği aşamaların bir muhasebesi sonucunda, devletin iç ve dış problemleri karşısında ne yapılması gerektiği hakkında, hemen hemen hepsinin aynı fikirde buluştuklarını söyleyebiliriz: Eski usullerden vazgeçmek! Tanzimat Fermanı, “usûl-i atîkayı bütün bütün tağyîr ve tecdîd” etmekten bahsederken, Fuat Paşa’ya göre geçmiş ile ilgiyi keserek yeni gelişme ufuklarına yönelmek zorunludur. Bu potansiyel mevcuttur ama, bunun için "bütün siyasî ve idari kurumlarımızı değiştirmek mutlaka gereklidir.” Bu topyekûn değişim önerisi için iki temel gerekçe ileri sürülür: dinî ve beşeri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fuat Paşa’ya göre, “herhangi bir devletin artık Avrupa’da varlığını sürdürebilmesi için gerekli ve zorunlu olan bu önemli [siyasî ve idari] kurumları &lt;i&gt;İslamlığın güvenliği&lt;/i&gt; için bir an önce mutlaka benimsemeliyiz," Devletin yönetimini bu doğrultuda değiştirerek İslâma aykırı hiçbir şey yapılmayacaktır. Zira, “dinî ve beşerî bütün kurumlar için geçerli olan birinci yasa kendini koruma yasasıdır." Girişilen bütün ıslahat hareketlerinde İslâmın korunmasından başka bir amaç güdülmemiştir. Âli Paşa da, “ehven-i şer” prensibinden hareket etmekle beraber yine aynı sonuca varır. İslam devletini ve milletini “kurtarmak için artık ufak tefek sakıncalara bakılmamalıdır." Asıl olanı korumak için ayrıntılardan belli bir dereceye kadar fedakârlık etmek gerekmektedir. Osmanlı devletinin karşı karşıya bulunduğu felaketler karşısında, “devlet gemisini kurtarmak için bir yük atmakta” duraksanırsa, bir başka ifadeyle “en az kötüyü benimsemek hükmünde" olan bu tedbirler benimsenmezse, İslam devletlerinin en büyüğünün varlığı tehlikeye girer; İslam devleti çöker ve İslam milleti istiklalini kaybeder. “Devlet-i Aliyye’ye bir hâl olursa, din ve milletimiz tamamen sahipsiz kalır ve birliği berbat olur.” Bu nedenle, “şimdiki durumumuzu bulunduğumuz yüzyılın gereklerine elden geldiğince eriştirmek (...) farz derecesini geçmiştir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci gerekçe beşeridir: İnsan &lt;i&gt;ihtiyacat-ı zamaniyeyi&lt;/i&gt; takip etmeli, &lt;i&gt;icab-ı asr u zamana&lt;/i&gt; uygun hareket etmelidir. &lt;i&gt;Efkâr ve etvâr-ı mutaasıbâne&lt;/i&gt;den sakınmalı, &lt;i&gt;hâl-i inziva&lt;/i&gt; ya da &lt;i&gt;taassub-ı hâl&lt;/i&gt; yerine Avrupa ile &lt;i&gt;mübadele-i efkâr&lt;/i&gt; yolu tutulmalıdır. Sadık Rıfat Paşa'nın ifadesiyle, devlet işlerinde “asır ve zamanın hükmünü ve ihtiyacâtını bilip ona göre hareket etmek” gerekmektedir. Zira, “tabiat-ı beşeriyyeye muhalif olan hüküm ve madde, daimî, câri ve payidar olamaz. (...) Hilâf-ı tabiat olan şey; hiçbir zamanda iyi olamaz. (...) Çünkü &lt;i&gt;mizac-ı asr ve efkâr-ı zamâne cuş u hurûşa gelmiş bir nehre&lt;/i&gt;" benzer. Bu sebeple, "&lt;i&gt;efkâr-ı zamâneye tebaiyyet&lt;/i&gt; eden zevât, hem sür’atle ileri gider, hem de ser-menzil-i merama vâsıl olur. ‘Rüzgârın önüne düşmeyen âdem yorulur’ denildiği gibi mizâc-ı asra muhalif olan niyât ve efkârın fi’ile gelmesi ve gelse bile devam etmesi" mümkün değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[....]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada gözden geçirebildiğimiz kadarıyla Tanzimat zihniyeti ile ilgili iki husus özellikle dikkati çekmektedir. İlk olarak, Osmanlı/İslam modernleşmesi, sosyoloji ve ekonomi perspektifinden uzak, siyaset ağırlıklı bir proje olarak ortaya çıkıyor. Siyasetin ekonomiden teknolojiye her şeyi kurmaya/düzenlemeye muktedir olduğu konusunda yaygın bir kabul var. İkinci olarak, bu dönem düşüncesi mevcut siyasî, sosyal ve ekonomik süreçleri yakından takip ederek, doğrudan etkilenerek, onların içerisinde oluşuyor. Bir başka ifadeyle, ‘hayat’ (ya da sosyoekonomik süreçler) ‘düşünce'nin önünde yer alıyor; fikirleri değişime uğratan yahut yeni teklifleri şekillendiren de Batı’dan esinlenilen ‘fikirler’den çok Batı’dan adapte edilen ‘müesseseler’ (ve onların yol açtığı sosyokültürel değişme) olarak beliriyor. Bu hiç şüphesiz Türk modernleşmesinin paradokslarından birisini oluşturuyor: hayatla düşünce (ya da sosyoloji ile ideoloji) arasındaki gerilim belki de Tanzimat'ın Cumhuriyet’e devrettiği mirasın unsurlarından biri olarak görülebilir.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Gökhan Çetinsaya, "Kalemiye'den Mülkiye'ye Tanzimat Zihniyeti", &lt;i&gt;Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 1: Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi&lt;/i&gt;, s. 54-71.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-4716564384097710842?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/4716564384097710842/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/eski-usullerden-vazgecmek.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/4716564384097710842'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/4716564384097710842'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/eski-usullerden-vazgecmek.html' title='Eski usullerden vazgeçmek'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-yUTliUTpnyk/TwoqGi1YrZI/AAAAAAAAB3E/48nTstEd6Nw/s72-c/1314539041_d4337968e403c54d9b4741e18d51244d_38277753.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-1964883783296354970</id><published>2012-01-09T01:30:00.002+02:00</published><updated>2012-01-11T14:42:12.527+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Osmanlı siyasal düşüncesinin kaynakları üzerine gözlemler</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-8X0erk_gc6s/Twod8HsXpoI/AAAAAAAAB24/j8rThLTPXfg/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="150" width="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-8X0erk_gc6s/Twod8HsXpoI/AAAAAAAAB24/j8rThLTPXfg/s200/images.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Birkaç kuşak öncesi Osmanlı-Türk düşüncesinde Büyük İskender’in tartışılmaz bir yeri olduğunu bilmek, bugün şaşırtıcı gelebilir. Oysa, elimizdeki en eski Osmanlı tarihi, Ahmedî’nin (1334-1413) kaleme aldığı ve Büyük İskender’in (daha doğrusu, Makedon kralı Büyük İskender’in yaşam öyküsünü çağrıştıran öğeler ile iç içe geçmiş birçok menkıbenin kahramanı bir “İskender”in) efsaneleşmiş öyküsünü anlattığı &lt;i&gt;İskendernâme&lt;/i&gt; adlı eserine eklediği kısa bir “sonsöz”den ibarettir. O ünlü fatihin gerçek ya da muhayyel maceralarını okumak ve anlatmak, tarih ve siyaset kitaplarında, şiirlerde, yeri geldiğinde anmak, Osmanlı kültür dünyasında sıradan şeylerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klasik Osmanlı düşüncesinin kodlarının çözülmesi ile birlikte ortaya çıkan ulusal “biz”ciliğin başat biçimleri (İslamcı versiyonlar dahil), Helen ve Roma döneminin kültür mirasına, en azından Anadolu’ya ait sayılmayan unsurlara bir anlamda sırt çevirirken, bizden olan ile olmayanı yeni ölçüt ve değerlere göre baştan harmanlamıştır. Bu tarihî gerçeği dikkate almazsak, yerliliği hep aynı  özün devamıymış gibi tarihsizleştiriveririz. Oysa “bizim buralı," “bizden,” “yerli” sayılan kişiler ve öğeler, ne kadar köklü görünürlerse görünsünler, değişime açıktır. Osmanlı siyasal düşüncesinin kökleri ya da kaynakları üzerinde dururken, bugün uzmanların dışında çok az kişinin farkında olduğu çok geniş bir kültür coğrafyasına ve çok derin bir kültür tarihine yayılmamız gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu açıdan Doğu’ya da bakmak, yani kadim İran ve Hint medeniyetlerini de işin içine katmak gerekir. İran padişahlarından Anuşirvan, siyaset üzerine yazanların sıkça andığı adil bir hükümdar ve bir bilge konumundaydı mesela. Siyaset ve ahlak yazınının eğlenceli kaynaklarından &lt;i&gt;Tütînâme&lt;/i&gt;’nin, eski Hint klasiklerinden birine (&lt;i&gt;PançaLantra&lt;/i&gt;) dayandığı Osmanlılar tarafından gayet iyi bilinirdi ve bu eserin bir nice nüshası “yabancılık” çekmeden Osmanlı kültür dünyasında dolaşımını sürdürürdü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Batılılaşma öncesi Osmanlı-Türk (ve genel olarak İslâm) kültürünün Helenistik ve Roma mirasına bir anlamda (her açıdan değil tabii) bugünkünden daha açık, daha benimseyici olması, Türk tarihinin ilginç ironilerinden biri sayılabilir, Oysa bugün “Batı klasikleri” çerçevesinde yaklaşılan Eflatun (Platon) ve Aristoteles ya da Bukrat (Hipokrates) ve Calinus (Galen) gibi isimler, İslâm ve Osmanlı kültürlerinin “temel klasikleri" arasındaydı. Osmanlı siyasal düşüncesinin en önemli kaynaklarından biri burada yatar Gerçi bunlar halk arasında da, hiç olmazsa özdeyişlerde ve menkıbelerde, yaşayan isimlerdi, ama özellikle medrese ya da enderun gibi yüksek öğretim kurumlarından geçen eğitimli Osmanlı aydınları arasında -ki bu yazıda daha çok bu ikinci kesimden, merkezî yönetimin ve kuramlarının içinde rol alan kişilerden söz ediyoruz- bu yazarlara ait olduğu bilinen ya da sanılan metin1eri ve görüşleri tanımak iyi okumuşluğun göstergelerindendi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Buradan yola çıkarak, İslâm medeniyetinin ve Osmanlı siyasal düşüncesinin Yunan-Roma kültürlerinin bir takipçisi, taklitçisi, daha da kötüsü, suyunun suyu olduğu anlaşılmamalı. Osmanlı siyasal düşüncesıni (ya da başka düşünce alanlarını) ele aldığımızda kadim Ortadoğu ve Akdeniz medeniyetlerine dönüp bakmak gerekir derken, 19.-20. yüzyıllarda oluşan birçok önyargılı tavrı da aşmak gereklidir. Önce modern Batı düşüncesinin yaratmış olduğu önyargıları, sonra da bunlara cevap olarak geliştirilen savunmacı tavrın barındırdıklarını...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan 19. yüzyıl Avrupası’nın (kâh “tek medeniyet,", kâh “medeniyetler içinde en üstün medeniyet” modelleri içinde geliştirdiği) “medeniyet" kavramı dayatması, beri yandan rekabetçi ulusçulukların etkisiyle, değişik kültürlerin mensupları/savunucularının “biz onlardan almadık, onlar bizden aldı,” ya da “alanlar özgün olamazlar, bu tür kültürler yaratıcı olamamış geri kültürlerdir" savları çerçevesinde “kültürel etkiler” konusuna, çeviri ve şerh yazımı gibi etkinliklere, rahatsızlıkla yaklaşmışlardır. Bu ilkelliklere cevap vermek için kültür kökleri ve etkileşim konularında bağnazlığa varan bir "bize has olan" anlayışı geliştirmiş, 19.-20. yüzyılların gerçeklerine göre tanımlanmış olan “öteki medeniyet" havzasına yabancı gözüyle bakmayı tercih etmişlerdir. Bu tavır İslâm dünyasının aydınları arasında “Grek ve Roma klasiklerinin Arapça çeviriler yoluyla yokolmaktan kurtarıldığı ve zaman içinde Batı'ya aktarıldığı" savı ile Rönesans'tan ve Bilim Devrimi’nden dolaylı ve buruk bir gurur payı çıkarılmasını engellememiştir. (Tabii, ulusçuluklar açısından, İslâmî düşünürlerin etnik kimliğini tartışma konusu yapmak özellikle bu noktada  gerekli görülmüştür.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oysa, ortaçağ İslâm düşünürlerinin kadim medeniyetlerle ilişkisini basit bir çeviri, etkilenme ve aktarma çerçevesinde görmenin doğru olmadığı bugün çok iyi anlaşılmıştır. İbn Sina’nın (980-1037) ve İbn Rüşd’ün (1126-1198) ortaçağ İslâm ve Avrupa düşüncesine katkılarının, Aristoculuğun farklı ve özgün yorumları olarak kadim felsefe geleneklerine yepyeni bir biçim verdiği kabul edilmiştir artık. Doğa bilimlerinden de İbn Heysem gibi (965-1039) çarpıcı örnekler verilebilir. Siyaset düşüncesi açısından daha da belirgindir İslâm, ve bu meyanda Osmanlı, bilginlerinin özgünlüğü ve bununla birlikte eskilerden etkilenme konusunda komplekssizliği, Eflatun’un ünlü eserinin &lt;i&gt;Devlet&lt;/i&gt; diye çevrilmesi dahi bir yorumdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kere ve en önemlisi, İslâm medeniyetinin kendine özgü siyasal kurumları ve düşünce sistematiği vardır. Hilafet, belki insanlık tarihinden birçok örneğe benzetilebilir, ama sonuç olarak İslâm tarihinin kendi dinamikleri içinde anlaşılabilir. Sultanlık kurumu ile birlikte ortaya çıkan hilafet-saltanat ikilemi için de aynı şey söylenebilir. Bu konularda Mâverdî'nin (9747-1058) yazdıkları için kendi çağının gerçekleriyle yüzleşen bir “İslâmî anayasa kuramı” denilebilir. Aynı şekilde Büyük Selçuklular döneminin siyasal gerçeklerine anlam ve yön vermek için yazılan Nizamülmülk'ün (1018-1092) &lt;i&gt;Siyasetnâme&lt;/i&gt;'si, daha eski İran geleneklerine bağlansa da, kendini İslâmî olarak tanımlayan devletlerin kurumları, kavramları, ve değerleri içinden kurar söylemini. Ahlak literatürünün kökeni belki kadim öncüllere dayanır, ama İslâmiyet'in Tanrı anlayışı, Cennet ve Cehennem gibi kavramları ile ahlak bambaşka bir metafizik ekseninde anlamını kazanır; ve bu literatürün örneklerinde siyaset dolaylı ya da dolaysız çeşitli bölümlerde ele alınır. Bunların yanı sıra, İslâm dünyasının kendine has düşünce alanlarından belki de en verimlisi olan fıkıh (kabaca: kuramsal ve/ya uygulamalı İslâm hukuku) alanına giren metinlerde siyaset düzlemine ait nice kavram ve kurum değerlendirilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlılar bütün bu türlerde ve konularda yazılmış eserleri istinsah, çeviri, şerh yollarıyla değerlendirmekten öte, kendileri de bunlara mukabil eserler vermişlerdir. Lütfi Paşa’nın (1488-1563?) hilafet konulu risalesi veya Kınalızade’nin (1510-1572) &lt;i&gt;Aklâk-ı Alâi&lt;/i&gt;'si gibi kitapların yanı sıra, güncel somut ya da kavramsal meselelere fıkıh perspektifinden cevap vermek üzere kaleme alınan fetvaların bir kısmı, Osmanlı siyaset düşüncesinin Osmanlı kaynakları arasında sayılabilir. İsyana kalkışan yeniçerilerin eylemlerini meşrulaştırmak için zaman zaman fetva alma yoluna gitmeleri, fetva kurumunun siyasal işlevini ve özellikle soruları da dahil edersek fetva metinlerinin siyasal içeriğini çarpıcı bir biçimde yansıtır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ayrıca, kadim medeniyetlerle devamlılık çerçevesinde görebileceğimiz unsurlar yeni gerçeklere uyarlanmış, zaman zaman da yeni fikirlerle harmanlanmıştır. Bu açıdan belki de en yaratıcı örnek Kâtip Çelebi'dir (1609-1657). Osmanlı ıslahat metinleri arasında en kuramsal olanı diyebileceğimiz eserinde Kâtip Çelebi, devletin içine girdiği zaafı anlamaya ve çözümlemeye çalışırken, bir yandan Calinusçu tıp geleneğinin köklü "dört unsur" paradigmasına başvurur: toplumu oluşturan dört sınıf, insan vücudundaki dört unsura karşılıktır (ulema=kan, asker=balgam, tüccar=safra, reâyâ=sevda); bunların belirli dengeler içinde olmaması hâlinde sağlık bozulur; Çelebi'nin kendi çevresinde gördüğü rahatsızlıklar, yaşlanan vücutlarda olduğu gibi, bu dengelerin bozulmuş olmasındandır. Öte yandan, bu paradigmayı kullanırken ve Osmanlı bünyesine uyarlarken, asıl amacı İbn Haldun’un (1332-1406) "devletlerin serpilme ve çöküşü” iie ilgili kuramını değerlendirmektir. Yani, büyük Arap düşünürünün o âna kadar İslâm dünyasında pek yankı uyandırmamış olan &lt;i&gt;Mukaddime&lt;/i&gt;'sinin etkisi altındadır: Devletlerin ortaya çıkış ve çöküşünü, kurucu güçlerin devletleşme sürecindeki değişim sosyolojisine bakarak yorumlayan ve insan ömrünün değişik safhalardan geçerek yaşlanmasına benzeten İbn Halduncu analitik çerçeveyi Osmanlı gerçeklerine tatbik etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı düşüncesi bir yandan İslâm medeniyet havzasının (gerek kadim medeniyetlerden süzerek benimsediği ve geliştirdiği, gerekse kendine özgü düşünce ve davranış sistematiğine ait) görüşleri içinde serpilirken, bir yandan da İç Asya bozkırlarının köklü siyasal geleneklerini yeniden yorumlayarak taşımıştır. Bunlardan bir bileşim yaratmış ve uzun ömürlü bir devletin anlam dünyasını kurmuştur. İç Asya siyaset kültürü açısından ilk akla gelenler arasında, muhakkak, “yasa" kavramı olacaktır. Padişahın (ya da hanın), şer'i hukuku uygula(t)manın yanı sıra ve hiç olmazsa ilke itibarıyla onunla çelişmeden, yasa koyabilmesi konusunda Osmanlılar hem açık hem sistematik davranmışlardır. Fatih Sultan Mehmet’in kanunnamesi, “ya-sa"nın tek tek hükümler yoluyla değil de soyut ve genel bir dille yazıya dökülmesi, yani kodifiye edilmesi yönünde, elimizdeki ilk örnektir İslâm tarihinde. Fatih’in ölümünden bir yüzyıl kadar sonra, Gelibolulu Mustafa Âlî (1541-1600), Osmanlı devletini özgün ve başarılı kılan özellikler arasında, “yasa" geleneğine sahip çıkmasını ve bunu İslâmî bir devlet olmanın gereklerini yerine getirerek yapabilmesini vurgular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlılar, padişah, sultan, han, (seyrek olsa da) kayser, hâdim-i haremeyn ve halife gibi unvanları kullanırken bunların değişik siyaset geleneklerini yansıttığını ve değişik iddialar taşıdığını biliyorlardı. Padişah ile ”imparator”u mukabil tutup kralı bunların altında değerlendirmelerine, Venedik ”doge”larına ”beg” demelerine tesadüf değil bilinçli bir tercih olarak bakmalıyız. Halil İnalcık'ın ayrıntılarıyla ortaya koyduğu gibi, Moskof devleti ile yazışmaları, bu devletin Cengizîlerle olan ilişkilerini ve zaman içindeki dönüşümlerini oldukça iyi algıladıklarını gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devletlerarası yazışmaların zaman içinde değişen söylemi ve casus kullanımı gibi konularda araştırmaların yetersizliği dolayısıyla, çevrelerindeki siyaset kültürlerini ne kadar tanıdıklarını şu an için çok iyi bilemesek de, yukarıdaki örneklere, ya da Seyfi Çelebi (16. yüzyıl) ve Kâtip Çelebi gibi yazarların "siyasal coğrafya” içeren eserlerine bakarak, hiç olmazsa bazı Osmanlıların komşu siyaset dünyalarından haberdar olmak için belirli bir çaba verdiklerini söyleyebiliriz. Zaten Osmanlı devlet adamları ve düşünürlerinden söz ederken, kimilerinin o komşu siyaset kültürlerinin içinden geldiklerini unutmamak gerekir. Mahmut Paşa (ö. 1474) son dönem Bizans-Balkan dünyasını, İdris-i Bitlisi (ö. 1520) Akkoyunlu devletini, İbrahim Müteferrika (1674-1745) Habsburg-Macar siyasetini tanıdıktan sonra Osmanlı olmuşlardı. Bu önemli kişiliklerden, birincisinin Balkan fütuhatındaki başarılarında, son ikisinin yazdıklarında, Osmanlı olmadan önceki geçmişlerinin izdüşümlerini bulmak mümkündür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çevreleri bir yana, asıl kendi tecrübeleri Osmanlı siyasal düşüncesinin en önemli "kaynakları” arasında sayılmalıdır. Her siyasal oluşum kuşkusuz kendi tecrübeleri ile çok şey öğrenir ve kuramlaştırmasa dahi, uygulama düzeyinde öğrendikleriyle hesaplaşır. Osmanlı siyasal yapısına ve düşüncesine yön verenlerin bu açıdan görece duyarlı ve becerikli oldukları söylenebilir. Özellikle iki yazın türünün hem nitelik hem nicelik açısından gelişmişliği, Osmanlı siyasetinin tecrübe ile sürekli hesaplaşmasının kanıtlarındandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlardan birisi tarih yazıcılığıdır: bu alanda verilen ürünlerin büyük çoğunluğu, mitleşmiş ya da "şanlı” ve uzak geçmiştense, yazıldıkları çağın inişli çıkışlı tarihi ile yüzleşirler. Propaganda ve yağcılık unsurları öne çıkanların yanı sıra, değişik dozlarda eleştirel tavırlar yansıtanlara sıkça rastlanır. Osmanlı tarih yazıcılığını, resmî tarihçilik anlamında bir vakanüvisliğe (ya da kimilerinin yazımıyla; "vakanüvist”liğe) indirgemek, sadece savaşları ve saray çevrelerinin bazı yaşantılarını övgü yoluyla anlatmaktan ibaret saymak, vahim bir yanılgıdır; bu zengin kaynak malzemesinin düşünce tarihi açısından değerlendirilmemiş olması belki de bu yüzdendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer tür ise, “uygulamalı siyaset düşüncesi" diyebileceğimiz nasihatname/siyasetname yazıcılığıdır. Bu türde eser veren İslâmî kültürler arasında kendi çağlarıyla ve kendi güncel gerçekleriyle uğraşmak açısından, özellikle karşılaştırmaya nicelik öğesini de katarsak, Osmanlılar’ın benzeri yoktur. En geç Lutfi Paşa’nın &lt;i&gt;Âsafnâme&lt;/i&gt;'sinden başlayarak Osmanlı siyasetnameleri, direkt olarak ve güncel gözlemlerle Osmanlı kurumlarının ince ayarı ile meşgul olurlar ve bu yönleriyle geleneksel siyasetname yazınından farklıdırlar. Özellikle Mustafa Âlî’nin &lt;i&gt;Nushatü's-selâtîn&lt;/i&gt;’i (yazılışı: 1580-81) ile birlikte, Ispanya’daki çağdaşları gibi, “ihtilal, inhitat ve ıslahat" temaları ile boğuşmaya başlayan Osmanlı yazarları, yaşadıkları dönenim sorunlarına parmak basmak ve çözüm üretmek istedikleri metinlerinde sanki köşe yazısı yazıyormuşçasına güncelliğe bulanırlar zaman zaman. Bu kaynak malzemesini de, Batılılaşma öncesi ıslahatçılığın büyük bölümüne yöneltilen, "Sultan Süleyman'la özdeşleştirilen bir altın çağın kurumlarına dönmekten başka fikir barındırmadıkları” nitelemesiyle yargılama eğilimi hâkim olmuştur. Başarılı ya da akılcı olup olmadıkları çok tartışma götürür, ama bir kere bu metinlerin yazarları arasında önemli-önemsiz birçok görüş ayrılığı vardır ki, bunlara yoğunlaşarak değişik kesimlerin değişik talep ve tavırlarını izlemek gerekir. Ayrıca, ihtilal ve ıslahat üzerine kalem oynatanlar, kendi eğilimleri doğrultusunda kimi zaman tutucu kimi zaman yeniliğe açık, hatta uçuk, taze çözümler üretme arayışından kaçınmazlar. Daha geniş bir açıdan, ıslahat söylemine ve tasavvuruna bir bütün olarak bakarsak, örneğin, II. Osman’ın Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmak istemesini, uzaktan yakından Kanunî döneminin teşkilât yapısını canlandırma çabasına benzetemeyiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siyaset düşüncesini anlamak için sadece şu veya bu kaynakta ifade edilen fikirlere bakmak yetmez; belirli bir tutarlılık içinde kendini gösteren davranışlar, değişik kesimlerin benimsediği simgeler ve törenler de elbette siyasal tasavvurlara ve tavırlara ışık tutar. Osmanlı siyasetinin bazı özgün yanlarını, özellikle tecrübenin kaynak edinilmesi yoluyla geliştirilenleri, bu yöntemle görebiliriz. Sultanın toplumsal hayattan soyutlanması konusunda Osmanlılar’ın gösterdiği duyarlık, saray hayatının törensel ve mimari düzeninde kendini gösterir. Bunun benzerlerini ya da öncüllerini Abbasîler’de bulabiliriz; ama Fatih Sultan Mehmet'in kanunnamesiyle ve Topkapı Sarayı'nın mimarî konfigürasyonuyla biçimlenen “sultan ve saray" anlayışı birçok açıdan Osmanlı devletine özgüdür. Yeniçeri ordusu ve kapıkulu sistemi, ortaçağ İslâm devletlerinin “gulam/memluk” kurumları ile benzeşir; ama devşirme uygulaması, yani devletin kendi zımmî tebaasından nefer toplaması, tamamıyla Osmanlılar’a has bir buluştur. Osmanlı devletinin ve hanedanının uzun ömrünü açıklamak isteyenlerin, yasalarla ifade edilse de edilmese de, Osmanlılar’da saltanat tevarüsü yöntemlerinin uygulamasına bakması gerekir, çünkü saltanatın tek varisin elinde kalması ve mülkün parçalanmaması yönünde tutarlı ve sistemli davranmak açısından, Türk ve Moğol kökenli hanedanlar arasında Osmanlılar eşsizdir. Bu husus, Fatih'in (son zamanlarda birçok anakronistik polemiğe konu olan) “kardeş katli" yasasından çok önce dikkatleri çekmiştir: Timur'un varisi olarak Osmanlılar’a kendisinin tâbîi gözüyle bakmak isteyen Şahruh, Osmanoğulları arasında kardeşlerin mülkü paylaşmadığına değinerek Çelebi Mehmet'e sorgulayıcı bir mektup gönderdiğinde, Mehmet’in cevabı Osmanlı sultanlarının tecrübeyi kılavuz edinerek saltanata ortak kabul etmediklerini belirtmek olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı siyaset düşüncesinin izini sürmek ve anlamak isteyenlerin işi, direkt olarak siyaset ile ilgili kavramlaştırma ve kuramlaştırmalara yer veren (siyasetnâme, ahlak gibi) eserlerle ya da yasama gibi devletle ilişkisi belirgin alanlarla, saray-devşirme gibi kurumlarla sınırlı tutulamayacak bir iştir. Siyaset kültürünün değerleri ve duyarlıkları, şiirlerden masallara, latife derlemelerinden görsel kaynaklara, birçok alanda araştırılmalıdır. Bu tür kaynaklar, Osmanlı merkez kültürünün siyaset konulu görüş ve kavrayışlarını değişik boyutlarıyla yansıtabilir; örneğin siyaset ve cinsellik düzlemlerindeki iktidar anlayışlarının ilişkisi üzerine fikir verebilir. Ayrıca, bu yazıda ele alamadığımız değişik toplum kesimlerinin siyasal tavır ve düşüncelerini çalışmak isteyenlerin de bu kaynaklara yönelmesi gerekir. Devletin dışında kalanların, örneğin “kızılbaş” muhalefetini yürütenlerin düşünceleri teorik bir çerçevede, hatta öyküleyici bir nesir diliyle, ifade edilmemiştir belki, ama bunları analitik gücü olmayan duygusal tepkiler olarak göremeyiz. "Her ağacın kurdu özünden olur” gibi felsefi/hikemî bir deyişte ya da "taşramızdan sormağ ile / kimse bilmez ahvalimiz" gibi isyan kokan bir beyitte ifade edilenler, bal gibi siyasal fikirlerdir ve düşünce tarihi ile ilgilenenlerce ciddiye alınmaları gerekir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı düşünce hayatına yönelik çalışmaların daha emekleme döneminde olduğunu söyleyerek bitirebiliriz bu yazıyı. Yukarıda sözü geçen türlerden daha birçok eser tespit edilmemiş, edildiyse dahi okunmamış, okunduysa dahi bilimsel olarak metni yayına hazırlanmamış, hazırlandıysa dahi ciddî çözümleme çabalarına uğramamış, öncülleri veya çağdaşları ile karşılaştırılmamıştır ve bu konularla ilgilenen araştırmacıları beklemektedir. Daha genel olarak, Batılılaşma öncesi Osmanlı kültür hayatını, ulusçuluk-Batıcılık-İslâmcılık gibi modern çağların tarih yazıcılığını büyük çapta belirleyen perspektiflere de eleştirel bakarak, orta ve yeniçağların kendi dinamikleri bağlamında değerlendirme işinin daha başlarındayız. Ancak, modernizmi biçimlendiren değişik ideolojiler tarafından sanat ve kültür hayatının her dalında taklitçilik ve takipçilik sorunsalının (“Süleymaniye mi? Aya Sofya'nın kopyası. Hayır, Aya Sofya ile ilişkisi yok.") dar çerçevesine sıkıştırılan Osmanlı düşünce dünyası, en az bir-iki kuşak öncesinden başlayarak bazı öncülerin açtığı çığırdan yürüyen birçok araştırmacı tarafından çeşitli yönleriyle incelenmektedir bugün. Belirgin bir canlılık dönemi yaşayan Osmanlı tarihi çalışmalarının bir süre içinde burada ele aldığımız konularda, siyaset düşüncesinin toplumsal gelişmelerle etkileşimini ve değişik dönemlerde nasıl evrildiğini de ele alan, zengin yorumlar ve yeni perspektifler geliştireceği umulur.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Cemal Kafadar, "Osmanlı Siyasal Düşüncesinin Kaynakları Üzerine Bazı Gözlemler", &lt;i&gt;Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 1: Tanzimat ve Meşrutiyetin Birikimi&lt;/i&gt;, s. 23-28.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-1964883783296354970?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/1964883783296354970/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/osmanl-siyasal-dusuncesinin-kaynaklar.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1964883783296354970'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1964883783296354970'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/osmanl-siyasal-dusuncesinin-kaynaklar.html' title='Osmanlı siyasal düşüncesinin kaynakları üzerine gözlemler'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-8X0erk_gc6s/Twod8HsXpoI/AAAAAAAAB24/j8rThLTPXfg/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-1926607204264481664</id><published>2012-01-08T03:47:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:42:22.698+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Sened-i İttifak</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ItHo91u0kUU/Twj2H257y1I/AAAAAAAAB2s/V3rrTkpLYZE/s1600/images%2B%25289%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="133" src="http://1.bp.blogspot.com/-ItHo91u0kUU/Twj2H257y1I/AAAAAAAAB2s/V3rrTkpLYZE/s200/images%2B%25289%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;17 Şaban 1223 (1808). Elhamdü lillâhillezi eyyidül islâmi biricâlin kaamu alâ sakîn vahiu ve ittifak vessalâtu vesselâmu alâ seyyidina Muhammedillezi refea an ûmmetihin nifâku veşşikak ve alâ âlihi veasnabihillezi içtehidu fi sebllihi bilvifak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Amma b'ad) Sebebi tahriri kitabı meyamin nisâb oldur ki cümlenin velinimeti olan Devleti Aliyei Osmaniye Saltanatı Muhammediye olup bâavni Hazreti Huda ibtidai zuhurundan ilâ yevminâ hazâ mazhar olduğu fütuh ve galibiyet ve şanu şevket ittihad ve ittifak ve ref'i nefsaniyet ve şikak ile hâsıl olduğu varestei kaydı işaret iken bir müddetten beru iktizai gerdişi cerhi gerdan ile şirazei eczai nizam perişan ve vükelâi devlet beyninde ve taşra memalik hanedanları meyanında esbabı şittadan nâşi nefsaniyet ve şikak hâlâtı nümayân olmak mülabesesi ile Saltanatı Seniye'nin kuvveti sureti teşettüte mübeddel ve dâhilen ve haricen nüfuzu muhtel ve bu halet bâyü gedâ ve alâ ve edna hakkına yâni umumen Milleti Beydai Ahmediye'ye murisi vehnü halel olmağla refte refte ne sureti keriheyr müntec olduğu ve bigayri hakkın vaki olan fezâyihi mâlûme takribiyle esası saltanat münderis olmak rütbesine vardığı itiraf kerdei sıgaru kibar olup (fa'tebirû yâ ulil ebsar) nassı celilüşşanı üzere sevâbıkı muamelâttan ahzı ibret ve deaimi nizamı dinp devleti ikame ve ihyal kelimettullahilulyâ niyeti hayriyesiyle bu teşettütûn ittifaka tebdiline ve ol veçhile Devleti Aliye'nin kuvveti kâmilesi esbabını istihsal ve izhara bezli makderet eylemek uhdei diyanet ve zimmeti sadakate mütehattim ve vacib olduğunu cümlemiz derkü iz'an birle mecalisi müteahhide akdolunarak cümlemiz yekvücûd ve ittlhad ve ittifak ileihyai dinü devlete sârifi vüs'u mechûd olup ikmâli kuvveti ve mevaddı sairel mülkiyeyi müzakere ve zevabıtı hasenesini şiraze bendi istişare ettiğimize mebni işbu ittifak şeraitini dahi berveçhi âti senede rabt ve tevsik etmişizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şart-ı evvel: Şevketlû mehabetlû velinimeti âlem velinimetimiz efendimiz hazretleri kutbi dairei devleti ebed müddet olmalarıyla gerek zâtı şevket simatı mülükânelerine ve gerek teşyidi bünyanı Saltanatı Seniyelerine Hazreti Rabbelâleminln lütfü ihsanına istinad ve imdadı ruhaniyeti Cenabı Risaletpenâhiye tevessülen cümlemiz müteahhid ve zâmin olup vakfen mlnel evkaat gerek vüzera ve ulema ve rical ve gerek hanedanan ve gerek bilcümle ocaklar taraflarından kavlen ve fiilen, sırren ve alenen bir gûna ihatıet ve hilafı emrü rıza tavru hareket zuhur ederse bâdettahkik cesaret edenin te'dip ve ibret kılınmasına dâhileri ve haricen cümlemiz bilittifak ikdam ve gayret edüp bu maddede müsamaha zuhur ederse anın dahi bilittifak te'dip ve tenkiline ciddi tâm oluna ve bu dairei ittifaka dahil olmayan bulunur ise cümlemiz ana davacı olup kavlen ve fiilen şartı ittihada riayet eylemesine ve dahil olmasına cümlemiz tarafından cebroluna. Velhasıl Şevketmeâb Efendimizin gerek zâtı hümâyunlarına ve gerek mülk ve kuvveti Saltanati Senjye ve evamiri aliyelerinin ve merazii aliyelerinin muhafazasına ve fesat ve ihanetten vikayesine mâlen ve bedenen cümlemiz umumen taahhüd ve tekeffül edüp kendûlerimiz hayatta oldukça zatlarımız ve hayatta olmadıkça evlâd ve hanedanlarımız zâmin ola ve bu veçhile cümle hakkında hüsni teveccüh Hazreti Padişâhi derkâr olmağla ifai levazımı şükrgozari ve hidmetkâriye aleddevam sarfi yârâi liyâkat kılına,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şart-ı sani: Devleti Aliye'nin bekası ve kuvvet ve şevketinin tezayüdü cümlemizin zat ve hanedanlarımıza mabihilbekâ olduğuna binaen cümlemiz beyninde bilmüzakefe karar verildiği üzere tezayüdi kuvveti saltanat için Memallki Hakaniye'den tahriri' tertlb olunan asakir ve neferatın mecalisi müzakeratta verilen nizam mucibince devlet askeri olarak tahrir ve tekmiline ve aleddevam bekasına cümlemiz sayii ikdam edüp nizam ve rabıtalarına dâhilen ve haricen mecmu'i erkân ve hademe ve hanedan ciddi tam eyliyeler ve işbu asakir tertibi maddesini kıvamı' dinü devlet içün İttifakı ârâ ile karar bulmuş olduğuna mebni inkılâbı zaman ile bu hüsrandır yahut şöyledir böyledir deyu tahriki erbabı fesad ve hased ile tağyirini kimesne tecviz eder ve ocaklar tarafından itiraz ve muhalefet olunursa cümlemiz aleddevam davacı olup takbih ve feshü tağyirine cesaret değil fethi şefe edeni hain bilüp alelittifak te'dip ve def u ref'ine cümlemiz ikdam ve gayret eyliye ve bu babda birimiz muhalefet eylemiye ve Devleti Aliye'nln her ne taraftan olursa olsun düşmeni zuhurunda umûmin mukabelesine sür'ati azimet def'ü tenkiline sarfı makderet etmek esası nizamdan olmağla bu usulün bir vakitte mugayiri hareket vaki olmaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şart-ı salis: Kıvam ve feri saltanat cümlemizin akdemi âmâli olup bu babda alelittifak gayret eylemeğe müteahhid olduğumuza mebni tezayüdi kuvvet içün teksiri askere ikdamımız misillü gerek Beytülmâli müslimin'in ve gerek varidatı Devleti Aliye'nin muhafazasına müteahhid olup mahallerinden tahsil ve tediyesine ve telef ve haşarattan vikayesine ve evâmiri Padişahî'nin infaz ve icrasına ve herkim muhalefet ve ademi itaat ederse bilittifak tedibine cümlemiz müteahhid ve mütekeffil olmağla bu usûle daima riayet oluna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şart-ı râbi: Devleti Aliye'nin ötedenberi usûlü nizam ve kanunu kâffei emrü neyhi Padişahî hariç ve dahil cümle erkânı vükelâya Makamı Vekâleti Mutlaka'dan sudur etmek sureti olmağla bâd'ezin herkes büyüğünü bilüp vazifesinden hariç umura tasaddi eylemiye. Ve kâffei emrü nehiy Makamı Sadareti Uzma'dan sudur eyliyen ve ol emrü nehiy mahzâ emr ü neyhi Padişahî olmağla hilâfına kimesne cesaret eylemiye ve her kim umurundan hariç memuriyeti olan maslahattan ziyade aharın memuriyetine tasaddi eder ise cümlemiz davacı olup filân maslahat filânın memuriyeti iken filân zat şu vech ile müdahale etmiş deyû ol memuriyetten ref olunmasına ve taarruzâtın alelûmum refiyle her umur Makamı Vekâleti Mutlaka'ya arzü istizan olunarak emrü reyi Sadaret penâhl üzere hareket olunmağa cümlemizin taahhüdünden başka Makamı Sadareti Uzmadan dahi hilafı kanun ve muhilli taahhüd irtikâb ve irtişa ve gerek taşraya ye gerek umuru dahiliyeye müteallik Devleti Aliyeye acilen ve acilen muzır olacak sair gûna mekârihe ibtidar olunur ise cümlemiz davacı olup bilittifak men'ine ikdam eylemimiz şart ola ve men'ini bana söylediler diye ol vekili mutlak söyleyenlerden birisine azvi mûfteriyât ile nefsaniyet eder ise anın dahi men'ine ve muhafazasına cümle tarafından taahhüd olunmağın bunlara dahi dâima müraat oluna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şart-ı hâmis: Zâti Hümayûn'un ve kuvveti Saltanatın ve nizamı devletin muhafazasına cümlemiz kefil ve müteahhid olduğumuz misillû gerek memalik hanedanları vücutlunun Devleti Aliye'den ve gerek dahilde olan rical ve erkânı devletin birbirinden emniyeti şartı a'zam ve tahsili emniyet ve itminan dahi cümlenin ittihad ve ittifakıyla birbirlerine kefalet ve zımana mütevakkıf idüğû emri gayri mübhem olmağla dairei ittifaka dahil olan gerek hanedan ve âyân ve gerek vükelâ ve rical birbirlerinin zâtına ve hanedanına kefil ve zamin ola. Şöyle ki: hanedanlardan birisinin hilafı şart; ittihad bir hareketi tebeyyün etmedikçe tarafı Devlet-i Aliye'den yahut taşralarda vüzerâ ve birbirlerinden taarruz ve ihanet ve sui kasid vukua geliriseuzak ve yakın denilmeyip cümlemiz davacı olarak mütecasir olanın te'dip ve define bilittifak ikdam oluna ve kendüleri hayatta iken kendûlerine ve ba*del vefat hanedanlarının bekaı muhafazasına cümle vükelâ zamin ve müteahhid olmalarıyla ol hanedanlar dahi zîri idarelerinde olan ayanlara ve vûcûha zamin olalar. Ö makûle âyân ve vücûha hanedanlardan birisi tamamen veya vechi ahar ile nefsaniyet ve bir gûna sui kasid etmeyüp eğer hilafı taahhüd ve rıza bir gûna cünha ve cinayeti zahir olur ise ba'dettahkik Makam-ı Vekâleti Mutlakadan bllistizan def'ü ref ine ol hanedan ikdam edüp yerine aharini intihab eyliye. Ve herkes uhdesine muhavvel mahal hududundan hariç bir karış mahalle taarruz ve tasaddi etmeyip her kim tecavüz eder ise uzak ve yakın denilmeyerek cümleten davacı olup men eyliyeler ve mütenebbih olmaz ise baisi şikaak olanın def'ü tenkiline bilittifak ikdam oluna ve cümle vücuh ve hanedanlar ve âyânı memalik yekvücûd olup alelittifak defi ihtilâli şikaka şeddi nitak eyliyeler. Ve her kim fukaraya zulmü taaddi eder ve şeriatı Mutahhara'nın icrasına muhalefet eyler ise anın dahi te'dip ve terbiyesine bilittihad sây oluna ve cümle hanedanlar ve ayanlar hakkında bu veçh ile tekeffül olunduğu misillû vükelâ ve ulemâ ve rical ve hademei Saltanata dahi vakten minel evkaat tahrik ve ifsad ile bir taraftan bir güna ihanet ve sui kasid vukua gelmesine ve te'dibini mucip cünhası cümle İndinde gereği gibi taayyün etmedikçe nefsaniyeten tekdir olunmamasına ve zât ve hanedanlarına cümle hanedanın ve vücuh kefil ve müteahhid olmalarıyla bir vakitte hilâfına hareket olunmaya ve eğer hasbelbeşeriye birinin cünhası zuhur eder ise ol cünha cümle indinde ba'dettaayyün Makamı Sadaretten töhmetine göre te'dip oluna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şart-ı sâdis: Asitanede ocaklardan ve saireden bir gûna fitne ve fesad hadis olur ise bilâistizan cümle hanedanlar Asltaneye vürüda şitap edüp mütecasir olanların ve ol ocağın kaldırılmasına, eğer sınf ise bu defa baisl fitne olan Boğaz Kal'ası neferatının kaldırıldığı mislllü kendüleri kahru tenkil ve dirlik ve esamileri ref olunmak ve eşhastan ise her ne tabakadan olur ise olsun bittahkik idam kılınmak hususuna cümle hanedan ve vücuhi memalik müteahhid ve cümlesi olup Asitane'nin emniyetine ve istihsal esbabına kefil olmağla bu rabıta-i kaviyye ne makule esbaba tevakkuf eder ise istihsaline bilittifak ve aleddevam ikdam ve gayret oluna.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şartı sabi: Fukara ve reayanın himayet ve siyaneti esas olduğuna nazaran hanedanan ve vücuh tarafından ziri idarelerinde kazaların asayişine ve fukara ve reayanın tekâlifi emrinde haddi itidale riayet hususuna dikkat olunmak lâzimeden olmağın ref'i mezâlim ve taaddi ve tekâlif hususuna vükelâ ve memalik hanedanları beyinlerinde bilmüzakere ne veçh ile karar verilir ise anın devam ve istikrarına ve mugayir olarak zulmü taaddi vukua gelmesine itinâ oluna. Ve her hanedan yekdiğerinin haline nezaret birle hilafı emr ü rıza ve mugayiri Şeriati Garrâ zulmü taaddi. eden olur ise salimen anilgaraz Devlet-i Aliyeye ihbar eyleyüp bilittifak men'ine ikdam oluna. Ve işbu şeraiti seb'aya bilmüzakere karar verilüp hilâfına hareket olunmamak üzere kasem billah ve ahd birresül vaki olmağla hıfzen lilmevasik işbu senedi muteber ketbü tenmik olundu. (Femen beddelehu ba'dema semi' ahû feinnemâ ismühu alelleziyne yubeddilunehu innallâhe semi'un alim.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zeyl&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşbu senedi muteberin havi olduğu şeriatı dinü Devleti Aliye'nin te'yid ve ihyası emri ehemmine esas olup aleddevam düştürül amel tutulması vacib olmağla tebeddüli zaman ve zevat ile tağyiri mümkün olmamak içûn Makamı Sadaret ve Mesnedi Fetvâyı bundan böyle teşrif edecek zevat dahi ibtidai nasb ve mesnedlerlne kuudlarında bu senedi hatmü imza edüp harf ve harf icrasına ikdam eyliyeler. Ve hini tebeddülde meşgale takibiyle İşbu hatmi sened maddesi teehhür kesbetmemek içün gerek Vekâlet-i Mutlaka gerek Meşihati Islâmiyye tebeddül ettiği gibi derakab Beylikçiyi Divanı Hümâyun bulunanlar asıl senedi kalemden alıp kethüda ve reisûlvakt olanlara ihtar birle Vekâleti Mutlaka yahut Meşihatı Islâmiye mesanidine kuud eden zevata hatmü imza ettirmek üzere bu nizam dahi Divanı Hümayun Kalemine kayd ile düştürül amel tutula ve işbu senedin iktiza edenlere suretleri verileceğine mebni bir sureti Nezdi Alii Taçdâride mahfuz olup daimen ve müstemirren icrasına bizzat Şevketmeab Efendimizin nezareti seniyeleri şamil ola vesselam.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Cevdet Paşa, &lt;i&gt;Tarih-i Cevdet&lt;/i&gt;, cilt 9, s. 278, Dersaadet 1309. Aktaran: Server Feridun, &lt;i&gt;Anayasalar ve Siyasal Belgeler&lt;/i&gt;, s. 1, İstanbul 1962.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-1926607204264481664?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/1926607204264481664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/sened-i-ittifak.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1926607204264481664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1926607204264481664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/sened-i-ittifak.html' title='Sened-i İttifak'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ItHo91u0kUU/Twj2H257y1I/AAAAAAAAB2s/V3rrTkpLYZE/s72-c/images%2B%25289%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-5042522869028640552</id><published>2012-01-08T03:21:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:42:32.721+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Islahat Fermanı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-kB9pojZRyo4/TwjfQ4ZfASI/AAAAAAAAB2U/oGfXqbG4_Xo/s1600/images%2B%25288%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="138" width="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-kB9pojZRyo4/TwjfQ4ZfASI/AAAAAAAAB2U/oGfXqbG4_Xo/s200/images%2B%25288%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Islahata dair taraf-ı vekâlet-i mutlakaya hitaben bâlâsı Hatt-ı Hümayun ile muveşşah şeref-sâdır olan ferman-ı âlinin suretidir. 11 Cemaziye'l-ahir 1272 (28 Şubat 1856). Düstur-ı Ekrem ve muazzam müşir-i efham ve muhterem, nizamü'l-âlem, nâzım-ı menazımü'l-ümem müdebbir-i umurü'l-cumhur bi'l-fikri's-sâkıb mütemmimi mehammi'l-enâm bi'r-rey-i's-sâib mümehhid-i bünya'd-devlet-i ve'l-ikbal müseyyid-i erkâni's-saadet-i ve'l-iclal mürettib-i meratibi'l-hilafetihi'l-kübra mükemmil-i namusi's-saltanati'l-uzmâ el-mahfüf-ı bi-sunûf-ı avâtıf-ı'l-meliki'l-alâ-bilfiil sadr-ı âzam-ı sütûde-siyem ve vekil-i mutlak-ı kaviyyü'l-himemim olub Mecidiye Nişan-ı hümayunumun birinci rütbesini ve nişan-ı imtiyaz-ı Devlet-i Aliyemi haiz ve hamil olan vezir-i meal-i semîrim Mehmed Emin Ali Paşa Edamallahu Teala iclâlehu ve zaafa bi'teb'îd-i iktidarehu ve ikbalehu tevkî'-i ref-i hümayunum vasıl olacak malum ola ki,&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;yedd-i müeyyed-i mülükâneme vedia-i cenab-ı bâri olan kâffe-i sunûf-ı tebaa-i şahanemin her cihetle temami-i husul-i saadet-i hâli akdem-i efkâr-ı hayriyet disâr-ı padişahanem olarak cülus-ı meymenet-menûs-ı hümayunum gününden beri bu bapta zuhura gelen himem-i mahsuse-i şahanemin hamdolsun pek çok semere-i nafiası meşhur olup mülk ü milletimizin mamuriyet ve serveti anbean tezayüt etmekte ise de Devlet-i Aliyemizin şanına muvafık ve milel-i mütemeddine arasında bihakkın haiz olduğu mevki-i ali ve mühimme layık olan hâlin kemale isali için şimdiye kadar vaz ve tesisine muvaffak olduğum nizamat-ı cedide-i hayriyenin ez ser-nev tekîd ve tevsii matlub-ı madelet- mahsub-ı padişahanem olduğu hâlde, umum tebaa-i şahanemizin mesai-i cemile-i hamiyetkâraneleri ve müttefik-i hass-ı bahirü'l-ihlasımız olan düvel-i mufahhamanın himmet-i muavenet-i hayırhahaneleri eseri olmak üzere Devlet-i Aliyemizin bu kerre bi-inayetu'llah-i Teala haricen hukuk-ı seniyesi bir kat daha teekküd eylediğine ve bu cihetle şu asr Devlet-i Aliyemiz için bir zaman-ı hayriyet iktiranın mebdei olacağından dahilen dahi saltanat-ı seniyemizin tezyid-i kuvvet ve miknetini ve revabıt-ı kalbiye-i vatandaşi ile birbirine merbut olan ve nazar-ı m'adaleteser-i müşfikânemde müsavi bulunan kâffe-i sunûf-ı tebaa-i şahanemin her yüzden husul-i temami-i saadet-i hâl ve memalik-i şahanemizin mamuriyetini müstelzim olacak esbap ve vesailin anbean ilerlemesi murad-ı merhamet-itiyad-ı mülükânem iktizasından bulunduğuna binaen hususat-ı atiyyetü'z-zikrin icrasına irade-i madeletifade-i padişahanem şeref-sâdır olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şöyle ki: Gülhane'de kıraat olunan hatt-ı hümayunum ile ve Tanzimat-ı Hayriyyem mucibince her din ve mezhepte bulunan kâffe-i tebaa-i şahanem hakkında bilaistisna emniyet-i can ve mal ve mahfuziyet-i namus için taraf-ı eşref-i padişahanemden vaat ve ihsan olunmuş olan teminat bu kerre dahi tekîd ve teyit kılındığından bunun kâmilen fiile çıkarılması için tedabir-i müessirenin ittihaz olunması ve zir-i cenah-ı atıfet-seniyye-i padişahanemde olarak memalik-i mahrusa-i şahanemde bulunan Hıristiyan ve sair tebaa-i gayrimüslime cemaatlerine ecdad-ı izamım taraflarından verilmiş ve sinîn-i ahirede ita ve ihsan kılınmış olan bilcümle imtiyazat ve muafiyat-ı ruhaniyye bu kere dahi takrir ve ibka kılınıp, fakat Hıristiyan ve tebaa-i gayrimüslime-i sairenin her bir cemaati bir mehl-i muayyen içinde imtiyazat ve muafiyât-ı nâzımlarının rüyet ve muayenesine ibtidar ile, o bapta vaktin ve gerek asar-ı medeniyet ve malumat-ı müktesibenin icap ettirdiği ıslahatı irade ve tensib-i şahanem ile ve Bâb-ı Âlimizin nezaret-i tahtında olarak, mahsusan patrikhanelerde teşkil olunacak meclisler marifetiyle bilmüzakere canib-i Bâb-ı Âlimize arz ve ifade eylemeye mecbur olarak, cennetmekân Ebü'l-feth Sultan Mehmed Hân-ı Sani hazretleri ve gerek ahlâf-ı izamları taraflarından patrikler ile Hıristiyan piskoposlarına ita buyrulmuş olan ruhsat ve iktidar niyât-ı fütüvvetkârane-i padişahanemden naşi işbu cemaatlere temin olunmuş olan hâl ve mevki-i cedit ile tevfik olunup ve patriklerin elhâletü-hazihi cari olan usul-i intihabiyeleri ıslah olunduktan sonra, patriklik berat-ı alisinin ahkâmına tatbikan kayd-ı hayat ile nasb ve tayin olunmaları usulünün tamamen ve sahihen icra ve Bâb-ı Âlimizle cemaat-i muhtelifenin rüesa-yı ruhaniyesi beyninde karargir olacak bir surette tatbikan patrik ve metropolit ve murahhasa ve piskopos ve hahamların hîn-i nasbında usul-i tahlifiyenin ifa kılınması ve her ne suret ve nam ile olursa olsun rahiplere verilmekte olan cevaiz ve avaidat cümleten men'olunarak yerine patriklere ve cemaatbaşılarına varidat-ı muayyene tahsis ve ruhban-ı sairenin dahi rütbe ve mansıblarının ehemmiyetlerine ve bundan sonra verilecek karara göre kendilerine berveçh-i hakkaniyyet maaşlar tayin olunup, fakat Hıristiyan rahiplerinin emval-i menkule ve gayrimenkulelerine bir günâ sekte iras olunmayarak, Hıristiyan vesair tebaa-i gayrimüslime cemaatlerinin milletçe olan maslahatlarının idaresi her bir cemaatin ruhban ve avamı beyninde müntehip azadan mürekkep bir meclisin hüsn-i muhafazasına havale kılınması ve ehalisi cümleten bir mezhepte bulunan şehir ve kasaba ve karyelerde icra-i ayine mahsus olan ebniyyenin ve gerek mektep ve hastahane ve mezarlık misillu sair mahallerin heyet-i asliyeleri üzere tamîr ve termimlerine bir gûnâ mevani ika olunmayıp, böyle mahallerin müceddeden inşası lazım geldikte patrik veya rüesa-yı milletin tasvibi hâlinde bunların resm ve suret-i inşası bir kerre canib-i Bâb-ı Alîmize arz olunmak iktiza edeceğinden ya suver-i maruza kabul ile müteallik olacak irade-i seniyye-i mülükânem mucibince iktizası icra veya bir müddet-i muayyene zarfında o bapta olan itirazat beyan olunup bir mezhebin cemaati yalnız olarak sairiyle karışık olmayarak bir mahalde bulunur ise o yerde ayine müteallik hususatı zahiren ve alenen icrada bir türlü kuyuda düçar olmayıp, ahalisi edyan-ı muhtelifede bulunan cemaatlerden mürekkep olan şehir ve kasaba ve karyelerde ise her bir cemaatin takımı sakin olduğu, ayrıca mahalde bâlâda bahs ü beyan olunan usule ittibaen kendi kilise ve hastahane ve mektep ve mezarlıklarını tamir ve termime muktedîr olabilmesi ve müceddeden inşa olunması iktiza eyleyen ebniyeye gelince bunlar için ruhsat-ı lazımeyi patrikler veyahut cemaat metropolitleri canib-i Bâb-ı Alîmizden istida edip Devlet-i Aliyemizce bunda bir gûnâ mevani-i mülkiye olmadığı hâlde ruhsat-ı seniyyem irzan kılınması ve bu makule işlerde hükümet tarafından vuku bulacak muamelat külliyen hasbi olması ve bir mezhebe tabi olanların adedi ne miktar olursa olsun o mezhebin kemal-i serbestî ile icra olunmasını temin için tedabir-i lazıme ve kaviyenin ittihaz kılınması ve mezhep ve lisan veyahut cinsiyet cihetleriyle sunûf-ı tebaa-i saltanat-ı seniyemden bir sınıfın âher sınıfından aşağı tutulmasını mutazammın olan kâffe-i tabirat ve elfaz ve temyizat muharrerat-ı divaniyeden ilelebet mahv ü izale kılınması ve ahadd-ı nâs beyninde veyahut memurin taraflarından dahi mucib-i senn ve ar olacak veya namusa dokunacak her türlü tarif ve tavsifin istimali kanunen men'olunması ve çünkü memalik-i mahrusamda bulunan her din ve mezhebin ayini berveçh-i serbesti icra olunduğundan tebaa-i şahanemden hiçbir kimesne bulunduğu dinin ayinini icradan men'olunmaması ve bundan dolayı cevr ü eza görmemesi ve tebdil-i din ve mezhep etmek üzere kimse icbar olunmaması ve saltanat-ı seniyemizin memurin ve hademesinin intihap ve nasbi tensip ve irade-i şahaneme menût olarak tebaa-i Devlet-i Aliyemin cümlesi herhangi milletten olursa olsun devletin hizmet ve memuriyetlerine kabul olunacaklarından, bunlar ehliyet ve kabiliyetlerine göre umum hakkında meriyyü'l-icra olacak nizamata imtisalen memûriyetlerde istihdam olunmaları ve saltanat-ı seniyyem tebaasından bulunanlar mekâtib-i şahanemin nizamat-ı mevzualarında gerek since ve gerek imtihanca mukarrer olan şeraiti ifa eyledikleri takdirde cümlesi bilâfark ve temyiz Devlet-i Aliyyemin mekâtib-i askeriye ve mülkiyesine kabul olunması ve bundan başka her bir cemaati maarif ve hıref ve sanayie dair milletçe mektepler yapmaya mezun olup, fakat bu makule mekâtib-i umumiyenin usul-i tedrisi ve muallimlerinin intihabı azası taraf-ı şahanemden mansub muhtelit bir meclis-i maarifin nezaret ve teftişi tahtında olması ve ehl-i İslam ile Hıristiyan vesair tebaa-i gayrimüslime meyanesinde veyahut tebaa-i İseviye vesair tebaa-i gayrimüslimeden mezahibi'l- muhtelifeye tabi olanların birbiri beyninde ticaret veyahut cinayata müteallik zuhura gelecek cem'i deavi muhtelit divanlara havale olunup, istima-ı dava için işbu divanlar tarafından akdolunacak meclisler aleni olacağından, müddei ile müddeialeyh muvacehe olunarak bunların ikame edecekleri şahitler tekarir-i vakıalarını daima kendi ayin ve mezhepleri üzere icra edecekleri birer yemin ile tasdik eylemeleri ve hukuk-ı adiyeye ait olan deavi dahi, eyalat ve elviye muhtelif meclislerinde vali ve kadı-i memleket hazır oldukları hâlde şer'an veya nizamen rüyet olunup, işbu mehâkim ve mecaliste muhakemât-ı vakıa aleni icra olunması ve Hıristiyan vesair tebaa-i gayrimüslimeden iki kimse beyninde hukuk-ı irsiye gibi deavi-i mahsusa sahibi dava olanlar istedikleri hâlde patrik veya rüesa ve mecalis marifetiyle rüyet olunmak üzere havale kılınması ve mücazat ve ticaret kanunlarıyla muhtelif divanlarda icra olunacak usul ve nizamat-ı mürafaat mümkün mertebe süratle ikmal olunarak ve zapt ü tedvin kılınarak memalik-i mahrusa-i şahanemde müstamel olan elsine-i muhtelifeye tercüme ile neşr ü ilan olunması ve hukuk-ı insaniyeyi hukuk-ı adalet ile tevfik etmek için mazanne-i sui olanların veyahut tedibat-ı cezaiyeye müstahak bulunanların hapis ve tevkiflerine mahsus olan kâffe-i mahbes ve mahall-i sairede usul-i habsiyenin mümkün mertebe müddet-i kalile zarfında ıslahına mübaşeret olunması ve herhalde hapishanelerde bile canib-i saltanat-ı seniyemden vaz kılınan nizamat-ı inzibatiyeye muvafık olan muamelattan maada hiçbir gûnâ mücazat-ı cismaniye ve eziyet ve işkenceye müşabih kâffe-i muamele dahi kâmilen lağv ve iptal kılınması ve bunun hilafında vuku bulacak hareket şedîden men ve zecr olunacağından maada bunun icrasını emreden memurin ile bilfiil icra eyleyen kesânın dahi ceza kanunnamesi iktizasınca tekdir ve tedip olunması ve Darüssaltanat-ı seniyem ve eyalat ve bilad ve kurada umur-ı zaptiyenin tanzimi maddesi asude-i hâl olan kâffe-i tebaa-i mülükâneme kendi mal ve canlarının muhafazasına sahihen ve kaviyen emniyet verecek surette tanzim kılınması ve verginin müsavatı tekâlîf-i sairenin müsavatını mucip olduğu misillu hukukça olan müsavat dahi vezaifçe olan müsavatı müstelzim olduğundan Hıristiyan vesair tebaa-i gayrimüslime dahi ehali-i İslam misillu hisse-i askeriye itası hakkında muahharan verilen karara inkiyat mecburiyetinde bulunması ve bu hususta bedel vermek veya nakten akçe itasıyla hizmet-i fiiliyeden muaf olmak usulünün icra olunması ve İslamdan maada tebaanın sunûf-ı askeriye içinde suret-i istihdamları hakkında nizamat-ı lazıme yapılıp müddet-i kalile-i mümkine zarfında neşr ü ilan kılınması ve eyalat ve elviye meclislerinde tebaa-i müslime ve İseviyye vesaireden bulunan azanın emr-i intihaplarını bir suret-i sahihaya koymak ve ârânın doğruca zuhurunu temin eylemek için işbu meclislerin suret-i tertip ve teşkilleri hakkında olan nizamatın ıslahına teşebbüs ile Devlet-i Aliyem netice-i ârâyı ve verilen hüküm ve kararı sahihen bilmek ve buna nezaret etmek esbab ve vesail-i müessiresinin istihsalini mütalaa eylemesi ve çünkü bey ve füruht ve tasarrufu emlak ve akar maddeleri hakkında olan kavanin kâffe-i tebaa-i mülükânem hakkında müsavi olduğundan kavanin-i Devlet-i Aliyeme ve nizamat-ı zabıta-i belediyeye ittiba ve imtisal eylemek ve asıl yerli ehalinin verdikleri tekâlifi vermek üzere saltanat-ı seniyem ile düvel-i ecnebiye beyninde yapılacak suver-i tanzimiyeden sonra ecnebiyeye dahi tasarruf-ı emlak müsaadesinin ita olunması ve tebaa-i saltanat-ı seniyemin kâffesi üzerinde tarh olunacak vergi ve tekâlif sınıf ve mezheplerine bakılmayarak bir surette ahzolunmakta idüğünden işbu tekâlifin ve alelhusus aşarın ahz u istifasında vuku bulmakta olan sui-istimalatın ıslah-ı tedabir-i seriası mütalaa ve müzakere olunup, doğrudan doğruya ahz-ı vergi etmek usulünün peyderpey icrası kabil oldukça, varidat-ı Devlet-i Aliyemin ilzam olunması usulünün yerine bu suret ittihaz kılınıp, usul-i hâliye cari oldukça memurin-i Devlet-i Aliyem ile mecalis azalarının müzayedeleri alenen icra olunacak olan iltizamattan birini deruhte ettirmeleri veya bir gûnâ hisse almaları mücazat-ı şedide ile men' kılınması ve tekâlîf-i mahalliye dahi, mehmaemken mahsulata halel vermeyecek ve ticaret-i dahiliyeye mani olmayacak surette vaz ve tayin olunması ve umur-ı nafia için tayin ve tahsis olunacak mebaliğ-i münasibeye benen ve bahren inşa ve ihdas olunacak turûk ve mesalikten istifade edecek olan eyalat ve sancaklarda vaz ve tesis kılınacak vergi-yi mahsuslar dahi ilave edilmesi ve saltanat-ı seniyemin beher sene için varidat ve masarifat defterinin tanzim ve iraesi hakkında muahharen bir nizam-ı mahsus yapılmış olduğundan bunun temami-i icra-ı ahkâmına itina olunması ve her bir memurine tahsis kılınmış olan maaşlrın hüsn-i tevsiyesine mübaşeret kılınması ve her bir cemaatin rüesasıyla taraf-ı eşref-i şahanemden tayin olunacak birer memurları tebaa-i saltanat-ı seniyemin umumuna ait ve raci olan maddelerin müzakeratına Meclis-i Vâlâ'da bulunmak üzere makam-ı celil-i vekâlet-i mutlakamdan mahsusen celp olunuo ve işbu memurlar birer sene için tayin kılınıp, bunlar memuriyetlerine başladıkları gibi tahlif olunmaları ve Meclis-i Vâlâ'nın azası gerek adi ve gerek fevkalade vuku bulan içtimalarında rey ve mütalaalarını doğruca beyan ve ifade etmeleri ve bundan dolayı asla rencide olunmamaları ve ifsat ve irtikâp ve itisafa dair olan kavaninin ahkâmı kâffe-i tebaa-i saltanat-ı seniyem haklarında herhangi sınıfta ve ne türlü memuriyette bulunurlarsa bulunsunlar usul-i meşruasına tevfikan icra olunması ve Devlet-i Aliyyemin tashih-i usul-i sikke ile umur-ı maliyesine itibar verecek banka misillu şeyler yapılıp memalik-i mahrusa-i şahanemin menba-ı serveti maddiyesi olan hususata iktiza eden sermayelerin tayiniyle ve mahsulat-ı memalik-i şahanemin nakli için icap eden turûk ve cedavilin küşadıyla ve emr-i ziraat ve ticaretin tevessüüne hail olan esbabın men'iyle teshilat-ı sahihanın icra olunması ve bunun için maarif ve ulûm ve sermaye-i Avrupa'dan istifadeye bakılması esbabının biletraf mütalaasıyla peyderpey mevki-i icraya konulması maddelerinden ibaret olmakla, siz ki sadr-ı âzam-ı sütûde-şiyem-i müşarünileyhsiz işbu ferman-ı celilü'l-unvan-ı mülükânemi usulü üzere gerek Dersaadetimde ve gerek memalik-i şahanemin her bir tarafında ilan ve işaatle hususat-ı meşruanın bâlâda beyan olunduğu veçhile icra-ı iktizalarına ve bundan böyle ahkâm-ı celilesinin daima ve müstemiren meriyü'l-icra tutulması esbab-ı lazıme ve vesail-i kaviyesinin istihsal ve istikmali hususuna bezl-i cell-i himmet eyliyesiz, şöyle bilesiz, alâmet-i şerifeme itimat kılasız, tahriren fî evail-i şehr-i cemaziye'l-uhra, sene isnâ ve seb'în mieteyn ve elf.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-5042522869028640552?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/5042522869028640552/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/islahat-ferman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5042522869028640552'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5042522869028640552'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/islahat-ferman.html' title='Islahat Fermanı'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-kB9pojZRyo4/TwjfQ4ZfASI/AAAAAAAAB2U/oGfXqbG4_Xo/s72-c/images%2B%25288%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-5081327720387818759</id><published>2012-01-08T02:08:00.000+02:00</published><updated>2012-01-11T14:42:42.558+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Tanzimat Fermanı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-8lvIzjHMFj8/TwjeoBUS9MI/AAAAAAAAB2I/yjjS3gagCDM/s1600/images%2B%25286%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://1.bp.blogspot.com/-8lvIzjHMFj8/TwjeoBUS9MI/AAAAAAAAB2I/yjjS3gagCDM/s200/images%2B%25286%2529.jpg" width="84" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Gülhane'de kıraat olunan Hatt-ı Hümayun'un suretidir. 26 Şaban 1255 (3 Kasım 1839). Cümleye malum olduğu üzere, Devlet-i Aliyemizin bidayet-i zuhurundan beri ahkâm-ı celile-i Kur'aniye ve kavanin-i şeriyeye kemaliyle riayet olunduğundan, saltanat-ı seniyemizin kuvvet ve miknet ve bilcümle tebaasının refah ve mamuriyeti rütbe-i gayete vasıl olmuş iken yüz elli sene vardır ki, gavail-i müteakibe ve esbab-ı mütenevvi'âya mebni, ne şer'-i şerife ve ne kavanin-i münifeye inkıyat ve imtisal olunmamak hasebiyle, evvelki kuvvet ve mamuriyet bilakis zaaf ve fakre mübeddel olmuş ve halbuki kavanin-i şeriye tahtında idare olunmayan memalikin payidar olamayacağı vazıhattan bulunmuş olup, cülus-ı hümayunumuz ruz-ı firuzundan beri, efkâr-ı hayriyet -âsâr-ı mülükânemiz dahi, mücerret imar-ı memalik ve enha ve terfih-i ahali ve fukara kaziye-i nafiasına münhasır ve memalik-i Devlet-i Aliyemizin mevki-i coğrafisine ve arazi-i münbitesine ve halkın kabiliyet ve istidatlarına nazaran esbab-ı lazimesine teşebbüs olunduğu hâlde, beş on sene zarfında bitevfikihî Teala suver-i matluba hasıl olacağı zahir olmakla, avn ü inayet-i Hazret-i Bari'ye itimat ve imdad-ı ruhaniyet-i cenab-ı peygamberiye tevessül ve istinat-birle bundan böyle Devlet-i Aliye ve memalik-i mahrusamızın hüsn-i idaresi zımnında bazı kavanin-i cedide vaz ve tesisi lazım ve mühim görünerek, işbu kavanin-i mukteziyenin mevadd-ı esasiyesi dahi emniyet-i can ve mahfuziyet-i ırz ve namus ve mal tayin-i vergi ve asakir-i mukteziyenin suret-i celp ve müddet-i istihdamı kaziyelerinden ibaret olup şöyle ki, dünyada candan ve ırz u namustan eazz bir şey olmadığından bir âdem onları tehlikede gördükçe hilkat-i zatiye ve cibiliyet-i fıtriyesinde hiyanete meyil olmasa bile muhafaza-i can ve namusu için elbette bazı suretlere teşebbüs edeceği ve bu dahi devlet ve memlekete muzır olageldiği müsellem olduğu misillû bilakis, can ve namusundan emin olduğu hâlde dahi sıdk u istikametten ayrılmayacağı ve işi ve gücü hemen devlet ve milletine hüsn-i hizmetten ibaret olacağı dahi bedihî ve zahirdir ve emniyet-i mal kaziyesinin fıkdanı hâlinde ise, herkes ne devlet ve ne milletine ısınamayıp ve ne imar-ı mülke bakamayıp daima endişe ve ıztıraptan hâli olmadığı misillû aksi takdirinde yani emval ve emlakinden emniyet-i kâmilesi olduğu hâlde dahi, hemen kendi işi ile ve tevsi-i daire-i taayyüşüyle uğraşıp ve kendisinde günbegün devlet ve millet gayreti ve vatan muhabbeti artıp ona göre hüsn-i harekete çalışacağı şüpheden azadedir. Ve tayin-i vergi maddesi dahi, çünkü, bir devlet muhafaza-i memaliki için elbette asker ve leşkere vesair masarif-i muktaziyeye muhtaç olarak, bu ise akçe ile idare olunacağına ve akçe dahi tebaanın vergisiyle hasıl olacağına binaen bunun dahi, bir hüsn-i suretine bakılmak ehemm olup eğerçi, mukaddemlerde varidat zannolunmuş olan yedd-i vahit beliyesinden lehülhamd memalik-i mahrusamız ahalisi bundan evvelce kurtulmuş ise de, alat-ı tahribiyeden olup hiçbir vakitte semere-i nafiası görülmeyen iltizamat usul-ı muzırası, el-yevm cari olarak, bu ise bir memleketin mesalih-i siyasiye ve umur-ı maliyesini bir âdemin yedd-i ihtiyarına ve belki pençe-i cebr ü kahrına teslim demek olarak, o dahi eğer zaten bir iyice âdem değilse hemen kendi çıkarına bakıp cem-i harekât ve sekenatı gadir ve zulümden ibaret olmasıyla, badezin ahali-i memalikten her ferdin emlak ve kudretine göre bir vergi-i münasip tayin olunarak, kimseden ziyade şey alınamaması ve Devlet-i Aliyemizin berren ve bahren masarif-i askeriye vesairesi dahi kavanin-i icabiyye ile tahdit ve tebyin olunup, ona göre icra olunması lazimedendir ve asker maddesi dahi, ber-minval-i muharrer mevadd-ı mühimmeden olarak, eğerçi muhafaza-i vatan için asker vermek ahalinin farize-i zimmeti ise de, şimdiye kadar cari olduğu veçhile, bir memleketin aded-i nüfus-ı mevcudesine bakılmayarak, kiminden rütbe-i tahammülünden ziyade ve kiminden noksan asker istenilmek, hem nizamsızlığı ve hem ziraat ve ticaret mevadd-ı nafiasının ihlalini mucip olduğu misillu, askerliğe gelenlerin ilanihayetü'l-ömür istihdamları dahi, füturu ve kat'-ı tenasülü müstelzim olmakta olmasıyla, her memleketten lüzumu takdirinde talep olunacak neferat-ı askeriye için bazı usul-i hasene ve dört veyahut beş sene müddet istihdam zımnında dahi bir tarik-i münavebe vaz ve tesis olunması icab-ı hâldendir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Velhasıl bu kavanin-i nizamiye hasıl olmadıkça tahsil-i kuvvet ve mamuriyet ve asayiş ve istirahat mümkün olmayup, cümlesinin esası dahi, mevadd-ı mesruhadan ibaret olduğundan, fimabad eshab-ı cünhanın davaları kavanin-i şeriye iktizasınca alenen berveçh-i tetkik görülüp hükmolunmadıkça, hiç kimse hakkında hafi ve celî idam ve tesmim muamelesi icrası caiz olmamak ve hiç kimse tarafından diğerinin ırz ve namusuna tasallut vuku bulmamak ve herkes emval ve emlakine kemal-i serbestiyetle malik ve mutasarrıf olarak, ona bir taraftan müdahale olunmamak ve firarda birinin töhmet ve kabahati vukuunda onun veresesi, o töhmet ve kabahatten beriyyü'z-zimme olacaklarından, onun malını müsadere ile veresesi hukuk-ı irsiyelerinden mahrum kılınmamak ve tebaayı saltanat-ı seniyemizden olan ehl-i İslam ve milel-i saire bu müsaadat-ı şahanemize bilaistisna mazhar olmak üzere, can ve ırz ve namus ve mal maddelerinden hükm-i şer'i iktizasınca kâffe-i memalik-i mahrusamız ahalisine taraf-ı şahanemizden emniyet-i kâmile verilmiş ve diğer hususlara dahi ittifak-ı ârâ ile karar verilmesi lazım gelmiş olmaklai Meclis-i Ahkâm-ı Adliye azası dahi lüzumu mertebe teksir olunarak ve vükela ve rical-i Devlet-i Aliyemiz dahi bazı tayin olunacak eyyamda orada içtima ederek ve cümlesi efkâr ve mütaleatını hiç çekinmeyip serbestçe söyleyerek, işbu emniyet-i can ve mal ve tayin-i vergi hususlarına dair kavanin-i mukteziye bir taraftan kararlaştırılıp ve tanzimat-ı askeriye maddesi dahi, Bâb-ı Seraskerî Dâr-ı Şûrasında söyleşilip, her bir kanun karargir oldukça, ilâ- maşallahu taalâ düsturu'l-amel tutulmak üzere, bâlâsı hatt-ı hümayunumuz ile tasdik ve tevsih olunmak için taraf-ı hümayunumuza arz olunsun ve işbu kavanin-i şeriyye mücerret, din ve devlet ve milleti ihya için vazolunacak olduğundan, canib-i hümayunumuzdan hilafına hareket vuku bulmayacağına ahd ü misak olunup, hırka-i şerife odasında cemi'-i ulema ve vükela hazır oldukları hâlde kasem-i billah dahi olunarak ulema ve vükela dâhil tahlif olunacağından, ona göre ulema ve vüzeradan velhasıl her kim olur ise olsun, kavanin-i şeriyeye muhalif hareket edenlerin, kabahat-i sabitelerine göre tedibat-ı layıklarının hiç rütbeye ve hatır ve gönüle bakılmayarak icrası zımnında, mahsusen ceza kanunnamesi dahi tanzim ettirilsin ve cümle memurinin elhaletü hazihi miktar-ı vafi maaşları olarak, şayet henüz olmayanlar var ise onlar dahi tanzim olunacağından şer'an menfur olup harabiyet-i mülkün sebeb-i azamı olan rüşvet madde-i kerihasının fimâbâd adem-i vukuu maddesinin dahi bir kanun-ı kavi ile tekidine bakılsın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve keyfiyat-ı meşruha usul-i atikayı bütün bütün tağyir ve tecdit demek olacağından, işbu irade-i şahanemiz Dersaadet ve bilcümle memalik-i mahrusamız ahalisine ilan ve işaa olunacağı misillu, düvel-i mütehabbe dahi bu usulün inşallah-ı Teala ilelebet bekasına şahit olmak üzere Dersaadetimizde mukim bilcümle süferaya dahi resmen bildirilsin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hemen Rabbimiz Teala Hazretleri cümlemizi muvaffak buyursun ve bu kavanin-i müessisenin hilafına hareket edenler Allah-ı Teala Hazretlerinin lanetine mazhar olsunlar ve ilelebet felah bulmasınlar, Amin.&lt;/blockquote&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-5081327720387818759?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/5081327720387818759/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tanzimat-ferman.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5081327720387818759'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5081327720387818759'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tanzimat-ferman.html' title='Tanzimat Fermanı'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-8lvIzjHMFj8/TwjeoBUS9MI/AAAAAAAAB2I/yjjS3gagCDM/s72-c/images%2B%25286%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-2583177829614103340</id><published>2012-01-07T04:15:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:43:12.908+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dil'/><title type='text'>Mebhas-ı Lisan</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-sCOjgsAtxNM/TweqnYh9XJI/AAAAAAAAB1w/iRrzfn0BIoE/s1600/download.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-sCOjgsAtxNM/TweqnYh9XJI/AAAAAAAAB1w/iRrzfn0BIoE/s200/download.jpg" width="133" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Osmanlı lisânı sahîhan vâzıh selîs ve her türlü terakkiyâta müsâid ve müsteid bir lisândır. Bu söz benim sözüm değil bütün lisân ulemâsının takdîridir. Elbette İngiliz, Alman, Fransız lisânlarının bugünkü mertebe-i kemâline nazaran ikinci derecede bir lisân olduğunda şübhe yoktur. Şiire elverişli ise de fenne ve felsefeye elverişli değildir. Fakat hiç bir lisân mükemmel değildir, dâimâ tekemmül etmektedir. Şu kadarcık bir mülâhazada olsun (lisân meselesiyle meşgûl olan) erbâb-ı nazar müştereken çalışmış olsa idi, iş bir dereceye kadar kolaylaşırdı; bir adım ileri gidilmiş olurdu. Bu bâbda erbâb-ı nazarın ârâ-yı muhtelifesi tedkîk olunur ise mesele iki iddiaya ircâ olunabilir. Bu iki iddianın biri:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lisânımız pek güzel bir lisândır; âhenklidir. Arabî ve Farisî lisânlarının münâsebeti sıhriyeti ile de pek zengîn ve pek rengîn bir lisân olmuştur. Arabî ve Farisî kelimeleri de bizim malımız gibidir. Bu sâyede -her ne söylemek istersek- istediğimiz gibi söyleyebiliriz. Hele vasf-ı terkîbler ile ifâde edilecek [edilemeyecek?] bir şey yoktur. Bu lisânla istediklerini ifâde edemeyenler lisânı söyleyebilecek kadar bilmeyenlerdir. Lisânımızın islâh olunacak yeri yoktur; pek mükemmel bir lisândır." cümleleriyle ihtisâr olunabilir. Diğeri ise:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Lisânımız başlıca üç lisânın anâsır-ı lafziyesinden terekküb etmiş bir halîtadır. Müstakil bir lisân denecek kadar henüz hüviyeti muayyen değildir. Kelimât-ı ecnebiyeden tathîr ve tasfiye edilmedikçe, ne lisânın terakkîsi ve kendi kendine sâhib olması me'mûldür, ne de imlâyı kaide altına almak mümkündür. Lisânımızın zenginliğini mûcib zannolunan ecnebî kelimeleri asıl terakkîsine, tekemmülüne pâ-bendolagelmiştir ve olmaktadır. Arabî ve Farisî olarak lisânımızda hâlâ mevcûd olan kelimeler bize ecnebîdir. Bize tamamen terkibî bir lisân gerektir. Bunun için ecnebî kelimelerin kâffesini tard ve ihrâc etmek lâzımdır. O vakit lisân bizim olur ve lisânımızı öğrenmek için Arab ve Acem lisânlarının kavâidini öğrenmek mecbûriyetinden kurtuluruz; o vakit herkes için lisân bir olur." diyen takımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben her iki tarafın da hüsn-i niyetine kâilim ve emînim ki her iki taraf da lisânımıza hüsn-i hizmet etmek ister. Hüsn-i hizmet için hüsn-i niyette bulunanların daha pek çok şartlar câmi olmaları iktizâ eder. Lisânların tarz-ı tekemmülüne vâkıf olmadıkça bittabi bu bâbda verilecek hüküm hatâdan sâlim olamaz. Terakkiyât-ı lisâniyenin hangi kavânîn-i asliyeye tâbi ve ne gibi şerâit-i tâliye ve mütememmeye muhtâc olduğunu bilmedikçe böyle mühim bir meselede söz söylemeğe bulunacağım. Zâten muhakkakât-ı fenniyeye karşı herkesin zannı pek muteber olamaz. Lisân, bizâtihi kâim değil, insân ile dâimdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Binâenaleyh bir lisânın tekemmülü sıkı sıkı râbıtalarla o lisânı tekellüm eden kavmin terakkiyât-ı umûmiyesine merbût ve bu terakkiyâtın ceryânına tâbidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Âlem-i hayvânâtta ecnâs ve envâın âlem-i insâniyette urûk ve sunûf-ı muhtelifenin teşekkülü ve tekemmülü için mühim sebebler hangileri ise lisânların teşekkülü ve tenevvü' ve tekemmülü için de esbâb-ı mûcibe yine onlardır. Lisânların ne gibi tesîrâta tâbi olarak ne sûretle bugünkü dereceye vardıkları safahât-ı mütevâliyesiyle mütâlaa olunacak olursa, vaktiyle akvâmın ihtilâtını yeni yeni ırkların zuhûrunu, medeniyetlerin tesîsini sanâyi-i muhtelifenin tekemmülü mûcin olan muhârebât-ı berriye ve bahriye ve münâsebât-ı ticâriye gibi ihtilâtlara meydân açan gavgâ-yı maîşetinin yine en birinci ve fakat en uzak bir sebeb olduğunda şübhe kalmaz. Demek olur ki bu keyfiyetlerde en mühim mekanizma ihtilât, temâs, münâsebettir. Vâkıa akvâm-ı sagîre bu vecihle inhilâle uğruyorsa da yine bu ihtilât umûm insâniyetin terakkîsine tekemmülüne hâdim oluyor.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Rıza Tevfik (Bölükbaşı), "Mebhas-ı Lisân", &lt;i&gt;Servet-i Fünun&lt;/i&gt; 265 (1896):71. Aktaran: Yunus Ayata, "Servet-i Fünûn dergisi (265-305. sayılar) (inceleme ve seçilmiş metinler)", yayımlanmamış yüksek lisans tezi, Cumhuriyet Üniversitesi, Şubat 1996.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-2583177829614103340?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/2583177829614103340/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/mebhas-lisan.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2583177829614103340'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2583177829614103340'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/mebhas-lisan.html' title='Mebhas-ı Lisan'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-sCOjgsAtxNM/TweqnYh9XJI/AAAAAAAAB1w/iRrzfn0BIoE/s72-c/download.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-5874400131927229650</id><published>2012-01-06T04:02:00.000+02:00</published><updated>2012-01-11T14:43:30.977+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Tanzimat'a gidiş ve Tanzimat</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-dE_ThPxmcWU/TwZNUYZkrTI/AAAAAAAAB1g/_TD7uv2y2LY/s1600/images.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img alt="Sina Akşin" border="0" height="188" src="http://2.bp.blogspot.com/-dE_ThPxmcWU/TwZNUYZkrTI/AAAAAAAAB1g/_TD7uv2y2LY/s200/images.jpg" title="Sina Akşin" width="160" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Osmanlı-Türk toplumunun Batılılaşmaya, çağdaşlaşmaya ya da modernleşmeye kesin adım atması Tanzimat iledir. Bu aynı zamanda insan haklarına, hukuk devletine, özgürlük ve demokrasiye doğru atılan bir adımdır. Bana göre Türk toplumunun ortaçağdan çıkıp yeniçağa geçişidir. Tanzimat'ı ele almadan önce o noktaya nasıl gelindiğini ana çizgileriyle anlatmaya çalışacağım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Islahat denilen düzeltimler (reformlar) Lale Devri'yle başlayıp 18. yüzyıl boyunca sürmüştür. Ama bunlar zayıf hareketlerdi. Örneğin Mühendishane adıyla açılan kurumların (III. Selim döneminde açılan Mühendishane-i Berri-i Hümayun dahil) gerçekte okul değil, kurs gibi oldukları anlaşılıyor. Asıl ıslahatın başlaması 1789'da III. Selim'le birliktedir. Bir yandan bu padişahın kişisel olarak düzeltimden yana olması, bir yandan 1789 ihtilalinin Avrupa'da doğurduğu büyük sonuçlar ve altüstlüklerin önceleri zayıf da olsa yansımaları bunu sağlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III. Selim tahta çıktığında Osmanlı Devletinin karşısında iki büyük sorun bulunuyordu. Birinci sorun âyanlaşma sürecinin doruk noktasına varması ve artık ülkenin birliğini tehdit eder duruma gelmesiydi. Âyanlar, irili ufaklı her düzeyde belirginleşmişti. Büyük âyanlar, ki bunlara hanedan deniyordu, başlarına buyruk yöneticiler olabiliyorlardı. Hükümet asker ve vergi toplama işini ancak onların aracılığı ile yapabiliyordu. 19. yüzyıl başlarında bağımsızlığa yaklaşan iki büyük âyan göze çarpıyordu. Biri Yanya Âyanı Tepedelenli Ali Paşa, öbürü de Mısır Ayanı Mehmet Ali Paşa'ydı. İkisi de askerî güçlerini pekiştirmek üzere Avrupa'dan subay getirmişlerdi. Mehmet Ali bir Fransız'a harp okulu kurdurmuş, Kölemen beylerini kılıçtan geçirerek Mısır'a tam egemen olmuş, eğitim, sanayi ve tarımda dikkate değer büyük atılımlar gerçekleştirmişti. Her iki âyan, resmî düzeyde olmasa da Avrupa devletleriyle ilişkiler sürdürüyorlardı. Böylesine bir yanlaşmanın padişahın yetkisini sınırladığı ve imparatorluğun parçalanmasına yol açabileceği açıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci önemli sorun, Yeniçeri ordusunun işe yaramaz hâlde oluşuydu. Devletin fetih siyasetinden vazgeçmek zorunda kalmasından sonra, ordu ihmal edilmişti. Ulufeleriyle geçinemeyen Yeniçerilerin esnaflaşmasına göz yumulmuştu. Esnaflık yaptığı için yeniçerilerin talime, eğitime ayıracakları zamanları yoktu. Oysa ateşli silahlardaki gelişme, talimin önemini çok arttırmıştı. Savaş sırasında ordular henüz ayakta karşı karşıya gelip savaştıklan için, karşı tarafın ateşiyle yanı başlarında devrilen askerlerin görüntüsü ürküntü yaratıyordu. Talim görmeyen asker ne denli kahraman ya da iyi niyetli olursa olsun, bu manzara karşısında daha kolay ve daha önce bozguna uğruyordu. Bu durumda Yeniçerilerin esnaflık yapmayıp vakitlerini kışlada eğitim yaparak geçirmeleri gerekiyordu, ama bunun için onlara yeterli düzeyde ulufe vemek şarttı. Böyle bir askerî ıslahat yalnızca yabancı ordulara karşı değil, aynı zamanda âyanları hizaya getirebilmek için de lüzumluydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;III. Selim devlet adamlarına, ne yapılması gerektiği konusunda danışıp, onlardan bu konuda "layiha" denen raporlar aldıktan sonra ordu ıslahatına başladı. 1793'te Nizam-ı Cedit adiyle talimli bir ordunun çekirdeği oluşturuldu. Nizam-ı Cedit adının Fransa'da ihtilal düzeninin benimsediği Yeni Düzen adıyla aynı oluşu dikkati çekiyor. III. Selim Yeniçerileri ürkütmemek için çok dikkatli ve yavaş hareket ediyordu. Yeni ordunun masraflarını karşılamak üzere İrad-ı Cedit Hazinesi diye ayrı bir mali kaynak oluşturuldu ve bunun için yeni vergiler kondu. Bu da vergi verenler bakımından işin sevimsiz yönüydü. Napolyon karşısında Akkâ'da (Filistin) kazanılan zaferden sonra Nizam-ı Cedit'in sayısı 10.000'e çıkarıldı. 1805'te padişah talimli askerin ilk kez Rumeli'de, Edirne'de de oluşturulmasını buyurunca Rumeli âyanlarının bir bölümü buna isyan ettiler (1806). İsyanı bastırmak için Nizamcılar yola çıkacakken, Tekirdağ'ın da ayaklanması üzerine Padişah askerini geri çekti. Ertesi yıl İstanbul'da Yeniçeriler ayaklandılar (Kabakçı Mustafa İsyanı), III. Selim Nizam-ı Cedit'e harekete geçmesi için emir vermekte gecikince iş çığrından çıktı ve tahttan çekilmek zorunda kaldı (1807). IV. Mustafa tahta çıktı (1807-8). Nizam-ı Cedit dağıtıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Sened-i İttifak:&lt;/b&gt; Fakat Islahatçılar İstanbul'dan kaçıp Rusçuk Ayanı Alemdar Mustafa Paşa'ya sığınmışlardı. Bir bahaneyle İstanbul'a gelen Alemdar, III. Selim'i tahta çıkarmak üzere Topkapı Sarayı'na geldi. Alemdar'ın niyetini son anda fark eden IV. Mustafa, sarayın kapılarını kapattırıp Osmanlı hanedanının kendisi dışında son erkekleri olan III. Selim ve Mahmut'un idamlarını buyurdu. III. Selim'i boğdular, fakat II. Mahmud kaçarak vakit kazandı ve zorla saraya giren Alemdar tarafından kurtarıldı. II. Mahmud (1808-39) padişah, Alemdar sadrazam oldular. Alemdar padişahı tahta çıkarmış, kendine bağlı askerî kuvvetleri olan bir sadrazam olarak çok güçlüydü. Önce Nizam-ı Cedit'in benzeri olarak Sekban-ı Cedit Ocağı'nı kurdu. Âyan sorununu çözmek üzere başlıca âyanları İstanbul'a çağırdı. Âyanlara hak ve görevler vererek resmiyet kazandırmak, böylece devletin dağılması tehlikesini önlemek istiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'a gelen âyanlarla görüşmeler yapıldı ve sonunda âyanlarla merkez arasındaki ilişkileri düzenleyen Sened-i İttifak adını taşıyan bir belge düzenlendi. Buna göre (özet olarak): 1) Âyanlar padişaha sadık olacaklar ama kanunsuzluğa karşı direnme hakları olacaktı. 2) Âyanlar gerektiğinde asker toplamaya yardımcı olacaklardı ve yeni bir ordu kurulacaktı. 3) Vergiler ağır olmayacaktı, düzenli toplanacaktı, devletin vergisine dokunulmayacaktı. Yeni vergi düzenlemeleri büyük âyanlarla hükümet arasında görüşülüp kararlaştırılacaktı. 4) Suçu açıkça belli olmadan âyan ve devlet adamlarına ceza verilmeyecekti. Burada dikkati çeken önemli noktalar var. Senet uygulama alanı bulsaydı âyanlık resmiyet kazanacaktı. Senedin kendisi bir çeşit anayasa niteliğini kazanacak, Osmanlı Devleti'nin ilk "anayasası" olacaktı. Senette tarihteki demokratik ihtilallerin en önemli konusu olan vergi adaleti ve vergilerin danışılarak belirlenmesi ilkesi yer almaktadır. Nitekim danışarak vergi koymanın parlamenter bir başlangıç niteliğinde olduğu da söylenebilir. Âyan ve devlet adamlarının cezalandırılmasıyla ilgili esas, insan hakları bildirgelerinin, hukuk devleti için mücadelenin konusunu oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözü edilen özellikleri ile Senet'le 1215'te İngiltere'de düzenlenen Magna Carta arasında önemli benzerlikler bulunduğu söylenebilir. Magna Carta Kral John ile feodal beyler arasında yapılmış, karşılıklı hak ve görevleri saptayan bir belgedir. Söz konusu olan, özellikle beylerin hakları olmakla birlikte, İngiltere'de Magna Carta özgürlük ve demokrasi mücadelesinin başlangıcı sayılır, zira vergiler olsun, cezalar olsun, bunlarla ilgili birçok hükümleri içerir. Tarihçilerimiz genellikle âyanları ve Sened-i İttifakı olumsuz değerlendirirler, çünkü Osmanlı'da 19. yüzyılın başında feodal bir düzen kurulması, Avrupa'nın gidişine ters, onun için de geri (hatta gerici) bir olay olarak ele alınır. Ama şunu da düşünmek gerekir ki, II. Mahmud Mısır Âyanı Mehmed Ali ile kendi gücüyle başedemediği için, onu hizaya getirmek için Avrupa'ya muhtaç olmuş, Osmanlı Devleti'ni yarı bağımlı duruma düşürmüştür. Oysa Sened-i İttifak gibi bir çerçeve içinde belki Mehmed Ali'yle uzlaşabilir ve böylelikle devletin dışa karşı bağımsızlığı korunabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat bu düşünceler kurgusaldır (spekülatif) ve dolayısıyla bilimsel tarihçilik bakımından da makbul değildirler. Alemdar'ın sadrazam olmasından 3,5 ay sonra Yeniçeriler tekrar ayaklandılar. Alemdar'ı konağında kuşattılar. Saatlerce süren bir mücadele sonucunda Alemdar kahramanca öldü. Bu sırada II. Mahmud Sekban-ı Cedit'i harekete geçirmedi. Demek ki Alemdar'ın gücünden ve Sened-i İttifak'tan rahatsızdı. Yeniçeriler Alemdar'dan sonra Saray'a saldırdılar. II. Mahmud, Osmanlı hanedanının tek erkeği kalmak için IV. Mustafa'yı idam ettirdi. Yeniçeriler çaresiz Mahmud'u kabullenmek zorunda kaldılar. Ama Sekban-ı Cedit'i ortadan kaldırdılar. Nizam-ı Cedit'in kurulmasına, gelişmesine önayak olanlar bir bir yakalanıp öldürüldüler. Askerî ıslahat işi böylece 1526'ya değin gündemden çıkmış oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Yunan İhtilali, Mısır Sorunu:&lt;/b&gt; Bundan sonraki yıllarda Mahmud her yöntemi deneyerek âyanların gücünü kırmaya çalıştı ve bu konuda genellikle başarılı oldu. Ne var ki, 1820'de Yanya Âyanı Tepedelenli Ali Paşa'ya saldırdığında bu âyan çetin ceviz çıktı. Osmanlı ordusu ancak 17 aylık bir kuşatmadan sonra Paşayı dize getirebildi, bunu da Paşa'yı aldatarak yapabildi. Ona affedildiği bildirilince direnmekten vazgeçti, o zaman da öldürüldü. Fakat Osmanlı ordusu Tepedelenli ile uğraşırken, bundan yararlanan Mora Rumları ayaklanıp bağımsızlık mücadelesine başladılar (1821). Mora'daki Müslüman halk isyancılar tarafından kılıçtan geçirilirken Mahmud, Paşa'ya karşı mücadeleden vazgeçmedi. Yanya düştükten sonra Osmanlı ordusu güneye yöneldiğinde hem Mora, hem de Atina gibi yerler ihtilalcilerin eline geçmiş bulunuyordu. Yeniçeriler 3 yıl boyunca ne Atina'ya, ne de Mora'ya girebildiler. Bunun üzerine Mahmud Mısır Valisi Mehmed Ali'den yardım istedi (1824). Paşa,&lt;br /&gt;oğlu İbrahim komutasında bir ordu gönderdi ve kısa zamanda ihtilali bastırdı. (İngiltere, Fransa ve Rusya donanma göndererek Osmanlı-Mısır donanmasını Navarin'de yaktıkları için bu başarı bir işe yaramadı. Çıkan Osmanlı-Rus savaşının sonunda 1829 Edirne Antlaşmasıyla sonunda Yunanistan, Sırbistan, Memleketeyn (Romanya) özerkliği kabul ettirildi. 1830'da Yunanistan bağımsız hale getirildi.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu gelişmeler Yeniçeri Ocağı'nın sonunu getirdi. Yeni bir talimli ordu kurma girişimi oldu. Yeniçeriler tekrar isyan edilince buna hazırlıklı olan hükümet, öbür askerlerin ve halkın katıldığı kanlı bir harekâtla Ocağı ortadan kaldırdı (Vaka-i Hayriye). Kaçıp gizlenemeyenler öldürüldüler. Yerine Asakir-i Mansure-i Muhammediye adlı talimli bir ordu kuruldu. Vaka-i Hayriye ile ıslahat yolu açılmış oldu. Bu hususta Mısır'daki ıslahat örnek alındı. 1827'de Avrupa'ya ilk öğrenciler gönderildi ve Tıbbiye (ilk Batı örneğinde yüksekokul) kuruldu. 1831'de ilk gazete, Takvim-i Vekayi, çıkmaya başladı. 1833'te Babıâli Tercüme Odası kuruldu. Yunan ihtilaline kadar Türkler yabancı dil olarak yalnız Arapça(ilim dili) ve Farsça (edebiyat dili) öğrenirlerdi. Devletin Batı ülkeleriyle olan ilişkilerinde o ülkelerin dillerini bilen Fenerli Rumlar çevirmenlik yaparlardı. Ne var ki, Yunan İhtilali Rumlara güveni sarstığından çevirmenliği Müslümanlar üstlenmeye başladılar (1821). Tercüme Odası'nın kurulması, Fransızca öğrenme işinin usta-çırak ilişkisi içinde örgütlü bir hâle getirildiğini gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1834'te Harbiye (Harb okulu) kuruldu. Daha sonra 1859'da Batı örneğindeki üçüncü yüksekokul, Mülkiye kurulacaktı. Bu üç okul ve onu izleyen diğerlerinden mezun olanlar, Osmanlı-Türk çağdaşlaşmasının önderliğini yapacak, "tabanını" oluşturacaklardı. II. Meşrutiyet devrimini bu gibi okul mezunlarının (mekteplilerin) siyasal örgütü olan İttihat ve Terakki gerçekleştirecekti. Müslüman Osmanlı eğitiminin yetersizliğini belirtmek bakımından ilginçtir ki, yeni yüksekokullarda okuyabilecek yeterlikte gençler bulunamadığı için, bu okullar kendi orta, hata ilköğretim birimlerini oluşturmak durumunda kalmışlardır. Öyle ki, 1834'te kurulan Harbiye ilk mezunlarını ancak 14 yıl sonra 1848'de verebilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yunan İhtilali'nin bastırılmasından sonra Osmanlı-Mısır sürtüşmesi başladı. Sonuç olarak 1831'de Mehmed Ali isyan ederek ordusunu Filistin'e gönderdi. Mısır ordusu Osmanlı ile yaptığı üç meydan muharebesinden muzaffer çıktı. Bu sırada Mısırlılar Kütahya'ya gelmişler (1833), kışı Bursa'da geçirmeye hazırlanıyorlardı. II. Mahmud bu durumda ya Mehmed Ali ile uzlaşacaktı ya da yabancı yardımına başvuracaktı. II. Mahmud ikinci yolu seçti. O sırada İngiltere ve Fransa birbirleriyle uğraştıkları için bu olup bitenlerle ilgilenemiyorlardı. Bu yüzden tuttu Rusları yardıma çağırdı. Hem de ünlü atasözünü söyleyerek: "Denize düşen yılana sarılır." Oysa "yılana" sarılacak yerde Mehmed Ali'ye sarılabilirdi... Ruslar büyük hevesle geldiler, Boğaziçi'ne yerleştiler. Olay Batı'da büyük telaş uyandırdı. Fransız ve İnglizlerin araya girmesiyle Kütahya'da bir anlaşma sağlandı. Mehmed Ali'nin oğlu İbrahim, Cidde valiliğinin yanında Şam, Halep valilikleriyle Adana Muhassıllığı'nı elde etti (1833).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;1838 Antlaşması:&lt;/b&gt; Mahmud gibi çetin kişiliği olan bir padişah için, bu durum mutlaka "düzeltilmeliydi". Nitekim ertesi yıllarda, bir bölümü yukarıda açıklanmış olunan hayli yoğun bir ıslahata girişildi. Islahatın ülkeyi güçlendireceği ve Avrupa'nın desteğini elde etmeye yarayacağı umuluyordu. Bununla da yetinilmedi. İngiltere'nin yardımını kesinleştirmek için 1838 Osmanlı-İngiliz Ticaret (Balta Limanı) Antlaşması yapıldı. Bununla İngiltere, kapitülasyon düzeninde sahip olmadığı ayrıcalıklar elde ediyordu: 1) İngilizlerin getirdiği ya da götürdüğü mallar bir kez belirlenen gümrüğü (ithalatta yüzde 5, ihracatta yüzde 12) ödedikten sonra artık iç gümrüklerde vergilendirilmeyecekti. Oysa iç gümrükler yerli tüccar için devam edeceği için bunlar aleyhine bir haksız rekabet durumu söz konusuydu. 2) Bazı ürünler için Osmanlıların uyguladığı yed-i vahit yerine İngiliz tüccarları ve adamları tek tek üreticilerden alım yapabilecekleri için fiyatları artık daha çok onlar belirleyeceklerdi. 3) İngilizler Osmanlı ülkesinde iç ticaret de yapabileceklerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğan Avcıoğlu'ya göre bu antlaşma geleneksel lonca sanayisinin yıkılmasına yol açarak, Osmanlı toplumunun kapitalizme ve sanayi devrimine geçmesini önlemiştir. Bu bir "idam fermanıdır".&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kimileri ise Osmanlı geleneksel sanayisinin bu antlaşma olmadan da Avrupa'nın sanayi devrimi ürünlerine dayanamayacağını ileri sürerler. İki taraf da iddialarını ispat edecek durumda değillerdir. Gene de, antlaşmanın en azından geleneksel sanayinin yıkılmasında bir payı olduğu söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1839'da Osmanlı ve Mısır orduları dördüncü kez Nizip'te karşılaştılar ve Osmanlı ordusu tekrar yenildi. Avcıoğlu'nun görüşü kabul edilirse, Balta Limanı Antlaşması sonucunda Osmanlı'nın iktisadi bir iflasa sürüklendiği söylenebileceği gibi (iktisadi iflas), Nizip yenilgisiyle Osmanlı Devleti'nin askerî bir iflas yaşadığı söylenebilir (askeri iflas). Zira Osmanlı Devleti'nin askerî bir ağırlığı olmadığı ortaya çıkmıştı. Buna bağlı olarak uzun zaman ordunun iç sayesette de bir etkisi kalmamıştır. Artık devlet yöneticisi olan paşalar, genellikle askerlikten habersiz, fakat Fransızca ve diplomasi bilen kişilerdi. Devleti ayakta tutan askerlik değil, bu gibi diplomatik becerilerdi. Osmanlı ordusu Nizip'te yenilirken Osmanlı donanması Mısır'a kaçıyor ve II. Mahmud ölüyordu. Bu feci durum uzun sürmemiştir. Yeni padişah Abdülmecid yanına ıslahatçı Mustafa Reşid Paşa'yı almış bulunuyordu. Öte yandan İngiltere yardıma gelmiş, Nizip'teki sonucu tersine çevirmiş bulunuyordu. Sonunda Mehmed Ali, babadan oğula geçmek üzere kendisine kalan Mısır Valiliği dışındaki diğer yerleri yitirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;b&gt;Tanzimat Fermanı:&lt;/b&gt; Bu sırada Mustafa Reşit, Avrupa kamuoyunun desteğini elde etmek amacıyla padişaha Tanzimat Fermanı'nı (öbür adı Gülhane Hatt-ı Hümayunu) ilan ettirdi. Ferman, doğru önlemler alınırsa 5-10 yıl içinde ülkenin düzeleceğini bildiriyordu. Yapılacak şeyler 1) Can, ırz (şeref), mal güvenliğini sağlamak, 2) İltizam usulünün kaldırılması, 3) Askerlik görevinin düzene sokulması ve 4-5 sene ile sınırlandırılmasıydı. Ferman faydalı, nizami kanunların yapılacağını, rüşvetin yasak olacağını, Müslüman ve Müslüman olmayanlara eşit olarak uygulanacağını bildiriyor ve Avrupa devletlerinin bu belgeye tanık olmaları için kendilerine resmen bildirilmesini öngörüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Can ve mal güvenliğinden söz ediliyordu, zira sıradan uyrukların az ya çok bir güvenceleri olmakla birlikte, devlet adamları hâlâ kul statüsündeydiler. Dolayısıyla bunlar için siyaseten kati ve müsadere söz konusuydu. Gerçi müsadere 1826'da kaldırılmıştı ama Mustafa Reşit'i yetiştirmiş ve korumuş olan Pertev Paşa bir kızgınlık sonucunda Mahmud tarafından siyaseten katlettirilmişti. Demek ki Tanzimat Fermanı kul statüsüne son veriyor, devlet adamlarına can ve mal güvenliği getiriyordu. İltizam usulünün kaldırılması ancak iki yıl sürebildi. Bir yandan mültezimlerin engellemeleri, bir yandan devletin örgütsüzlüğü yüzünden devletin aşar toplama işi yürütülemedi. İltizam ve aşarı ancak Cumhuriyet yönetimi kaldırabilmiştir (1925). Askerliğe gelince, Tanzimat öncesinde kimi yerden asker alınıyor, kimi yerden alınmıyordu ve askere gidenler de çok kez artık ömürlerini asker olarak tamamlıyorlardı. Bu iş biraz düzene sokulabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fermanla Müslüman-Müslüman olmayan eşitliğinin getirilmesi de çok önemli, devrimci sayılabilecek bir değişiklikti. Müslüman olmayanlara ilk yüzyıllarda Osmanlı hoşgörülü davranmıştı ama 17. yüzyıl sonunda yenilgilerin başlaması üzerine bunlara aşağılayıcı muameleler gündeme gelmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ferman'ın Avrupa devletlerine resmen bildirilmesi Ferman'ın uygulanmasında onların da bir etkisi olacağını, daha doğrusu onların Fermanın yürütülmesini garanti edeceklerini bize anlatıyor. Tanzimat döneminde Avrupa'nın büyük devletlerinin oynayacağı bu rol ünlü Tanzimat paşalarından Fuad Paşa tarafından şöyle açıklanmıştı: "Bir devlette iki kuvvet olur. Biri yukardan, biri aşağıdan gelir. Bizim memlekette yukarıdan gelen kuvvet cümlemizi eziyor. Aşağıdan ise bir kuvvet hasıl etmeye imkân yoktur. Bunun için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya muhtacız. O kuvvetler de sefaretlerdir." Paşanın sözünü ettiği "yukarısı" Padişahtır. "Aşağısı" ise halktır. Osmanlı siyaset dinamiklerini çok güzel anlatan bu sözden, padişahın ne denli güçlü, halkın ne denli edilgin, devlet adamlarının ne denli çaresiz oldukları anlatılıyor. Onun için paşalar, padişaha karşı bir ağırlık oluşturabilmek için zaman zaman "düvel-i muazzamaya" (büyük devletlere) yaslanmak durumunda kalmışlardır. Örneğin Mustafa Reşit, Mithat, Hüseyin Avni paşalar daha çok İngiliz, Âli ve Fuat paşalar daha çok Fransız, Mahmut Nedim daha çok Rus desteğinden yararlanmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şunu da belirtmek gerekir ki, 1839 askerî iflasından sonra Osmanlı Devleti tam bağımsız bir devlet olmaktan çıkmış, yarı bağımlı (ya da sömürge), yarı bağımsız bir devlet durumuna düşmüştür. Osmanlı'nın ilginç yönü, şu ya da bu devletin değil, ama büyük Avrupa devletlerinin ortak yarı sömürgesi olmasıydı. Bu durumun tek bir devletin yarı sömürgesi olmaktan daha iyi olduğu açıktır. Çünkü büyük devletler arasındaki rekabetten yararlanarak Osmanlı'nın nispeten serbest manevra alanları bulabilmesi olanakları çıkabiliyordu. Yalnız Rusya, zaman zaman Osmanlı Devleti'ni salt kendi uydusu hâline getirmek için girişimde bulunmuş (1833, 1853, 1878) ama karşısında öbür Avrupa devletlerini bulunca gerilemek zorunda kalmıştır. Şark Meselesi (Doğu Sorunu) denen şey, bir yandan Avrupa devletlerinin Osmanlı Devleti'nde daha çok söz, çıkar ya da toprak sahibi olmak için kendi aralarında ve Osmanlı'yla yaptıkları mücadelenin, bir yandan Balkan ve diğer ulusçulukların Osmanlı'ya karşı bağımsızlık mücadelesinin öyküsüdür. Sonuç olarak da Osmanlı Devleti'nin tasfiyesinin öyküsüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat, Osmanlı'nın yarı sömürge durumuna düşmesiyle birlikte geldiği için, birçok ulusçu yazarlarımız onu pek de hoş bulmazlar. Gerçekten de Osmanlı Devleti'nin çok düşkün bir zamanına denk gelmiştir. Ama Tanzimat'ın halkımızın insan hakları, hukuk devleti, demokrasi mücadelesinin başlangıcı olduğunu da unutmamak gerekir. Başka bir deyişle "papaza kızıp oruç bozmak" durumuna düşmemeliyiz. Kim olursa olsun, herkesin insan haklarına ve hukuk devletine (hattâ demokrasiye) gereksinimi vardır.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Sina Akşin, &lt;i&gt;Ana Çizgileriyle Türkiye'nin Yakın Tarihi 1789-1980 c1&lt;/i&gt;, s. 27-38.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-5874400131927229650?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/5874400131927229650/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tanzimata-gidis-ve-tanzimat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5874400131927229650'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/5874400131927229650'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/tanzimata-gidis-ve-tanzimat.html' title='Tanzimat&apos;a gidiş ve Tanzimat'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-dE_ThPxmcWU/TwZNUYZkrTI/AAAAAAAAB1g/_TD7uv2y2LY/s72-c/images.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-2346514177996613685</id><published>2012-01-06T01:11:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:44:02.263+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Osmanlı'/><title type='text'>Osmanlı'da kürek cezası</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-yruxRhty-1w/TwYpMhUfpwI/AAAAAAAAB1U/SD1Kgr7WBlc/s1600/202107296.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="152" width="200" src="http://2.bp.blogspot.com/-yruxRhty-1w/TwYpMhUfpwI/AAAAAAAAB1U/SD1Kgr7WBlc/s200/202107296.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Kürek cezası Osmanlıların Akdeniz dünyasından alıp İslam dünyasına hediye ettikleri bir cezadır. Uygulamanın Akdeniz devletlerinde ne zaman başladığı tam olarak bilinemese de, 16. yüzyılın başlarında sistemli bir hâle geldiğini düşünmek yanlış olmaz. Akdeniz'in güçlü devletleri Venedik ve İspanya filolarındaki gemi sayısı arttıkça daha çok kürekçiye ihtiyaç duymuşlar ve bu açığı gemilerde suçluları istihdam ederek karşılamışlardır. İspanya'da 1502'de yayımlanan bir kanunname ile yalnızca "ağır cezayı" gerektiren suçluların gemilere gönderilecekleri belirtiliyordu. Ama zamanla bu sınırlar içinde kalınamadı. Her çeşit suçlular gemilerde kullanıldı. 1530, 1552 ve 1566 yıllarında çıkarılan kanunlarla, adam öldürmeden hırsızlığa kadar uzanan her tür suçu işleyenlerin gemilerde kürek çekerek cezalandırılmasına ve hangi gemide ihtiyaç duyuluyorsa oraya gönderilmesine başladı. Aynı yıllarda Venedik gemilerinde de suçlu kullanımında dikkate değer bir artış olmuştur. Osmanlıların da suçluları gemilerde kürekçi olarak kullanmaya başlamaları bu yıllarda olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suçluların kürekçi olarak kullanılmasıyla ilgili en eski tarihli ferman 1550'li yıllara rastlamaktadır. Bazı suçsuz kişilerin de kürek mahkûmlarıyla birlikte toplanıp götürülmesi halk arasında rahatsızlık yaratmıştır. Şikâyetleri değerlendiren merkez uygulamayı bir süre durdurmuştur. Suçluların kürekçi olarak kullanılması, Osmanlı donanmasına kürekçi sağlamanın yollarından sadece biriydi. Asıl önemli kaynağı, avarız hanesi esasına göre toplanan kürekçiler meydana getiriyordu. Bunun dışındaki diğer kaynaklar; çeşitli esnaf gruplarından, savaş esirlerinden ve kendi isteğiyle kürekçi olanlardan oluşuyordu. Girit Seferinden sonra ise bedelli kürekçilik ağırlık kazanmaya başladı. 16. yüzyılda sefer zamanları 40-50 bin kürekçiye ihtiyaç oluyordu. 17. yüzyılda bu ihtiyaç giderek azaldı. (...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1670'li yıllardan sonra kürekli gemilerin yerini yelkenli gemilerin almasıyla donanmada kürekçi ihtiyacının azalmasına paralel olarak, mahkûmların kullanımı da azalma gösterdi. 16. yüzyılın ortalarında, gemilere gönderilen suçlu sayısı yıllık 100-150 idi. Aynı yıllarda forsa kullanımı binleri aşan İspanya ile karşılaştırıldığında bu sayıların çok düşük kaldığı görülür. 18. yüzyılda ise sayı daha da azaldı, 30 kişi civarına düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. yüzyılda çeşitli merkezlerden toplanan mahkûmlar ya doğrudan, kürekçiye ihtiyaç duyulan gemilerin bulunduğu yerlere gidiyor veya İstanbul'a gönderilip oradan sevk ediliyorlardı. "Küreğe buyurulmak" deyimi kürek çekmek anlamına geliyordu. Oysa 18. yüzyılda "Tersane-i Amire zindanında küreğe mahkûm olmak" artık kürek çekmek anlamını taşımıyordu, tersane zindanında hapsedilmek anlamına geliyordu. Kürek cezası 17. yüzyılın üçüncü çeyreğinden itibaren hapis cezası niteliğini kazanmaya başladı. 18. yüzyılın başlarında kürek cezasına çarptırılan mahkûmların sadece %10'u çeşitli yük gemilerinde kürek çekmek veya çalıştırılmak üzere cezalandırılmışlardı. Mahkûmlar için karada güvenli mekânlar oluşturmak gerekiyordu. Tersane zindanının 1664 senesinde yeniden inşa edilmesi önemli bir ihtiyacı karşılamıştır. 16. yüzyılın sonunda ve 17. yüzyılın başında da tamir gören Tersane zindanı, 1664'te Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın kaptan-ı deryalığı sırasında daha büyük olarak yeniden inşa edildi.&lt;br /&gt;[....]&lt;br /&gt;Bir mahkûmu zindanda kalmak yerine kürek çekmeye gönderen gerekçeler nelerdi? En bariz olanı, cezanın bu şekilde biraz daha ağırlaşmasıydı. Sabıkalı bir hırsız, birkaç defa zindana girip çıktıktan sonra iflah olmayacağına kanaat getirilirse, bir taş gemisinde müebbet küreğe mahkûm edilebilirdi. Serserilik yapıp etrafı rahatsız eden kişileri de grup hâlinde bir gemide çalıştırmak, ileride işleyebilecekleri suçlara karşılık ciddi bir uyarı niteliğinde olmak üzere kısa süreli çalışma cezası vermek oldukça yaygındı.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Neşe Erim, "&lt;a href="http://www.slideshare.net/NeseErim/18-yzylda-osmanl-imparatorluunda-krek-cezas"&gt;18. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda kürek cezası&lt;/a&gt;", &lt;i&gt;IXth International Congress of Economic and Social History of Turkey 2002&lt;/i&gt; sempozyum kitabı, Türk Tarih Kurumu, s. 179-188.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-2346514177996613685?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/2346514177996613685/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/osmanlda-kurek-cezas.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2346514177996613685'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/2346514177996613685'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/osmanlda-kurek-cezas.html' title='Osmanlı&apos;da kürek cezası'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-yruxRhty-1w/TwYpMhUfpwI/AAAAAAAAB1U/SD1Kgr7WBlc/s72-c/202107296.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-7046543232702540773</id><published>2012-01-05T19:43:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:44:18.334+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tanzimat'/><title type='text'>Meşrutiyetçi bir Osmanlı valisi: Mithat Paşa</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-iY5wHrnJb1g/TwXhLr35RKI/AAAAAAAAB1I/eOnHt6N2Zvc/s1600/images%2B%25285%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-iY5wHrnJb1g/TwXhLr35RKI/AAAAAAAAB1I/eOnHt6N2Zvc/s200/images%2B%25285%2529.jpg" width="148" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;1822'de İstanbul'da doğan (Ahmet Şefik) Mithat Paşa, Tanzimat döneminin en önemli devlet adamlarından birisidir. Bir ulema ailesine mensup olan Mithat Paşa, 10 yaşında Kuran'ı ezberleyerek hafız oldu. 1834'te Divan-ı Hümayun Kalemi'ne girdi. "Mithat" mahlasını aldığı bu büroda kısa zamanda başarı gösterdi. Bu sırada bir yandan Arapça ve Farsça öğrenirken, bir yandan da dönemin ünlü âlimlerinin cami derslerine devam etti. 1840'ta Babıâli Sadaret Kalemi'ne nakledildi. Tanzimat'ın ilanı ertesindeki bu dönemde bürokraside sağlam adımlarla yükselmeye başladı. Aynı zamanda taşrada çeşitli görevlerde bulundu: Tahrirat kâtipliği, divan kâtipliği, teftiş ve tahkikat memurluğu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1849'da dönemin en nüfuzlu kuruluşu olan Meclis-i Vâlâ-yı Ahkâm* Adliye Mazbata Odası'na geçti. Bu görevde de aynı başarıyı göstererek on yıl içinde başşkâtipliğe yükseldi. Burada Reşit, Âli ve Fuat paşaların dikkatini çekerek, merkezde ve (Balkanlar da dâhil olmak üzere) taşrada kendisine verilen özel görevleri başarıyla yerine getirdi. Eyalet idaresinde reform konusundaki fikirleri bu sırada şekillenmeye başladı. Reşit, Âli ve Fuat paşalarla ilişkileri arttıkça, Babıâli'de yaşanan iktidar mücadelesi içinde dostlar ve düşmanlar kazandı. Bu paşaların iniş ve çıkışları onun da kariyerini etkileyemeye başladı. Reşit Paşa'nın ölümünden sonra Âli ve (özellikle) Fuat Paşa'nın himayesine giren Mithat Paşa, 1858'de, kariyerindeki düşüşlerden biri sırasında, Avrupa'ya giderek, Paris, londra, Brüksel ve Viyana'da altı ay geçirdi. Yakın zamanda öğrenmeye başladığı Fransızcasını ilerletti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bürokratik kariyerinin ikinci aşaması 1861'de, Balkanlar'da en sorunlu eyaletlerden biri olan Niş'e vali atanmasıyla başladı. On üç yıl boyunca görev yaptığı bu eyaletteki başarısı onu (önce Balkanlar, daha sonra bütün ülke için düşünülen) yerel idari reformun mimarlarından birisi yaptı. 1864'te İstanbul'a çağrılarak yeni oluşturmaya çalışılan "vilayet usulü"nün hazırlık çalışmalarına katıldı. Aynı yıl, bu çalışmalar sonucunda ortaya çıkan nizamnamenin örnek uygulaması için seçilen Tuna vilayetine vali oldu. Bugünkü Bulgaristan sınırlarına sahip olan Tuna vilayetinde üç buçuk yıl boyunca gösterdiği olağanüstü başarı nedeniyle, vilayet sistemi birkaç yıl içinde ülkenin diğer bölgelerine de genişletilmeye başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1868'de yeni kurulan Şura-yı Devlet'in başına getirilmesiyle bürokratik kariyerinin üçüncü aşaması başladı. Vazifesi kanun layihaları hazırlamak ve tartışmak olan Şura-yı Devlet'teki kısa süreli başkanlığı döneminde metrik sistem, vatandaşlık, madenler, emniyet sandığı ve sanayi mektebi gibi konular üzerinde çalıştı. Merkezde ilk kez yüksek bir göreve gelen Mithat Paşa, kısa zamanda Sadrazam Ali Paşa ile hem kişisel düzeyde hem de Şura-yı Devlet ile ilgili meseleler üzerinde anlaşmazlığa düştü. Bir yıl sonunda (Mart 1868-Şubat 1869) başarısını kimsenin tartışmadığı valiliğe (bu sefer kendisini bir Arap vilayetinde kanıtlamak üzere) geri dönmeyi kabul ederek Bağdat'a atandı. Musul ve Basra'nın da dâhil olduğu, bugünlü Irak'a tekabül eden Bağdat vilayetini üç sene boyunca geniş yetkilerle (aynı zamanda 6. ordu kumandanı idi) ve başarıyla yönetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali Paşa'nın 1871 Eylül'ünde ölümü ile birlikte iktidar Tanzimat karşıtlarının lideri Mahmud Nedim Paşa'ya geçince çatışma kaçınılmazdı. Kendisine yönelik baskılar karşısında Mayıs 1872'de Bağdat valiliğinden istifa ederek İstanbul'a döndü. Hemen (başta Yeni Osmanlılar çevresi olmak üzere) muhalefetin ilgi odağı hâline geldi. İstanbul'da kalmasını tehlikeli bulan Mahmud Nedim Paşa'nın önce Sivas'a, olmayınca Edirne'ye "vali olarak sürmesi" sürpriz bir gelişmeye yol açtı: Görev yerine gitmeden önce padişah tarafından huzura kabul edilen Mithat Paşa (rakibi hakkındaki şikâyetlerin son dereceye varmasının da etkisiyle) Sadrazam atandı. Bürokrasinin zirvesindeki bu görevi ancak 80 gün sürebildi (Temmuz-Ekim 1872). Kısa zamanda (kendisini Niş valiliğinden beri istenmeyen adam ilan eden Rusya elçiliğinin de çabalarıyla) Saray'la arasında baş gösteren çeşitli siyasi/idari uyuşmazlıklar nedeniyle azledildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sonraki dört sene boyunca Mithat Paşa, kısa süreli görevlerde bulundu: Adalet Nazırı (Mart-Eylül 1873); Selanik Valisi (Ekim 1873-Şubat 1874); uzun bir mazuliyet döneminin ardından tekrar Adalet Nazırı (Ağustos-Kasım 1875). Birinci görevinden azledilerek Selanik'e gönderilmesinin sebebi, Sadrazam Şirvanizade Mehmed Rüşdi Paşa'nın konağında Sultanın keyfî iktidarını sınırlayabilmek için alınması gerekn (mebusan meclisi de dâhil) önlemler üzerine yaptıkları tartışmanın ve bu konuda Mithat paşa'nın bir layiha hazırlamakta olduğunun Abdülaziz tarafından öğrenilmesiydi. 1875 Kasım'ında ise kendisi çığ gibi büyüyen problemler (idari kaos, mali iflas, Bosna-Hersek'te başlayan isyana çare bulunamaması) karşısında Sadrazam Mahmud Nedim paşa'yı protesto etmek için istifa etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul'da çekildiği köşesinde (1875-76 kışında) mevcut rejimden hoşnut olmayan ve kurtuluşu ancak meşruti rejimde gören çeşitli (ulema, sivil ve asker bürokrasiye mensup) çevrelerle temas içerisinde oldu, anayasa ve parlamento fikrini tartıştı. 1876 ilkbaharında İstanbul kamuoyunda hoşnutsuzluk tırmandıkça Mithat Paşa alternatif iktidar odağı hâline geldi. Hazırlanışında kendisinin de parmağı olduğu söylenen, Medrese öğrencilerinin gösterileri (10-11 Mayıs) sonucu Mahmud Nedim Paşa'nın azledilmesiyle kurulan yeni kabinede Mithat Paşa da yer aldı. Artık devletin kurtarılması için düşünülen çarelerin önündeki tek engel Sultan kalmıştı; kısa bir süre içerisinde Sadrazam Mütercim Rüşdi Paşa, Serasker Hüseyin Avni Paşa, Şeyhülislam Hayrullah Efendi ve Mithat Paşa'nın başını çektiği "hal' erkânı" Abdülaziz'i tahttan indirdiler (30 Mayıs 1876).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, son yetmiş yıllık Osmanlı tarihindeki bu ilk saray darbesi sorunları çözmek yerine, peşi sıra gelen bir dizi olumsuzluklar nedeniyle daha da karmaşıklaştırdı: a) darbeyi gerçekleştirenlerin arasına anayasa ve meclisin gerekliliği konusunda ihtilaf çıktı; b) devrik sultan Abdülaziz (arkasında şüpheler bırakarak) intihar etti; c) Hüseyin Avni Paşa, bakanlar kurulu toplantı hâlindeyken, Abdülaziz'in öcünü almak isteyen bir subay tarafından katledildi; d) Balkanlar'da devam eden isyan (Bulgaristan'dan sonra) Sırbistan ve Karadağ'a da yayıldı; e) tahta geçtiği günden beri psikolojik rahatsızlık gösteren V. Murad bu trajik olayların da etkisiyle akıl sağlığını yitirdi; f) bu duruma bir çare bulunamayacağının anlaşılmasıyla tahta II. Abdülhamdi geçirildi (31 Ağustos 1876).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün bu zaman zarfında Mithat Paşa kendisini büyük bir iktidar mücadelesinin içinde buldu ve bütün çabasını kendi başkanlığında kurulan bir komisyon vasıtasıyla anayasanın hazırlanması ve kabul edilmesine hasretti. Sultan Abdülhamit ve desteklerini aldığı (Cevdet paşa gibi) muhafazakâr Tanzimatçılar ile Mithat Paşa ve yandaşları arasındaki tartışmalar sonucunda, üzerinde zorla da olsa (karşılıklı tavizlerle) uzlaşılan anayasa metni 23 Aralık 1876'da ilan edildi. Bundan daha birkaç gün önce (19 Aralık'ta) Sadrazamlığa getirilen Mithat Paşa bu ikinci sadaretinde iç politikadan çok, son safhasına varmış olan Balkan krizi ve büyük güçlerin müdahaleleri ile uğraşmak zorunda kaldı. Mithat Paşa'nın isyanların yol açtığı diplomatik krizi Rusya ile bir savaşa dönüştürmeden sonuçlandırabilme çabası (savaş isteyen bir kamuoyu, sürekli Rusya lehinde nmüdahalelerde bulunan Avrupalı güçler ve ne yapacağına henüz karar verememiş tecrübesiz fakat kurnaz bir padişah üçgeninde) başarısız kaldı. Bütün merkezî yüksek görevlerinde olduğu gibi, Osmanlı elitinin geleneksel tarzına ters gelen bağımsız şahsi üslubu/davranışları ve Saray'la kısa zamanda başlayan çeşitli siyasi/idari anlaşmazlıklar (özellikle Mithat Paşa'nın "millet askeri" adıyla gönüllü asker toplaması, saltanatı lağvederek cumhuriyet ya da kendi diktatörlüğünü ilan edeceği şayiası, padişaha karşı sorumlu bir sadrazamdan çok millete sorumlu bir başbakan gibi davranması) üzerine karşılıklı restleşmelerin sonucunda azledilerek yurt dışına sürüldüğünde sadaretinin henüz 49. günündeydi (5 Şubat 1877).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı-Rus savaşı dönemini (Nisan 1877-Şubat 1878) yurt dışında (İtalya, İspanya, Fransa, İngiltere ve Avusturya) geçiren Mithat Paşa, Abdülhamid aleyhinde herhangi bir faaliyette bulunmaktan kaçındı. Aksine, Avrupa kamuoyunda Rusya karşısında Osmanlı devletini savunan bir çaba içerisinde oldu. Ağır savaş yenilgisinin ardından, tekrar iç meselelere yönelen Abdülhamid, dışarıda kalmasını sakıncalı bulduğu Mithat Paşa'nın yurda dönerek ailesiyle birlikte Girit'te ikamet etmesine izin verdi. İki ay bile geçmeden ise, uzun kriz ve savaş yılları sonrasında ciddi problemlerin baş gösterdiği Suriye'ye vali atadı. Son derece farklı unsurlardan meydana gelen Suriye vilayetindeki yaklaşık iki yıllık valilik döneminde (Kasım 1878-Ağustos 1880) tıpkı Tuna ve Bağdat'ta olduğu gibi bayındırlık, maarif ve asayiş alanlarında benzer icraatlarda bulunmak istedi ise de, gerekli gördüğü politikaları uygulayabilmek için aynı yetki devri ve genişliğini merkeze yaptığı ısrarlı başvurulara rağmen elde edemedi. Üstelik geçmişte kendisine düşman kıldığı kişiler Yıldız Sarayı içinde konuşlanmış, aleyhinde sayısız jurnal üretiliyor ve vilayet idaresinde yapmaya çalıştıkları "Mehmed Ali Paşa özentiliği" olarak görülüyordu. Daha önce istifası iki kez reddedilen Mithat Paşa, sonunda İzmir valiliğine kaydırıldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yıldan az süren bu son valiliğinde (Ağustos 1880-Mayıs 1881) etrafındaki çember iyice daralmaya başladı. Abdülhamid'in kendi rejimini oturtma süreci çerçevesinde geçmişle hesaplaşma başlamış, Sultan Abdülaziz'in ölümü dosyası tekrar açılarak, aslında intihar etmeyip öldürüldüğü hakkında (başta paşanın hasımları olmak üzere) deliller üretilmeye başlamıştı. Asıl ama (bunca yıl sonra bile hâlâ alternatif iktidar odağı olarak görülen) "hal' erkânı"nı bertaraf etmekti. İstanbul'daki dostlarından aldığı uyarılara rağmen yurt dışına kaçmayan Mithat Paşa, Mayıs 1881'de tutuklanarak İstanbul'a getirildi. Saray darbesine karışan diğer asker ve sivillerle birlikte (Abdülaziz'in katline iştirak suçuyla) Yıldız Sarayı içinde kurulan özel bir mahkemede yargılanarak (ve aksi yöndeki bütün savunmasına rağmen suçlu bulunarak) idama mahkûm edildi. İç ve dış itirazlar nedeniyle cezası Abdülhamid tarafından ömür boyu hapse çevrilerek, diğer hükümlülerle birlikte Taif'e gönderildi. Yaklaşık üç yıl boyunca (yurt dışına kaçabileceği şüphesiyle) gittikçe ağırlaşan ve kötüleşen bir muameleye maruz kaldı. Her şeye rağmen anılarını gizlice kaleme almayı başardı. Hapishane günlerinde kendisini ibadete veren, dinî ilimler ve tasavvufa yönelen Mithat Paşa, 7-8 Mayıs 1884 gecesi hücresinde boğularak öldürüldü. Resmî ölüm sebebi şirpençe olarak açıklanan Mithat Paşa'nın cesedi bile şüphe konusu olmuş, gerçekte ölüp ölmediğinden emin olabilmek için Yıldız Sarayı tarafından defalarca soruşturma yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tanzimat devlet adamları içerisinde Mithat Paşa farklı bir kuşağı temsil eder. Hariciye'den ve Tercüme Odası'ndan gelmez; çok kısa bir yurtdışı tecrübesi vardır; Fransızcayı geç yaşta (ve doğal olarak belli bir düzeyde) öğrenebilmiştir; fikrî kaynakları doğrudan Batı etkisi taşımaz. Elli yaşına gelinceye kadar Babıali'de yüksek siyasi görevlerde bulunmamıştır. Kariyerinin büyük kısmı merkezde veya taşrada idari görevlerde geçmiştir. Diplomasi en zayıf tarafını oluşturur. Ülkenin genel siyasi meseleleri karşısında bir "vali bakış açısına" sahip olduğu söylenebilir; olayları taşradan İstanbul'a bakarak değerlendirir. Bu da onun (yüksek siyasi görevlerinde) hem avantajını hem de dezavantajını oluşturur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerek günümüze kalan metinlerden, gerekse de uyguladığı politikalardan kalkarak baktığımızda, Mithat Paşa'nın siyasi düşüncesi üç ayaklı bir temel üzerine oturur: Osmanlıcılık, meşveret/meşrutiyet ve genişletilmiş bir adem-i merkeziyet (yerinden yönetim). Mithat Paşa, medeniyet ve terakki, ulûm ve fünun, kanun ve hürriyet gibi hususlarda tipik bir Tanzimat adamıdır. İslamiyetle barışıktır. Osmanlıcılık (İttihad-ı Osmani) siyasetine ve musavat (eşitlik) prensibine yürekten bağlıdır; bu bağlılığını icraatıyla da ispatlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ali ve Fuat Paşa çizgisinden farkı, bir siyasi rejim olarak meşrutiyetin (anayasal monarşinin) gerekliliği hususundadır. Bu bakımdan Avrupa medeniyet ve terakkisi ile anayasal düzen arasında kurduğu doğrudan sebep-sonuç ilişkisi ilginçtir: "devlet ve milletin uğradığı hâl-i burhran ve tehlikelerden [gayrimüslim ayrılıkçılığı, mali israf, idari suistimal, kanunsuz(keyfi idareden] kurtarılması (...) tedbir ve tek çaresi meşveret usulü, hürriyet ve serbestlik esası üzerine kurulan ve Avrupa'nın medeniyet ve mamuriyetini bugün gördüğümüz ilerleme derecesine getiren Constitüsyon kanunu gibi memleketimizde de bir kanun çıkarılmazsına bağlıdır." Aynı şekilde, Osmanlıcılık ve Meşrutiyet fikri de birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. "İmtizac-ı akvam"ı (farklı unsurları birbirine kaynaştırabilmeyi) başarmak için meruti/anayasal rejim gereklidir. Hazırlanacak olan bu "kanun-i esasi"nin amacı, "çeşitli ırk ve cinslerden mürekkep olan Devlet-i Osmaniye tebaasının müsavatıyla beraber, cümlesinin Osmanlı nam ve bayrağı altında birleşip toplanması"dır. Eğer bütün bunlar gerçekleştirilebilirse "umum ahali ve tebaa (...) kanun-i esasi gereğince vadolunan hürriyetin lezzetiyle fevkalade memnun, müslim ve gayrimüslim herkesin kalbi devlet ve vatan gayretiyle" dolacaktır. Ali ve Fuad Paşalardan ayrıldığı bir başka nokta da, Tanzimat'ın öngördüğü kısmi adem-i merkeziyet (yerinden yönetim) ve tevsi-i mezuniyet (yetki genişliği) uygulamasının gerekirse kısmi bir federalizme kadar götürülebileceği konusundaki bakışıdır. Bununla beraber bu mahalli otonominin ayrılıkçılığa kadar gitmesine izin vermez; devletin egemenlik hakları ve toprak bütünlüğü konusunda hassastır. Bu tür eğilimleri gerektiğinde kuvvet kullanarak bastırmaktan çekinmemiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok başarılı geçen valiliklerinde Osmanlıcılık siyasetinin ve meşveret prensibinin samimi ve başarılı bir uygulayıcısı olmuştur. Bu bakımdan Tanzimat'ın bütün ideallerine bağlıdır; eğer gayrimüslim tebaanın can ve mal güvenliği sağlanır, sosyoekonomik bakımdan durumu iyileştirilir ve yönetime katılarak söz sahibi olması sağlanırsa, karma bir genel eğitim sisteminin de yardımıyla Osmanlı yurtseverliği yaratılabilir, milliyetçilik akımları önlenebilirdi. Bu sebepten valiliklerinde bir yandan Müslüman ve Hıristiyan bütün yönetilenlerin (tabii ki eşraf vasıtasıyla) yönetime katıldığı ve böylece ona sahip çıkacağı bir idare tarzını benimseyerek tavizsiz bir şekilde uygularken, bir yandan da hizmet ve faaliyetlerini üç ana alan üzerinde yoğunlaştırmıştır: asayiş, bayındırlık ve maarif. Bu alanlarda gerçekleştirdiklerinin bir dökümünü yapmak gerçekten etkileyicidir. Vilayet yönetimindeki bu başarısına karşın merkezdeki yüksek görevlerde aynı başarıyı gösterememiş ya da göstermeye vakit bulamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk siyasal hayatında bir mit hâline gelen, anayasal ve parlamenter rejimin simgesi sayılan "hürriyet şehidi" Mithat Paşa'nın, Jön Türk hareketinden Türk Soluna kadar farklı kesimlerin kahramanı olarak her dönemde "geri" karşısında "ileri"yi temsil ettiği varsayılmıştır.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Gökhan Çetinsaya, "Mithat Paşa", &lt;i&gt;Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 1: Tanzimat ve Meşruiyetin Birikimi&lt;/i&gt;, s. 60-65.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-7046543232702540773?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/7046543232702540773/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/mesrutiyetci-bir-osmanl-valisi-mithat.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/7046543232702540773'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/7046543232702540773'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/mesrutiyetci-bir-osmanl-valisi-mithat.html' title='Meşrutiyetçi bir Osmanlı valisi: Mithat Paşa'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-iY5wHrnJb1g/TwXhLr35RKI/AAAAAAAAB1I/eOnHt6N2Zvc/s72-c/images%2B%25285%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-1782598567836323664</id><published>2012-01-05T06:13:00.002+02:00</published><updated>2012-01-14T07:06:00.633+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>İlk Türk Sol akımları üstüne bazı düşünceler</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-ZWWuDhpYtdU/TwUOImYfliI/AAAAAAAAB08/YKk8IMEQLAE/s1600/download%2B%25282%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="150" src="http://1.bp.blogspot.com/-ZWWuDhpYtdU/TwUOImYfliI/AAAAAAAAB08/YKk8IMEQLAE/s200/download%2B%25282%2529.jpg" width="200" title="Mete Tunçay" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;1908'den önceki Osmanlı monarşisinin temsil ettiği feodal düzen, doğal ideolojisini teolojik bir siyaset görüşünde, yani İslamcılıkta bulmuştur. Ekonomik temelinin zayıflaması sonucunda varlığı tehlikeye giren imparatorluğu koruma emeliyle, bizim olan Hıristiyan ülkelerden bizim olması gereken Müslüman ülkelere doğru bir kaydırma tasarlandığında da, bu İslamcı yönelim -II. Abdülhamit'teki gibi- bir Pan-İslamizme dönüşmüştü. 1908-1925 döneminde siyasal iktidarı alan Türk burjuvazisinin doğal ideolojisi ise milliyetçiliktir. Bu yönelim de uygulamada çeşitli aşamalar geçirmişti. Hürriyetin İlanı'ndan hemen sonra imparatorluğun bekası, Türklerin, ulusal duyguları uyanmış Rum, Ermeni, Bulgar... azınlık topluluklarıyla bir çeşit federatif yapı içinde yaşamaları umuduna bağlı göründüğünden, Türk milliyetçiliği önceleri çok belirgin olmadı. Ama Balkan savaşlarıyla bu hayal bozulunca şoven bir tutum ağır bastı ve Alman emperyalizminin yardımıyla Turan ülküsünü gerçekleştirmek, yani Pan-Türkizm yoluyla imparatorluğu sürdürmek hevesi doğdu. Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Türk milliyetçiliğinin ufukları Misak-ı Millî ile sınırlandı. 1908-1925 arasında ortaya çıkan Türk solculuğuna gelince, bu da ancak Türk proleteryasının doğal ideolojisi olabilirdi. Fakat Türk proleteryası denebilecek tabakalar o yıllarda, gerçekleştirilmesi mümkün sosyalist bir programın toplumsal tabanı olacak genişlikte değildi. Aslına bakılacak olursa, Türk burjuvazisi de o dönemde milliyetçi bir platformu kaldıracak sayı gücünde olmaktan uzaktı. Türkiye'de (komprador çeşidinden de olsa) kapitalist sayılabilecek insanların büyük çoğunluğu, Türk ulusundan değil, azınlık gruplarından geliyordu. Burjuvazi adına Türk olarak hemen yalnız memurlar ve zabitler vardı. Fakat kültür yoluyla, modern teknolojinin vadettiği zengin gelişme imkânlarını sezinleyen bu tabakalar kapitalist olmak, yabancıların ve azınlıkların ekonomik hayattaki egemen yerlerini almak özlemini duymaya başlamışlardı.  Milliyetçiliğin iktisadi anlamı da bundan ibaretti. Onun içindir ki, milliyetçi Türk burjuvazisi hedeflerine ulaşabilmek amacıyla,kendi ırkından olan -fakat rejim terimleriyle hasım durumunda bulunan- feodal unsurlara yanaşma, onlarla uzlaşmak zorunda kalmıştı. Uzun bir süre Enver Paşa'da da, Mustafa Kemal Paşa'da da görülen, İslam'a karşı ödün verici tutum, aslında böyle bir koalisyon arayışın anlatımıdır. Bunun gibi, solcular da zaman zaman burjuvaziye ve feodal sınıflara yaklaşmak zorunluluğunu duymuşlar ve onlara göre, kendi programlarında ulusal veya dinsel istemlere ağırlık vermişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu genel çerçeve açısından bizim Osmanlı solculuğu kategorimiz, İkinci Meşrutiyet'in ilk yıllarında, yeni iktidara gelmiş burjuva sınıfının temsilcilerine karşı bir özgürlük savaşı içinde oluşmuştur. Bu hükûmet, başlangıçta ne İslamcılığa yaklaşmıştı, ne de -potansiyel olarak içinde taşıdığı- milliyetçiliği ortaya koymuştu. Çeşitli milletlerden kurulu bir imparatorluğu yaşatma çabası, farklı ırk ve dinlerden üyelerin yer aldığı devrin Meclis-i Mebusan ve Âyan'ında anlatımını buluyordu. Bu durum, devletin muhafazakâr Müslüman unsurları arasında doğal bir tepki doğurmuştu.[1] Aslında, iktidarın temsil ettiği zihniyetten daha ileri bir ideoloji adına meydana çıkan Osmanlı sosyalistleri, bir yandan milletlerarası bir solcular dayanışmasını savunurken, bir yandan da (fırsatçı denebilecek bir tutumla kısa vadede işin kolayına kaçarak) İslami tepkiden de yararlanmanın yolunu aramıştır.[2] Hilmi çevresinin, sosyalizmi Müslümanlığın bir gereği olarak tanıtmaya kalkmasının temeli bu noktadadır. Zamanla İttihat ve Terakki'nin, Türk milliyetçiliğini gitgide daha sivri terimlerle belirgin hâle getirmesi Osmanlı solcularının bu içten tutarsız tavırlarını daha da kuvvetlendirmiş ve iktidar hem yeterince enternasyonalist hem de yeterince İslamcı olmadığı için tenkit edilmiştir. Daha sonra hâkim tabaka, milliyetçiliğini dincilikle de örtmeye çalışınca bu kere solcular yapılan işe (Hürriyet ve İtilaf çevresiyle birlikte ve büsbütün haksız olmayarak) samimi değil diye kötü gözler bakmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu solculuğuna gelince, bu, toptan genelleme yapmaya elverişli olmayan, zoraki bir coğrafya kategorisidir. Çözümleme amacıyla şöyle bir yeniden sınıflama doğru olabilir: Yeşil Ordu Cemiyeti ile Resmî TKF, Yeşil Ordu'nun Nâzım Bey kolu ile THİF'nin birinci dönemi, Gizli TKP ile Suphi'nin teşkilatı ve THİF'nin ikinci dönemi. Bu grupların üçünde de ortak olan özellik,  bir dışdüşmana karşı girişilen ulusal kurtuluş hareketinde feodal, burjuva ve proleter unsurlara dayanarak, elbirliğiyle, sınıflar arası bir hareket yapmak isteğidir. Ancak, benzerlik burada bitmektedir. Hareketin yarını bakımından bu unsurlara verilen ağırlık farklıdır. Birinci grubun solculuğu, sosyalist sözlüğü gelişigüzel kullanmaktan ibaret görünmektedir. Millî mücadele yönetiminin belli  bir dönemdeki politikasının ifadesinden başka bir şey olmayan bu anlayışta, ulusal burjuvazinin çıkarı en başta gelir; feodal dinî unsur bilinçli olarak geçici bir süre için kullanılmaktadır; ezilen tabakaların sosyalist özlemlerinin ise, ulusal egemenliğin tamamıyla gerçekleşmesi hâlinde kendiliğinden doyum bulacağı sanılmakta, hatta "komünizm" erişmek için sınıf mücadelesini şart görenlerin yanıldığı samimi olarak iddia edilmektedir.[3] İkinci grupta, feodalite-burjuvazi-proletarya koalisyonu, ilkindeki  gibi bir hareket noktası olarak alınmakta fakat zamanla anti-emperyalist mücadele tasfiye edilince anti-kapitalizmin de ağır basacağı, bu durumun sosyalizmin gelişmesine yol açacağı umulmaktadır. Üçüncü grubun bu orta duraktan farkı, bir özlemi gerçekle karıştırarak dinci-feodal unsuru geri plana atması ve onun yerini sosyalist bilinçlenme süreci içinde bulunan emekçilerin doldurduğu varsayımına bel bağlamasıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu mücadelesi, bir halk hareketi olmak yolundaki başarısını, şüphesiz Osmanlı demokrasisinden hem daha millî hem daha dinî olabilmesine borçludur. Bir bakıma bu durum, BMM'nin Meclis-i Mebusan'a oranla, sosyal zaman çizgisi üstünde daha geride olması demektir. Fakat solcu anlayışın halkçılık yönü bu güç sentezin işleyebilmesini, hem de ileri bir hareket olabilmesini sağlayan teorik malzemeyi getirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu solculuğunun üçüncü grubuyla yakından ilgili olan, İstanbul'daki &lt;i&gt;Aydınlık&lt;/i&gt; çevresi ise, sosyal sınıflar ve rejimler bakımından nerede durduğuna daha açık olarak göstermektedir. Bu çevre, feodaliteye ve onun dinci ideolojisine karşıdır.[4] Fakat burjuvazinin milliyetçiliğini kısa vadede iki mazeretle desteklemektedir. Bir kere, dış düşmana karşı sınıflararası bir millî kurtuluş hareketinin önderliğini yapan Türk burjuvazisi, dolayısıyla dünya devriminin anti-emperyalist gereklerine de hizmet etmiş olmaktadır.[5] Sonra Türk toplumu açısından her zaman (belki Leninizmle pek uyuşmayan fakat iyi Marksizmin sonucu olan) sosyalizme geçmek için önce kapitalizmin gelişmesini bir ön-mesele saymak eğilim, bir kelimeyle "Menşevikçe" diyebileceğimiz bir kaygı da vardır. Bu sözü biraz açmak gerekir. Uluslararası solculuk, "dünya devrimi" sloganının anlattığı saldırı çağından, "tek ülkede sosyalizm" ilkesinde anlatımını bulan -o zamana kadar kazanılanı, yani sosyalist anavatanı, Sovyetler Birliği'ni- savunma dönemine girince, millî kurtuluş hareketleri de dünya devriminin yardımcı kuvveti olarak yedeğe alınmıştı. Bu geçiş olurken, hatırlanacağı üzere, &lt;i&gt;Aydınlık&lt;/i&gt; çevresi Komintern'de eleştirilmiştir. &lt;i&gt;Aydınlık&lt;/i&gt;'a yöneltilen suçlama, yabancı kapitalizmlerin gelecekteki emperyalist tehditlerine karşı Türk millî burjuvazisinin kapitalist bir gelişme süreci içine girmesini teşvik etmesiydi. Sosyalist kuramı bugünkü anlayışımızla, söz konusu eleştirinin, aynı çerçeve içinde değerlendirilince bir bakıma haklı, bir bakıma haksız olduğu teslim edilebilir. Gerçekten de &lt;i&gt;Aydınlık&lt;/i&gt; çevresinin tutumu ulusal burjuvaziyi -kapitalizmin teknolojik temelini getirmesi için- desteklemekten başka bir şey değildi. Ancak, o günün koşullarında solcular için başka seçimlik yol olmaması yüzünden bu durum kaçınılmaz bir gerekirciliğin anlatımıydı. Türk solu, bağımsız bir hareket yürütecek kadar geniş bir toplumsal tabana basamıyordu. Şefik Hüsnü'nün çözümlemeleri, henüz Ankara hükümetine tam bir burjuva kapitalizmi egemenliğinin temsilcileri olarak bakmamak için nedenler bulunduğunu ortaya koyuyor, ulusal devrimcilerin Türkiye'nin ekonomik gelişimini -yeni terminolojiyle- "kapitalist olmayan" bir yoldan yaptıracak şekilde etkilenebilir olduğu umudunu veriyordu. Başka kelimelerle söylemek gerekirse, &lt;i&gt;Aydınlık&lt;/i&gt; çevresi (veya 1925 öncesinin Türkiye Komünist Partisi) Ankara hükümetini özel sektör kapitalizminin yol açacağı acıları çektirmeden bir dönem atlatmak, bir hamlede sosyalizme yaklaştırmak istiyordu. Bu, klasik olarak bir komünist partisinin  bir kapitalist burjuva hükümetine karşı tipik tavrı değildir. Türkiye'de o tavrı görmek için 1925 sonrasını beklemek gerekecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak şunu hatırlatalım ki, Türkiye'de solcu düşünüş bütün dönemlerinde başka ülkelerden esinlenmiştir. Modernleşme çabası içinde uzunca bir süredir Batıya dönük olan Türk toplumunda buna şaşmamak gerekir. Bu memlekette, (belki sağın "mukaddesatçı" kanadından başka) son zamanlarda dışarıdan getirilmemiş bir siyaset görüşü bulunmadığı söylenebilir. Türk aydını, aşağı yukarı yüz yıldan beri Batı'da iyi diye gördüğü şeyleri halkına benimsetmeye savaşmaktadır. Benzer durumdaki ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de ortaya çıkan toplumsal sorunların çoğu, kütlelere mal edilmeye çalışılan yeniliklerin yerleşik geleneksel düzende yarattığı tepkilerle ilgilidir. "Gericilik" diye nitelenen böyle tepkiler, şimdiye kadar hep pratik bir yönden ele alınmış ve daha "ileri" bir düzene geçişi engelledikleri gerekçesiyle ortadan kaldırılmak istenmiştir. Oysa tepkilerin içten nedenleri anlaşılmadan ve kabul ettirilmek istenen yeniliklerin özüyle ilgileri çözümlenmeden bu yolda tam başarıya ulaşılması güçtür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk solculuğu 1908-1925 yılları arasında, siyasal iktidar mücadelesi açısından bakılırsa besbelli ki küçük ve önemsiz bir hareket olmuştur. Salt bir tarih merakını karşılamanın ötesinde, bu konuyu araştırılmaya değer kılan, asıl fikrî planda yapılan denemelerdir. Sosyalist kuramı gözden geçirerek memleket gerçeklerine uydurmaya çalışan ilk solcularımız bu pratik amaçlı çabaları sırasında, Türkiye'deki siyasetin oluşumunu anlamak bakımından bize pek çok şey öğretmişlerdir. Fakat uzun dönemli hedeflerine yaklaşamamalarından başka, kısa dönemli olarak düşündüklerinin de gerçekleştirilmesinde (yani Türkiye'nin özel mülkiyete dayalı bir burjuva kapitalizmi yoluna girmesinin önlenmesinde) başarısızlığa uğradıkları açıktır. Bu durumu, sol harekete önderlik eden sorumluların iyi çözümleme yapmış olasalar bile taktik kararlarında yanılmış olmalarıyla açıklamak mümkündür; ancak, sorunun daha derinde bir kökü de olabilir. Bu ülkede uygulanmak istenen teorik ve solcu görüş, acaba, ne kadar akıllıca hareket edilirse edilsin, dogmalarına sadık bir davranışı anlamsız, revizyon yapmaya hazır bir tutumu ise faydasız bırakacak kadar Türk toplumunun yapısına yabancı bir kuruluşta mıdır? Bu soruya en iyi karşılığı, bugün gelişmekte olan Türk solu verebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[1] Batıda önce ticari, sonra sınai karakterde bir burjuvazinin doğması ve toplumda egemen olması, nasıl dinle zorunlu birtakım sürtüşmelere, çatışmalara yol açmışsa, Türkiye'de de Batılılaşma gareketi buna benzeyen eğilimler yaratmıştır. Bu bakımdan, Türk toplumunda saltanatın ve hilafetin ilgasıyla din ve devlet işlerinin ayrılması yani "laiklik devrimi", halk kütleleriyle yönetici aydın kadroları arasında gözlemlenen soğuma olayının ilk nedeni değil, son halkalarından biridir. Modernleşmenin başından beri bu yönde bir yabancılaşma olmuştur. Denebilir ki, yeni Osmanlı aydınının bilgisi İslami din bilimi olmadığı andan itibaren halktan kopma başlamıştır. İşte İkinci Meşrutiyet boyunca işlemeye devam eden bu süreç içinde İttihat ve Terakki'nin, Müslümanları birinci planda yer almaktan çıkaran imparatorlukçu enternasyonalizmi kütlelere fazla ileri giden bir hareket olarak görünmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[2] Batı'da kapitalizme karşı, dinin geçmişten gelen tepkisiyle solun gelecek adına söz söyleyen tepkisinin birleşerek örneğin Hıristiyan sosyalizmlerini üretmesi gibi Türkiye'de de kapitalizmin soğuk materyalizmine karşı insani ve adil bir dünya görüşüne dayanan ve ilkede halkla birlik olunmasını öngören solcu fikirler duyulur duyulmaz bunun İslamlıkla özdeş olabileceği (belki modernleşmenin halkla aydınlar arasında yıktığı köprüleri yeniden kurmak umuduyla) önce din cephesinde düşünülmüştür. [...]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[3] "Fakat millî  şuur ve millî devlet telakkisi, içtimai sınıfların içten içe mücadelelerine engel olamamıştır. Hiçbir cemiyette sınıflar mücadelesinin, en büyük mercii olarak millî iradenin tecellisi ile önlenmesi kabil olamamıştır." Prof.Dr. Yavuz Abadan, &lt;i&gt;Amme Hukuk ve Devlet Nazariyeleri&lt;/i&gt;, s. 358.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[4] Marksist düşünüş dini temel bir kurum değil, üst yapıda yer alan kültürel bir sonuç diye gördüğü için, doğrudan doğruya din aleyhtarlığını gereksiz ve faydasız saymakla birlikte, bu kurumun çağdaş toplumda egemen sınıfların sömürülen aşağı sınıfları uyuşturmak için kullandıkları tutucu bir araç hâline geldiğini de öne sürer. Solcular açısından ortada çıkmazlı bir durum vardır: Bu çözümleme sonucunda iyi bir şey olmadığı anlaşılan din, halk tarafından itibar görmektedir -oysa solcuların birinci görevi halkla birlikte hareket etmektir. Bu çıkmazdan, &lt;i&gt;Aydınlık&lt;/i&gt;'ın sözcüsü Dr. şefik Hüsnü, din konusuyla ilgili tek yazısında, önceki dine soldan bakış denemelerine oranla temel bir açı değişikliği getirerek kurtulmaya çalışmaktadır. Gerek Osmanlı ve gerekse Anadolu solcularının sosyalistliğin İslamdaki köklerini ya da bu dinle ilişkilerini Kitap'ta, ortodokslukta, Sünnilikte aramalarına karşılık bu yazar Şia'ya, sapmaya, tarikat akımlarına bakmakta, yani bir bakıma resmî din yerine popüler dinin üzerine eğilmektedir. [...] Aynı çevrenin bu problem karşısındaki tavrıyla ilgili bir başka örnek de, &lt;i&gt;Orak Çekiç&lt;/i&gt; sayfalarında bir yandan (...) koyu bir yobaz düşmanlığı yapılırken, öte yandan da (halkın dinine saygı göstermek gerektiği düşüncesiyle) bir mevlüt ilanının yayımlanmış olmasıdır. [...]&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;[5] Lenin'in Marksist düşünüşe başlıca katkılarından biri olan Emperyalizm kuramına göre, burjuva kapitalizmi, gelişmesinin son aşamasında ulusal sınırlar içindeki sömürüyü aşarak uluslararası planda sömürüye başlar. Böyle olmasaydı, kendi içinde taşıdığı çelişkilerden ileri gelen ekonomik bunalımlarla çökecek olan kapitalizm başka ülkelerin hammadde ve insan gücü kaynaklarına el atarak ve oraları kendi üretim mallarına pazar yaparak ömrünü uzatmayı başarmıştır. Sovyet devrimini dünya çapında yaymak isteyince, komünizmi, tabii önce en hazır durumda bulunan ileri derecede endüstrileşmiş Batı memleketlerine sıçratmak düşünülmüştür. Bunun için de emperyalist sömürü yollarını keserek, o ülkelerde iş başında bulunan kapitalist burjuva hükümetlerini sarsmalıdır. Emperyalizmi önlemenin uygulamadaki en kestirme çaresi ise, sömürülen ülkelerde yerli burjuvazinin -komünist olmayan, daha doğrusu olamayan- ulusal kurtuluş hareketlerine yardım etmektir.&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Mete Tunçay, &lt;i&gt;Türkiye'de Sol Akımlar 1908-1925&lt;/i&gt;, s. 375-382.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-1782598567836323664?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/1782598567836323664/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/ilk-turk-sol-akmlar-ustune-baz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1782598567836323664'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1782598567836323664'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/ilk-turk-sol-akmlar-ustune-baz.html' title='İlk Türk Sol akımları üstüne bazı düşünceler'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-ZWWuDhpYtdU/TwUOImYfliI/AAAAAAAAB08/YKk8IMEQLAE/s72-c/download%2B%25282%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-3777847573259196196</id><published>2012-01-05T04:37:00.001+02:00</published><updated>2012-01-14T07:09:26.228+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Türk amelesi gözünüzü açınız</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-UuEgskpNrkg/TwUKyvONlGI/AAAAAAAAB0w/8Q3chgNJgUo/s1600/osmanli-iscileri.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="120" src="http://3.bp.blogspot.com/-UuEgskpNrkg/TwUKyvONlGI/AAAAAAAAB0w/8Q3chgNJgUo/s200/osmanli-iscileri.jpg" width="200" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Etem Ruhi, &lt;i&gt;Amele Sadası&lt;/i&gt; gazetesinin bir başyazısında şöyle demektedir: "Bugün memleketimizde ameleci, amele kahramanı gibi ortada dönen birtakım komünist taslağı küçük beyler görürsünüz ki bunların su içtiği  kaynağın neresi olduğunu, hayat-ı ilme vukufu olanlar tamamiyle biliyor. İşte bu kabil bazı küçük beylerin amele arasındaki bazı züppelikleridir ki, hükûmet ve millet nazarında amele hakkının tecelliyatına mani teşkil eden birtakım tereddütlerin husulüne badi oluyor. Amele işi dediniz mi derhal herkes yan yan bakıyor. Amele meselesi dediniz mi, mutlaka altında bir bolşeviklik var zannediliyor. Bu suizanları, bu şüpheleri amelemize tevcihe sebep olan hadiseler hiç şüphesiz birkaç komünist taslağı gencin, hayat-ı beşer ve onun felsefesi hakkında zerrece malumatı olmayan, hayat namına yalnız Lenin'in veya Karl Marx'ın kitaplarını okumuş ve yalnız ona Allah gibi tapmış birkaç safdil çocuğun, Türk amelesine getireceği zararları hiç de takdir edemeyen çocukça nümayişleri, Rus Çekalarını taklide özenen yoldaşlık züppeliğidir."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Etem Ruhi [Balkan], "Türk Amelesi Gözünüzü Açınız", &lt;i&gt;Amele Sadası&lt;/i&gt;, No. 3 (2 Mart 1341 [1925]), s. 1.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Mete Tunçay, &lt;i&gt;Türkiye'de Sol Akımlar 1908-1925&lt;/i&gt;, s. 369, dn. 77.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-3777847573259196196?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/3777847573259196196/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/turk-amelesi-gozunuzu-acnz.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/3777847573259196196'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/3777847573259196196'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/turk-amelesi-gozunuzu-acnz.html' title='Türk amelesi gözünüzü açınız'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-UuEgskpNrkg/TwUKyvONlGI/AAAAAAAAB0w/8Q3chgNJgUo/s72-c/osmanli-iscileri.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-1368243311577291182</id><published>2012-01-05T03:54:00.002+02:00</published><updated>2012-01-14T07:02:06.782+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Lenin'in gözünden Mustafa Kemal ve Türkiye</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-WFq5aFqo3Ac/TwUAU7Tu4dI/AAAAAAAAB0k/wrezIRjbUWo/s1600/images%2B%25284%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="200" width="187" src="http://1.bp.blogspot.com/-WFq5aFqo3Ac/TwUAU7Tu4dI/AAAAAAAAB0k/wrezIRjbUWo/s200/images%2B%25284%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Yeni  yılın [1922] ocak ayının son gününde de, Türk-Sovyet münasebetlerinin gelişmesinde önemli bir rol oynayacak olan büyükelçi Simeon İ. Aralov, Ankara'daki görevine başlamıştır. [dn.242:] Aralov, Moskova'dan ayrılmadan önce, Ankara'da nasıl hareket etmesi gerektiği hakkında Lenin'den talimat almıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Tabii, Mustafa Kemal Paşa sosyalist değildir; fakat öyle görünüyor ki, iyi bir teşkilatçı, kabiliyetli bir asker, bir millî burjuva devrimi yapıyor, ilerici yönelimleri olan bir insan, akıllı bir devlet adamı. Bizim sosyalist devrimimizin anlamını kavramış, Sovyet Rusya'nın lehinde bir tutumu var: Saldırganlara karşı bir kurtuluş savaşı yürütüyor. (...) Halkın ona inandığını söylüyorlar. Biz de ona, yani Türk halkına yardım etmeliyiz. Sizin işiniz bu. Türk hükümetine ve Türk halkına saygı gösterin. Kibirli olmayın. İşlerine karışmayın. (...) Çarlık Rusyası Türkiye ile yüzyıllarca döğüştü; bu tabiatıyle halkın hafızasında büyük bir iz bırakmıştır. Bilirsiniz, güvensizlik çabuk geçmez. Onun için bu, sabır, dikkat, itina isteyen büyük bir iş; eski Çarlık Rusyasıyle Sovyet Rusya arasındaki farkı sözlerle değil hareketlerle ortaya koymak, akıllıca inandırmak gerekecek. Bu bizim işimiz ve siz sefir olarak onların işine karışmamak yolundaki Sovyet politikasını yürütmekle, halklarımız arasında gerçek dostluğun öncüsü olmakla yükümlüsünüz. Türkiye bir köylü, küçük-burjuva ülkesidir. Endüstrisi azdır, olanı da Avrupa sermayedarlarının elindedir. Az işçi vardır. Bunu aklınızda tutmalısınız."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;L. Fischer, &lt;i&gt;The Life of Lenin&lt;/i&gt;, s. 541'den S.I. Aralov, &lt;i&gt;Vospominaniya Sovietskoye Diplomata&lt;/i&gt; (Moskova, 1960), s. 34-37. Karş. H.A. Ediz çevirisi, s. 38-39.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Mete Tunçay, &lt;i&gt;Türkiye'de Sol Akımlar 1905-1928&lt;/i&gt;, s. 259, dn. 242.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-1368243311577291182?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/1368243311577291182/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/leninin-gozunden-mustafa-kemal-ve.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1368243311577291182'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1368243311577291182'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/leninin-gozunden-mustafa-kemal-ve.html' title='Lenin&apos;in gözünden Mustafa Kemal ve Türkiye'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-WFq5aFqo3Ac/TwUAU7Tu4dI/AAAAAAAAB0k/wrezIRjbUWo/s72-c/images%2B%25284%2529.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-6876474783001119619</id><published>2012-01-05T03:28:00.001+02:00</published><updated>2012-01-14T07:02:15.877+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Kuvayı Milliyenin sınıfsal yapısı</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-xpzcWzhdYVo/TwT6yDPoSEI/AAAAAAAAB0Y/ewh9Sf1MqpQ/s1600/Kuvvaciocuklar.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="168" width="200" src="http://3.bp.blogspot.com/-xpzcWzhdYVo/TwT6yDPoSEI/AAAAAAAAB0Y/ewh9Sf1MqpQ/s200/Kuvvaciocuklar.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;1919 güzünde "Aydın ve Havalisi Cephe Kumandanı [Demirci] Mehmet Efe" tarafından Çal Heyet-i Milliye Riyasetine yazılan (aslı Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü arşivinde bulunan) bir bildiri, kuva-yı milliyenin sınıfsal yapısına ışık tutması bakımından çok ilginçtir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;"Elyevm cephelerde bulunan mücahidînin yekûnunu köylülerle, kasabalıların fakir sınıfına mesup halk teşkil etmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sengin eşraf evlatlarından ferd-i vahit bulunmadığı gibi, mutavassıt tabakaya mensup ahaliden de pek az kimse mevcuttur. İşbu efrad, hükûmet-i Osmaniyenin bidayet-i teşkilinden beri, bilhassa Balkan ve beş senelik Dünya harbinde olduğu gibi Millî  harpte de müdafaa-i vatan hukukunun, münhasıran zayıf omuzlarına yükletilerek diğer halkın türlü türlü bahanelerle gerilerde mazhar-ı himaye olduklarını ve menafi-i şahsiyelerini teminden başka bir düşünceleri olmadığından bahisle pek muhik olarak şikâyette bulunmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heyet-i milliyeler, zabit olsun, nefer olsun, zengin evlatlarını iltimas edip şehirlerde bırakmasınlar. Bu günahtır. Yalnız fakirlere yükletmek, daha sonra ağır ziyanlara sebep olur. (...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Memleketin menab-i varidatından azami istifade temin eden ağniya başlarında olmak üzere bilumum münevveran ve sanatkâranın bilâ müddet-i kalile için hüsn-i menfaatından tecritle (...) mücahidîn saflarında isbat-ı vücut eylemelerini bilhassa rica ederim."&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Mete Tunçay, &lt;i&gt;Türkiye'de Sol Akımlar 1908-1925&lt;/i&gt;, s. 244.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-6876474783001119619?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/6876474783001119619/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/kuvva-i-milliyenin-snfsal-yaps.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/6876474783001119619'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/6876474783001119619'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/kuvva-i-milliyenin-snfsal-yaps.html' title='Kuvayı Milliyenin sınıfsal yapısı'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-xpzcWzhdYVo/TwT6yDPoSEI/AAAAAAAAB0Y/ewh9Sf1MqpQ/s72-c/Kuvvaciocuklar.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-1517473175771030950</id><published>2012-01-04T21:05:00.002+02:00</published><updated>2012-01-14T07:02:26.116+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sol'/><title type='text'>Türkiye'de sosyalizmin tarihine kişisel bir giriş</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Pb4u7agf3y0/TwSd6qjbzLI/AAAAAAAAB0M/nRSpF8-A5N0/s1600/download.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="133" width="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-Pb4u7agf3y0/TwSd6qjbzLI/AAAAAAAAB0M/nRSpF8-A5N0/s200/download.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;İyimserliğiyle nam yapmış bir kişi değilimdir. Ama bu yazı özellikle karamsar, hatta "karanlık" oldu sanıyorum. Ele alınan konular aynı konular, yargılar da pek fazla değişmiş değil. O hâlde niçin &lt;i&gt;daha&lt;/i&gt; karanlık?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, anlatılan tarihçeyle değil, tarihçenin anlatıldığı anla (daha "teorik" dille, "konjonktür" diyelim) ilgili bir şey. Bu yazıda da değinildiği gibi, Türkiye'de, "sol"la ilgili her alanda büyük bir erozyon yaşamış ve aşağı yukarı bunun sonuna gelmiş sayılırız (yani akıp gidecek fazla bir şey kalmadı). Akıp gidenlere, onun bir parçası olmanın verdiği &lt;i&gt;kişisel&lt;/i&gt; acıyla bakarken, belki bu gidenin de, uğrunda fazla gözyaşı dökmeye değer bir şey olmadığının sezgisi... Benim için bu "an" ya da "konjonktür"ü karakterize eden şey böyle bir ruh hâli.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu benim için hiçbir zaman "ne yanlış şeylere inanmışım" hayıflanması olmadı. Hiçbir zaman "ortodoks" denilen cinsten bir sosyalist olmadığım için, genel tarihin sürükleyip götürdüğü "ortodoks köşeler"im de olmadı. Dolayısıyla onları kaybetmekten ötürü bir "merhem" sürünme ihtiyacı duymadım. Ve yine dolayısıyla, &lt;i&gt;değişme&lt;/i&gt; ihtiyacı da duymadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyalizm "muhalif" bir düşünce tarzıdır, düzenle ciddi sorunu olan ve düzene kafa tutan bir düşünce tarzıdır ve dolayısıyla sosyalist olan kişi sürekli bir mücadele içinde varolur. Ben de böyleydim ama mücadelemin önemli bir kısmı, en başta "böyle bir sosyalist olma" hakkının savunulması olmak üzere, içinde bulunduğum akımla verilmesi gereken bir mücadeleydi. Şimdi böyle bir akım yok; böyle bir mücadelenin bir anlamı kalmamış gibi görünüyor... karanlığı yaratan kısmen bunlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kısmen de, bir yanında bunlar olan genel bünyenin, öbür yanlarında, bunun böyle olmasından ötürü olanlar. Milliyetçilikte fanatizmin "main-stream" hâline getirilişi; değişen dünyaya karşı değişmemekte direnen iktidar yapısı ve onun bu fanatik milliyetçilikten medet umması; bu ortamda herkesin yanan bu ocağa yakıt yetiştirmek üzere yarışması; egemen olan "linç kültürü". Ve tabii, bu yamalı bohça içinde yer alan, yeni rollerini canla başla oynayan, bir zamanlar "solcu" olmuş figürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yazının "dış" yüzeyini biçimlendiren etkenler bunlar. Böyle, bu konjonktürün "retrospektif"i, &lt;i&gt;bunun niçin böyle olduğunu&lt;/i&gt; açıklamayı yükümlenmek zorunda olduğu ölçüde, karanlık.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl yazıda olmayan bir şeyi burada söyleyeyim. Burada, "sosyalizm" üstüne yazarken, yüzde doksanında, bunun "Marksist" versiyonu üstünde durdum. Şimdi çevreme ve geçmişe baktığımda, bunun da bir "dilsel alışkanlık" olduğunu görüyorum. Bu çevre aslında "Leninist" bir çevreymiş ve olduğu kadar Marx, buraya, Lenin kanalından gelmiş. Ama daha yaygın çevrelere baktığımızda, olduğu kadar Lenin'in de Stalin'den süzülerek geldiğini görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir siyasi harekette yer alan herkesin bir "teorisyen" formasyonuna erişmesi, bir "allame" olması beklenemez elbette. Ama bütün "siyasi hareketler" içinde Marksizmin entelelektüel düzeyi daha yüksektir. Çünkü bu zaten Marksizmin genel amaçları arasında önemli bir yer tutar. Bu bakımdan, bir "el kitabı"nın sahiden bir "el kitabı" olması, yani okuyanı daha karmaşık analizlere hazırlayarak sevk edecek bir kitap olması beklenirdi. Ama Türkiye'de el kitabından ilerilere geçmemiş kişiler de "teorisyen" kılığında dolaşabildi; aynı zamanda, öyle bir formasyonu edinmiş  kişilere de bir aşağılama, en azından önemsememe sıfatı olarak "entelektüel" denildi. Bu zaten Türkiye'nin genel ideolojik ikliminde görülen bir şeydir ama sol da bu "ulusal" alışkanlığı aşamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, 1961 Anayasası'nın açtığı gediklerden esmeye başlayan taze havayla sosyalizmi tanımaya başlayan kuşak (bunlara belki Füruzan'ın bulduğu adla, "47'liler" diyebiliriz), dediğim tarzda bir "öğrenme"ye de en yatkın olan kuşaktı. Onların arasında teoriyi, sanat ve edebiyatla, tarihle birlikte öğrenmeye hazır ve istekli olan bireylerin sayısı daha yüksekti. Modern dünyada nicelikler her zaman nitelik düşmesini getiriyor. Bu alanda da bunu gördük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aslında sosyalizmin içinde barındırdığı bir paradokstur: Üst düzeyde incelmiş bir teori ile eğitimden yoksun bırakılmış toplumsal sınıf ve tabakaları bir araya getirmek. Bu paradoks yalnız Türkiye'de değil, bütün dünyada da aşılamadı; ama aşılamadığı içindir ki sosyalizm de sosyalizm olamadı. Ama Türkiye'de bu iki ucun arasındaki mesafe her zaman çok fazla oldu.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Murat Belge, "Türkiye'de Sosyalizm Tarihinin Ana Çizgileri", &lt;i&gt;Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 8: Sol&lt;/i&gt;, 2007, s. 19-20.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-1517473175771030950?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/1517473175771030950/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/turkiyede-sosyalizmin-tarihine-kisisel.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1517473175771030950'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/1517473175771030950'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/turkiyede-sosyalizmin-tarihine-kisisel.html' title='Türkiye&apos;de sosyalizmin tarihine kişisel bir giriş'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-Pb4u7agf3y0/TwSd6qjbzLI/AAAAAAAAB0M/nRSpF8-A5N0/s72-c/download.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-6112505275041718860</id><published>2012-01-04T08:41:00.001+02:00</published><updated>2012-01-11T14:48:18.269+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Kürtler'/><title type='text'>Kemal Burkay</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-0VVpaR6EGHM/TwPRSqTgAaI/AAAAAAAAB0A/aY-52oWstoQ/s1600/download.jpg" imageanchor="1" style="clear: left; float: left; margin-bottom: 1em; margin-right: 1em;"&gt;&lt;img border="0" height="200" src="http://4.bp.blogspot.com/-0VVpaR6EGHM/TwPRSqTgAaI/AAAAAAAAB0A/aY-52oWstoQ/s200/download.jpg" width="169" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;1960'lı yıllardan bugüne sosyalist Kürt hareketinin içinde bulunan ve 1970'lerde kitleler tarafından &lt;i&gt;Özgürlük Yolu&lt;/i&gt; olarak bilinen hareketin lideri olan Kemal Burkay, 1937 yılında Tunceli'nin Kızılkale (Dırban) köyünde doğdu. 1949 yılında Akçadağ Köy Enstitüsü'ne girdi ve enstitü öğrenimini Diyarbakır Ergani Köy Enstitüsü'nde tamamladı. 1955 yılında öğretmen oldu. 1956 yılında Ankara Hukuk Fakültesi'ne kaydolan Kemal Burkay, 1964 yılında avukatlığa başladı. 2003 yılına dek Kürdistan Sosyalist Partisi (PSK) genel sekreterliğini yaptı. Burkay ayrıca 1960 kuşağı toplumcu-gerçekçi şiirinin önemli bir temsilcisidir. Toplumsal alandaki muhalefetini, politik kaygılarını son derece etkili ve ince bir dille şiirine taşımış bir edebiyatçıdır aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt ulusal hareketi 1921-1938 isyanlar döneminin ardından bir sessizlik evresine girdi. 1940'lı yıllar itibariyle ulus-devlet, kurulumunu pekiştirmek yolunda bir hayli yol aldı ve ülkede Kürt kelimesinin dahi kullanılamadığı bir hegemonya yaratmayı başardı. Ancak özellikle 1950'li yılların ortalarında Kürtler arasında bir kıpırdanma başladı ve artık bir önceki kuşağın deneyimleriyle bağı kopmuş olan yeni bir Kürt aydın kesimi, kendi yolunu çizmek zorunda kaldı. İstanbul ve Ankara'daki üniversitelerde okuyan bu genç kesimin, henüz "Kürt" olarak adı konulmamış "Doğu"nun meseleleri üzerinde üniversite yurtlarında tartışmaya başladığı bu yıllarda Malatya'da Köy Enstitüsü öğrencisi olan Kemal Burkay da ülkedeki Kürt gerçekliğinin farkına varmaya ve Kürt meselesine karşı bir duyarlılık geliştirmeye başladı. Doğudaki öğretmenliği sırasında Kürtlerin kendi gerçekliğinden ne denli koparıldığını deneyimler ve şairane bir dille şöyle ifade eder: "Denizde yaşayan balık gibiydik belki, denizi bilmiyorduk."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1950'ler Kürt meselesinin yavaş yavaş gün yüzüne çıkmaya başladığı yıllardı. Irak'ta cumhuriyet rejiminin kurulmasıyla yerüstüne çıkan Irak Komünist Partisi ve Irak Kürdistan Demokrat Partisi, Kemal Burkay gibi Kürt gençlerine ilham veriyordu. Bunun yanı sıra ekonomik sorunlara çare olarak ABD'ye yakınlaşma çabası içinde olan DP hükümeti, Aralık 1959'da tutuklanan üniversite öğrencisi ve çeşitli mesleklerden 49 Kürt'ü ele geçirilen komünistler olarak yansıtıyor ve Amerikan yardımları için koz olarak kullanıyordu. Bu olay "49'lar Olayı" olarak kayıtlara geçmiştir. Musul'da Türkmenlerin de dâhil olduğu ayaklanmanın Kürtlerin yardımıyla bastırılması da Türkiye'deki mevcut gerilime eklendi. Yine aynı dönemde Avni Doğan'ın, &lt;i&gt;Akşam&lt;/i&gt; gazetesindeki "Tehlike Çanları" başlıklı yazı dizisi üniversite gençliğinde rahatsızlığa neden oldu. Doğan, yazısında Kürtler arasındaki kımıldanmaları "tehlike çanları" olarak nitelemekteydi. Bu olayların yaşandığı dönemde Ankara Üniversitesi'nde Hukuk Fakültesi öğrencisi olan Kemal Burkay kendi kuşağının birçok mensubu gibi sadece bu tür gelişmelerden değil, dünyada yaşanan ulusal kurtuluş mücadeleleri ve sol devrimlerden de etkileniyordu. Bu dönemde büyük şehirlerde, özellikle üniversite çevrelerinde giderek politize olan bir Kürt aydın kuşağı filizleniyordu. 1960'ların ilk yarısında yirmi yıldan fazla bir süredir unutulmuş olan "Doğu" yeniden sahneye çıkacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1960 askerî müdahalesinin ürünü 1961 Anayasası her ne kadar göreli bir demokratikleşme sağladıysa da Kürtler açısından hiçbir maddi değişiklik getirmemişti. 1960 müdahalesi aydın ve öğrenci kesiminin büyük desteğiyle karşılandı. Ne var ki yeni rejim halen hapishanede olan 49'ların durumunda bir değişiklik yaratmadı. Ayrıca bu dönemde 485 Kürt'ün gözaltına alınıp Sivas'ta bir kampta toplanması ve bunların 55'inin sürgün edilmesi gibi olaylar yaşandı. 1963 yılında 23'ler olarak bilinen Kürt milliyetçilerinin tutuklanması, yatılı bölge okullarının özellikle Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı yerlerde kurulması; Kürtçe ve Ermenice köy adlarının Türkçeleştirilmesi politikaları da bunlara eklendiğinde dönemin ruhu rahatlıkla ortaya çıkar. Sonuçta rejim Kürt meselesine dair hassasiyetini korumaya devam ediyordu. Örneğin M. Şerif Fırat'ın &lt;i&gt;Doğu İlleri ve Varto Tarihi&lt;/i&gt; adlı kitabının 1961 yılında yapılan 2. baskısına yazdığı sunuş yazısında Devlet Başkanı Cemal Gürsel şöyle diyordu: "... bu eser, Doğu Anadolu'da oturan, Türkçe'ye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerinin Türk'den ayrı sayan; bilgisizliğimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızın su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha isbat etmektedir" (s. 3).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak yine de giderek artan toplumsal ve siyasal hareketlilik sebebiyle bu yıllar aynı zamanda Kürt meselesi üzerindeki tabunun kırılmaya başladığı ve Kürt hareketinin belli bir ivme kazandığı bir dönemdir. Bu ivmenin beslendiği iki kaynaktan biri Türkiye'deki işçi hareketinin ve solun kitleselleşmeye başlamasıyken, diğeri Irak Kürtlerinin mücadelelerinde gösterdikleri atılımdı. Bu dönemde Kürt hareketi biri özellikle, aralarında Kemal Burkay'ın da bulunduğu, TİP içinde örgütlenen ve Kürt meselesine sınıf mücadelesi çerçevesinden bakan sosyalist Kürtler; diğeri ise daha sonra Türkiye Kürdistanı Demokrat Partisi çevresinde yer alacak olan milliyetçi Kürtlerden oluşan iki koldan ilerlemekteydi. Kürtlerin yayın faaliyetleri baskılar altında da olsa canlı bir şekilde devam ediyordu. Kürt aydınların tartışmalarının odak noktasını "Doğu"nın geri kalmışlığı meselesi oluşturuyordu. Bu tartışmalar Kürtlerin çıkardığı kısa süre yayımlanıp kapatılmış olan &lt;i&gt;Dicle-Fırat&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Deng&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Roja Newê&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Reya Rast&lt;/i&gt; gibi dergilerin yanı sıra liberal &lt;i&gt;Barış Dünyası&lt;/i&gt; ve Türk solunun &lt;i&gt;Ant&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Türk Solu&lt;/i&gt;, &lt;i&gt;Aydınlık&lt;/i&gt; ve &lt;i&gt;Yön&lt;/i&gt; gibi kimi yayınlarında da yer buldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kürt ulusal mücadelesinin bu evresinde Türkiye İşçi Partisi'ne özellikle değinmek gerekir. TİP'in bu dönemdeki gücü, toplumun demokratik kesimlerini bir çatı altında birleştirebilmesinde yatıyordu; parti, sendikacılar, işçiler, öğrenciler, öğretmenler, Kürtler ve köylülere aynı anda hitap ediyordu. Sosyalizme demokratik geçişin mümkün olduğu fikrinden yola çıkan TİP, öncelikle kitlelerin sosyalizme geçişe hazırlanması için 1961 Anayasası'nın demokratik kazanımlarını korumak gerektiğini savunuyordu. Parlamentodaki varlığı boyunca parti, Anayasa'nın anti-demokratik maddelerine karşı Anayasa Mahkemesi'nde peşpeşe davalar açtı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neticede bu dönemde Kürtler arasında hem ulusal bilinç, hem de sosyalist görüler aynı anda filizlenmekteydi. Kürt aydınları arasında gittikçe yaygınlaşan bu akımların etkisi altında olan Kemal Burkay da kendisini hem bir "Kürt yurtseveri" hem de bir sosyalist olarak tanımlıyordu. Ancak siyasete, özellikle Kürt meselesine olan yakın ilgisine rağmen bu dönemde Burkay'ın esas ilgi alanı politika değil edebiyattı. 1960 yılında ilk şiiri &lt;i&gt;Varlık&lt;/i&gt;'ta yayımlandı. İlk romanı &lt;i&gt;Yaşamanın Ötesinde&lt;/i&gt; 1963 yılında &lt;i&gt;Vatan&lt;/i&gt; gazetesinde tefrika edildi. Burkay'ın bu ve daha sonraki yıllarda ortaya koyduğu eserleri toplumcu-gerçekçi edebiyat örnekleridir. Aşağıda daha ayrıntılı olarak ele alınacağı gibi barışçı siyasal mücadele stratejisini tercih etmesinde bir anlamda bu sanatçı hassasiyetinin etkisi olduğu söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, Elazığ'da kaymakamlık stajı, Osmaniye'de kaymakam vekilliği yapan Burkay hiçbir zaman kaymakam olmak gibi bir düşünce taşımadı. Avukatlık stajını tamamladı ve 1964 yılında avukatlık yapmaya başladı. Ancak 1960'ların söz konusu koşulları onu Kürt meselesiyle aktif olarak ilgilenmeye sevk etti. 1965 yılında, örgütlenmeye çalışan TİP'in Tunceli il örgütünü kurdu. Anılarında şöyle der: "Biz Kürt sosyalistleri, ulusal sorunu, aynı zamnanda sınıfsal boyutu ile ele alıyorduk. Burjuva yaklaşımın halka tam bir özgürlük getiremeyeceğini, Kürt halkının aynı zamanda Kürt ağa, şeyh ve burjuvaları tarafından ezilip sömürüldüğünü, gerçek kurtuluşun sosyalizmde olduğunu ve ancak sosyalist bir iktidarın bu sorunu demokratik bir biçimde çözeceğini, bunun için de her iki halkın emekçi hareketinin birliğini ve ortak mücadelesini savunuyorduk. TİP içinde sosyalist bir Kürt kanadı oluşturduk." Kürtlerin TİP içerisinde oluşturdukları bu grup "Doğulular Grubu" olarak anılmaktaydı. TİP içindeki bu özerk grup, TİP'in 4. Kongresi'nde, daha sonra partinin kapatılmasına gerekçe gösterilen, Kürtlerle ilgili kararın alınmasında etkili oldu. Burkay, TİP'te Tunceli il başkanlığından başka, Genel Yönetim Kurulu üyeliği ve Merkez Yürütme Kurulu üyeliği de yaptı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemal Burkay, TİP'in millÎ bakiye sistemi sayesinde Meclis'e 15 milletvekili gönderebildiği 1965 seçimlerinde Bingöl'den aday gösterildi. 1966 yılında, sadece dört sayılık ömrüne rağmen Kürtler arasında ses getiren &lt;i&gt;Yeni Akış&lt;/i&gt; dergisinde de faaldi. Hem kendi adıyla hem de Ali Dicleli adıyla yazılar yazdı. Bu dergi Kürt meselesini sosyalist bir bakış açısıyla tartışmaktaydı. Naci Kutlay, dergi hakkında şunu iletir: "Üç yıl önce &lt;i&gt;Deng&lt;/i&gt; dergisindeki ürkekliğe karşın &lt;i&gt;Yeni Akış&lt;/i&gt; dergisi yazarlarının Kürt sorununa daha net ve daha rahat yaklaştıkları dikkat çekicidir. Bu da ortamın kısa sürede ne denli değiştiğini göstermektedir. Demokratikleşme koşullarının zorlanması ve kazanımlardan yararlanma gereiği &lt;i&gt;Yeni Akış&lt;/i&gt; denemesinde çok açıktır." Burkay, 1966 yılında "Her Şey Açıkça" adlı makalesinde millî duyguları zayıflatıcı propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklanarak Ankara Kapalı Cezaevi'ne gönderildi. Cezaevinden çıktıktan sonra ilk şiir kitabı &lt;i&gt;Prangalar&lt;/i&gt; yayımlandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kemal Burkay, 1967 yılında, o dönemin basınında yarattığı yankı ve Doğu'ya ve sorunlarına çektiği ilgiyle önemli bir kolektif siyasal eylem örneği olan "Doğu Mitingleri"nin Tunceli'deki örgütleyicisidir. 1967 yılının son aylarında Doğu ve Güneydoğu'nun altı şehrinde düzenlenen bu mitingler sayesinde, 1930'lardan itibaren sesi soluğu kesilmiş olan Kürt hareketi ilk kez olarak, ayaklanma dışında bir kitlesellik yoluna gidiyordu. Ancak, bu mitinglerin belki de en önemli özelliği, Kürt hareketinin ilk kez sosyalist bir söylemi de barındırıyor olmasıdır. Kitleler, "Doğu'nun geri kalmışlığı" temasını işleyen bu mitinglerde bir yandan Doğu ile Batı arasındaki gelişmişlik farkını, ,işsizliği ve ağa-şeyh sömürüsünü protesto ederlerken, diğer yandan (her ne kadar açıkça adı geçmese de) Kürtlerin maruz kaldığı devlet baskısına karşı tepkilerini de ifade ediyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tunceli'de, CHP'nin kazandığı 1969'deki yerel seçimlerde AP, CHP ve TİP arasında yoğun bir çekişme yaşandı. &lt;i&gt;Ezilenler&lt;/i&gt; adlı 15 günlük yerel bir gazete çıkaran Burkay, Kürt meselesine dolaylı yoldan değinmekte ve TİP'in politikasını dile getirmekteydi. Anılarında, 1969 seçimlerinde gazetenin gönderildiği köylerde çok iyi sonuçlar aldıklarından söz eder. Aynı yıl Tunceli'ye gelen Halk Oyuncuları Tiyatrosu'nun &lt;i&gt;Pir Sultan&lt;/i&gt; oyununun yasaklanması üzerine çıkan olaylardan sonra tutuklandı. Daha sonra Elazığ'da &lt;i&gt;Çıra&lt;/i&gt; adlı bir edebiyat dergisi çıkardı. Tunceli'de İlerici Gençlik Derneği'nin kuruluşuna önayak oldu. Bu dernek daha sonra kapatıldı. TİP'in Erzincan il örgütünü kurma girişimleri sırasında bu şehirde bir linç girişimine uğradı. Bu olayda, mahalli idarecilerin desteğiyle sağcıların rol oynadığını belirtir anılarında. 1969 seçimlerinde TİP'in Tunceli adayı olarak seçim çalışmalarında bulundu. TİP o dönem %18 oy oranı yakaladığı Tunceli'de seçimi az farkla (800 oy) CHP'li aday kazandı. Görüldüğü üzere Burkay, 1965-1970 arasında oldukça yoğun ve hızlı bir politik faaliyet yürütmüştür. Gerek genç bir avukat olarak Tunceli ve civarında yoksul ve köylülerin davalarına parasız bakması, gerek Doğu Mitingleri'nin Tunceli'deki ayağını organize etmesi ya da yayıncılık ve edebiyatta gösterdiği yoğun faaliyetler ile daha birçok yerel siyasal hereketteki öncülüğü, Burkay'ın donanımlı, belagat sahibi bir lider olarak o yıllarda adını duyurmasına neden oldu. Tüm bunlar 1970'lere gelindiğinde hızını kaybetmeyecek yayın faaliyetleri, yargılanmalar ve tutuklanmalarla dolu bir mücadelenin emareleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Genel itibarıyla 12 Mart döneminde ve daha sonrasında Türk ve Kürt solunun 1960'lı yıllardaki birlikteliği sona erdi. Bu ayrışmada Türk solunun Kemalizmin etkisiyle Kürt ulusal mücadelesini "milliyetçilikle" suçlayarak onunla arasına bir mesafe koyması rol oynadı. Kemal Burkay ve arkadaşları da bu dönemde TİP'ten kopmaya başlamışlar ve daha TİP'in 1970 yılındaki 4. Büyük Kongesi'nde bir Kürt bloğu olarak ortaya çıkmışlardı. 12 Mart müdahalesine rağmen gerek Kürt ve gerekse Türk örgütleri arasındaki bu bölünme ve taban kazanma yarışı son bulmadı. Kemal Burkay'ın Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi (PSK)'ne giden yolu da darbe sonrasına denk gelir. 1971 yılında tutuklanıp İstanbul Davutpaşa kışlasında gözaltına alındı; bir ay sonra Diyarbakır'da (üyesi olmamasına rağmen) DDKO davasında sanıktı. Sonra Ankara'ya Mamak Askerî Cezaevi'ne gönderildi. TİP'in son kongresinde yaptığı konuşmada komünizm propagandası ve "millî duyguları zayıflatıcı propaganda yapma" suçlamalarıyla yargılandı. TİP davasından, diğer dava arkadaşlarıyla birlikte tahliye edildi; fakat Diyarbakır'da süren DDKO davası nedeniyle yeniden tutuklandı. Ancak ertesi yılın nisan ayında tahliye oldu. O zamanlar sol örgütler için bir okul işlevi gören Diyarbakır Cezaevinde geçirdiği tutukluluk dönemi, PSK'nın fikrî temellerinin atıldığı dönem olmasıyla önemlidir. 1972 yılında yurt dışına çıkıp 1974 yılında af yasasıyla yurda dönene dek teorik çalışmalarda bulundu. Hıdır Murat adıyla kaleme aldığı &lt;i&gt;Türkiye Şartlarında Kürt Halkının Kurtuluş Mücadelesi&lt;/i&gt; başlıklı çalışması, bugünkü PSK'nın temelini oluşturdu. 1974 yılının sonunda tüzüğü ve programı oluşturulan (illegal) Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi (PSK) adını aldı. 44 sayı yayımlana &lt;i&gt;Özgürlük Yolu&lt;/i&gt; dergisi de bu harekete kitlelerce bilinen adını vermiştir. 1980 yılına dek gizli çalışan partinin başında yer alan Burkay ise 12 Eylül'den sonra Avrupa'ya kaçtı ve halen orada yaşamaktadır [2011'de döndü].&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşağıda daha ayrıntılı şekilde görüleceği üzere, Kemal Burkay'ın uzun süreler genel başkanlığını yaptığı partiyi diğer Kürt gruplarından ayıran en önemli özelliği, ayrı devlet tezini savunmasına rağmen federasyona daha fazla açık kapı bırakmasıdır. O dönem Kürt grupları arasında federasyon sözünü eden tek örgüttür. Demokratik kanallardan iktidara ulaşma yolunu benimseyen TİP geleneğinden gelmiş olması itibarıyla diplomatik ve yasal çalışmaya diğer gruplara nazaran daha fazla önem verdiği öne sürülebilir. Bunun bir sonucu da özellikle PKK'nın antitezi olarak konumlanmasına neden olan tavırdır: Bir siyasal mücadele yöntemi olarak şiddeti ilk tercih olarak görmeme. Parti ayrıca Türk sosyalist çevreleriyle de bağını korumaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Partinin ideolojisi neydi? Partinin programında şöyle deniyor: "Bugün Türk burjuvazisi Kürdistan'ı pazar olarak kullanıyor. Oradan hammadde ve ucuza tarım ürünleri alıyor; oraya sanayi ürünleri satıyor. Üstelik aldığı petrol, demir, bakır, kömür, krom, fosfat ve elektriğe karşı, devlet olarak olarak herhangi bir bedel ödemiyor; çünkü orayı kendisinin sayıyor! Ama orada kalkınmaya, Kürdistan halkımızın yaşam düzeyini iyileştirmeye yönelik yatırımlar yamıyor. Kürt kültürünü ise, Kürt insanı gibi kırımdan geçiriyor."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anlaşıldığı üzere parti, Kürdistan'ın bugünkü durumunun gerçek nedeni olarak onun bir "sömürge" olduğu fikrinden yola çıkmakta ve programında "Kuzey Kürdistan"ın Türk kapitalistlerine gerek yerüstü/yeraltı zenginlikleri, gerekse insan kaynağı açısından hammadde sağladığını belirtmektedir. Kürt halkının bu sömürge durumundan kurtuluşunu da "ulusal demokratik devrim"de görüyordu. Çünkü "Kürt halkı" başka şekilde "Kürdistan üzerindeki yabancı boyunduruğuna son verip demokratik bir toplum kurmadan özgür olamaz; barışa kavuşamaz, gelişme yoluna giremez"di. Partinin bu uğurda yaslanacağı kesimler "işbirlikçi, hain unsurların dışındaki tüm ulusal güçler" ile "emekçi Türk halkı, Türk ilerici ve demokratları" olacaktır. Sosyalizm, PSK için bir hedef olarak görülüyor olsa da bunun yakın zamanda ulaşılabilecek bir hedef olmadığı savunulmaktadır. Sosyalizm programının ancak ulusal kurtuluş gerçekleştirildikten, ulusal bir çok partili demokrasi kurulduktan ve parti seçimle iş başına geldikten sonra uygulanması öngörülmüştür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;PSK, Türkiye'deki Kürtlerin ulusal bağımsızlığı adına ya tam bağımsızlığı ya da eşit haklara dayalı bir federasyonu savunmakta, mücadele yöntemi olarak ise ilk elden şiddeti dışlamaktadır. Bir yandan "Türk demokrat ve sosyalist kesimleriyle güç birliği yap[mak]", diğer yandan "Kürtleri barışçı siyasal çalışma yöntemleriyle eğitmek." İşte PSK'nın, başından beri güttüğü mücadele yöntemi bu olmuştur. Ancak, 1970'li yıllarda örgütlenme ve taban kazana mücadelesi içinde Kürt ve Türk solu bölünme sürecine girdi. 1980'lerde şiddete dayalı bir eylem stratejisiyle ortaya çıkan PKK, darbenin toz duman ettiği mücadele alanında ayakta kalabilen tek unsurdu. PSK, kurulduğu 1974 yılından 12 Eylük darbesine dek son derece gizli çalıştı. 1980'li yıllar, çalışmalarını yurtdışına taşımış olan PSK için, başından beri &lt;i&gt;yurtsever güçbirliğine&lt;/i&gt; dair yaptığı vurguyu hayata geçirme çabalarına sahne oldu. 1980 yılında Ulusal Demokratik Güçbirliği (UDG), 1981'de HEVKARİ ve 1993'te Kuzey Kürdistan Kurtuluş Örgütü (TEVGER) oluşturuldu. PSK, aynı yıl PKK'nın da aralarında bulunduğu 12 Kürt örgütünün katıldığı cephe çalışmasını başlattı. Aynı zamanda Suriye, İran, Irak ve Türkiye'deki Kürt örgütlerinin oluşturacağı bir ulusal kongre için de çalışmalar yapıldı; ancak bu çabalar pek başarılı olmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şiddeti bir mücadele aracı olarak meşru görmekle birlikte, yeri ve zamanı açısından uygunsuz şiddeti dışlayan, bunun yerine siyasal mücadeleyi öne çıkaran parti, bu konumuyla, 1984'ten itibaren şiddete dayalı bir yol izleyen PKK'nın karşısında yer alır. Kemal Burkay, PSK'nın 25. kuruluş yılı nedeniyle parti genel sekreteri imzasıyla kaleme aldığı değerlendirme yazısında "barışçıl mücadele biçimlerini" tercih etmekteki gerekçeleri şöyle ifade eder: "...ister sınıf mücadelesinde, ister kurtuluş mücadelesinde olsun, silaha ve şiddete başvurmak bir amaç değildir. Yasal ve barışçıl mücadele yolları açık oldukça şiddete başvurmak için neden yoktur. Bunun yanı sıra, bu yollar kapalı olsa bile, otomatikman silahlı mücadeleye başvurmak gerekmez. Emekçilerin ve ezilen bir halkın mücadelesine öncülük etmek savıyla ortaya çıkanlar, her bir durumda, koşulların silahlı mücadeleye elverişli olup olmadığını, onun ne getirip götüreceğini iyi hesaplamalıdırlar. Silaha, karşı tarafın istediği yerde ve zamanda değil, kurtuluş güçlerine yarayacak yerde ve zamanda başvurmak gerekir." Burkay, ülkenin dört devlet arasında bölünmüş olması, bu devletlerin yeri geldiğinde Kürtlere karşı işbirliği içine girebilmeleri ve bu durumun Kürt mücadelesine yönelik uluslararası desteği engellemesi gibi nedenlerle genelde silahlı mücadelenin, özelde PKK'nın stratejisinin uygun şartlar altında yapılmış bir tercih olmadığını ifade eder. Ona göre PKK'nın bir ulusal cephe politikasına sahip olmaması, parti için demokrasiden yoksun olması, halkla ilişkilerinde güç kullanması ve son dönemde geldiği çizgi genel itibarıyla Kürt mücadelesine zarar vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1989-1991 yıllarında reel sosyalizmin tüm dünyada yaşadığı yenilgi, kurulduğu yıldan o güne dek Sovyetler Birliği'ne yakın bir duruşu olan partinin de kendini sorgulamasına neden oldu. Burkay, gerek Sovyetler Birliği veya Çin, gerek Arnavutluk taraftarı örgütlerin mevcut örnekleri idealize ettiğini ve dolayısıyla sosyalizmin başka türlü olabileceğini düşünemediklerini ifade etmektedir. Burkay'ın kastettiği şey ise böylesi bir sosyalist sistemin halktan kopuk, tek partili, yönetici oligarşisine dayalı ve tek sesli özellikler geliştirmiş olmasıdır. PSK, tüm bu süreçten kendini sorgulayarak çıktı ve sosyalizme dair fikirlerinde bazı revizyonlara gitti. Tüm bu değişimlerin altında yatan şey ise reel sosyalizmin başarısızlığından çıkarılan dersti. parti artık sosyalist devrimin ancak uzun vadede ulaşılabilecek bir hedef olduğu noktasına gelmiştir. Cemil Gündoğan'la yaptığı röportajda şöyle söylemektedir: "Biz sosyalizme inanıyoruz. Ama biz ulusal kurtuluş savaşı vereceksek ve belli bir aşamada eğer Amerika'nın politikaları bizim bu mücadelemize destek vermeye uygun düşüyorsa biz buna hayır mı diyelim? Bu akılsızlık olur." Bu bağlamda Kemal Burkay'ın söyleminde yıllardır ağırlığını koruyan anti-emperyalizm söylemi geri plana atılmaya başlamış ve bunun yerini daha sıklıkla vurgulanmaya başlayan ulusal kurtuluş mücadelesi söylemi almıştır. Çünkü artık ulusal kurtuluş mücadelelerini destekleyen bir Sovyetler Birliği yoktur. Neticede bu, Soğuk Savaş sonrasında dünya şartlarında yaşanan değişimler sebebiyle ulusal kurtuluş mücadelesinde daha pragmatik bir yola kayılması; dolayısıyla gerektiğinde ABD'nin Kuzey Irak'ta Kürtlere verdiği desteğin olumlanması anlamına gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1998'de PKK'nın ateşkes kararı almasıyla, her türlü baskı ve yıkımın arttığı, ancak Kürt meselesinin her durumda ülkenin en önemli gündem maddesi olarak yerini muhafaza ettiği 15 yıllık bir sıcak çatışma dönemi sona ermiştir. Kürt meselesinin niteliği ise Türkiye'de demokratikleşme gündeminin AB'ye giriş meselesine endekslenmesi sebebiyle genelde kültürel haklar üzerinden tartışılmaya başlamıştır. Burkay'a göre Türkiye, "aday ülke olmak için AB'nin öngördüğü demokratik değerleri benimsemek, yasal sisteminde gerekli değişimleri yapmak ve bu arada Kopenhag Kriterleri'ni hayat geçirmek zorundadır. Bütün bunlar "[Kürtlerden] yanadır" ve "mücademize kolaylık sağlayacaktır." Dolayısıyla anadilde eğitim, yayın gibi kültürel haklar da Avrupa Birliği'ne girme çabaları çerçevesinde tartışılmaya başlamıştır. Burkay'a göre "Türkiye bu reformları yaparak bir an önce Avrupa Birliği ile bütünleşmeli, çağdaşlığın ve gelişmenin bir parçası olmalıdır. Avrupa Birliği, Türkiye'nin modernleşmesine, ekonomik ve kültürel gelişmeye büyük hız kazandıracak ve bunun için gerekli desteği verecektir." PSK da Türkiye'nin AB Uyum Yasaları çerçevesinde yaptığı reformları değerlendiren ve kamuoyu ile AB üye devlet başkanlarına sunulan bir rapor yayımlamıştır. "Türkiye AB Üyeliğini Hak Etmiyor" başlıklı bu raporda Türkiye'nin insan hakları, Anayasa, anadilde eğitim ve yayın gibi alanlarda yaptığı reformların göstermelik olduğunu ifade eden örnekler verilmekte ve "bütün bu yapılanlar, AB ve onun ilkeleriyle dalga geçmek değilse, nedir acaba?" denerek AB, "ilkelerine sahip çıkmaya" çağrılmaktadır. Dolayısıyla son dönemde PSK, Kürtlerin ulusal hakları meselesini farklı bir söylemle de olsa Türkiye ile aynı düzlemde, AB düzleminde tartışmaktadır. Değişen koşullar ve özellikle AB süreciyle gelinen noktada Burkay ve partisinin şiddeti dışlayan ve farklı ittifak ve işbirliklerine açık diplomatik tavrının daha bir önem kazanacağı söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün siyasi mücadeleye yurt dışında devam eden [döndü] Kemal Burkay 1960'larda Türkiye'de politik arenaya çıkan özgül kuşağın önde gelen simalarındandır. Aynı zamanda edebiyatçılığı ile belagat sahibi bu siyaset adamı bugün özellikle Avrupa'daki Kürt mücadelesinin önde gelen isimlerindendir. Kırk yılın politik deneyimiyle etkileyici bir siyasi yaşam örneği olan Burkay, 1960'lardan bugüne Kürt hareketinin şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir.&lt;br /&gt;&lt;/blockquote&gt;&lt;br /&gt;Kaynak: Azat Zana Gündoğan, "Kemal Burkay", &lt;i&gt;Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce 8: Sol&lt;/i&gt;, s. 1180-1189.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/7817142732385225128-6112505275041718860?l=kalemzede.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kalemzede.blogspot.com/feeds/6112505275041718860/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/kemal-burkay.html#comment-form' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/6112505275041718860'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/7817142732385225128/posts/default/6112505275041718860'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kalemzede.blogspot.com/2012/01/kemal-burkay.html' title='Kemal Burkay'/><author><name>Cahit Akın</name><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='32' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/_J6K9riJt924/SiqFlsGEuWI/AAAAAAAABUI/8wPh4PcvH9o/S220/n771579110_5344.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-0VVpaR6EGHM/TwPRSqTgAaI/AAAAAAAAB0A/aY-52oWstoQ/s72-c/download.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-7817142732385225128.post-3202645875665888656</id><published>2012-01-03T20:56:00.000+02:00</published><updated>2012-01-11T14:48:56.927+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Ahmed Midhat Efendi'nin hayatında Fransızca</title><content type='html'>&lt;div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-WFF3bxoWv8A/TwNKsddO5UI/AAAAAAAABz0/yowtbzgFogQ/s1600/download%2B%25281%2529.jpg" imageanchor="1" style="clear:left; float:left;margin-right:1em; margin-bottom:1em"&gt;&lt;img border="0" height="152" width="171" src="http://1.bp.blogspot.com/-WFF3bxoWv8A/TwNKsddO5UI/AAAAAAAABz0/yowtbzgFogQ/s200/download%2B%25281%2529.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;blockquote&gt;Tanzimat romanı denildiği zaman akla ilk gelen isim Ahmed Midhat Efendi'dir. Hikâyelerinin ve romanlarının mühim bir kısmı doğrudan doğruya Fransızcadan tercüme, bir kısmı adapte ve bir kismı ise intihal olmasına rağmen, Ahmed Midhat Efendi'nin gerek muasırları üzerindeki, gerekse Servetifünun roman ve hikâyecileri üzerindeki tesiri oldukça mühimdir. [....] Şu hâlde, Fransız romancılığının, Fransız roman tekniğinin edebiyatımıza yavaş yavaş girmesinde ve bu olayın bir sonucu olarak Servetifünun romamının doğmasında büyük bir rol oynamış olması dolayısiyle, Ahmed Midhat Efendi Fransız edebiyatı ile Türk edebiyatı arasında âdeta bir köprü vazifesini görmüştür, denebilir.&lt;br /&gt;[....]&lt;br /&gt;Ahmed Midhat Efendi de Tanzimat ailesine mensup diğer bütün şair ve muharrirler gibi muhtelif memuriyetlerde bulunmuş, sürgünün ıstırabını çekmiş, feleğin sillesini yemiştir. Namık Kemal'in hayatı kadar heyecanlı ve fırtınalı olmamasına rağmen oldukça mücadeleli olan hayatını gözden geçirince görüyoruz ki, Ahmed Midhat Efendi Fransızcayı Sofya'da öğrenmiştir. Gerçekten, Niş rüşdiyesini bitirdikten sonra Ahmed Midhat Efendi evvela Rusçuk vilayet meclisi kâtipliğine tayin ediliyor ve bu şehirde oldukça derbeder bir hayat geçirdikten sonra Midhat Paşa'nın Sofya'da tesis ettiği müteaddit dairelerden biri olan Politika Dairesi kâtipliğine tayin ediliyor. İşte bu şehirde genç Ahmed Midhat'ın hayatının yavaş yavaş yeni bir istikamet aldığını görüyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Politika Müdürlüğü adı verilen bu dairede memurların hemen hemen hepsi Rum, Ermeni ve Yahudi idi. Zira o devirde Fransızcayı memleketimizde ancak gayrimüslimler biliyor ve bu sayede geçiniyorlardı. Esasen ilk zamanlarda Babıâli'deki Tercüme Odasında çalışan mütercimler ve tercümanlar da Fenerli Rumlardandı. Bunların yerine Türkler ancak XIX. asrın ikinci yarısında yavaş yavaş geçebilmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demek genç Ahmed Midhat, Fransızca bilen kimseler arasına gir
